İhlas Nedir tarifi Nasıl Yapılmalı

Genel Tarifi:
Yapılan her türlü amelin başka hiçbir gaye güdülmeden, Cennet ümidi veya cehennem korkusu veya herhangi bir dünya ve ahiret menfaati gözetilmeden, riya katılmadan sadece ve sadece Allah’ın (c.c) rızası için yapılmalıdır.

Ayeti Kerimelerde Cenab-ı Hakk:
“O halde dini vazifelerini yaparken O’na hiçbir şeyi ortak etmeksizin Allah’a ibadet et. Gözünü aç; katkısız saf din, sırf Allah rızası için yapılan dindir.”

“Deki: Bana, dini kendisi için halis kılarak, Allah’a ibadet etmem emredildi.”
“Münafıklar hiç şüphe yok ateşin en alt tabakasındadırlar. Bunlar, kafirlerin en çirkini, en düşkünü olduklarından yerleri de cehennemin dibidir. Ve artık onları buradan kurtaracak bir yardımcı, bir kurtarıcı bulamazsın. Ancak iki yüzlülükten tövbe edip halini düzeltenler halini düzeltip Allah’a tutunanlar (Dinine tutunup) Allah için dinlerini halis kılanlar hariçtirler.” buyurmuştur.
Ebu Hureyre’den (r.a) rivayet edilmiştir: Resülullah’dan (s.a.v) rivayetle bir hadisi kudsi de buyruldu ki:
“Başkalarının bana ortak olmasına ihtiyacım yoktur. Kim bir amel işler de, benden başkasını ona ortak ederse, onu ortağı ile baş başa bırakırım.”

Yapılan ibadete başkasını ortak etmek riyakarlıktır. Riya için yapılan ibadetin ise sevabı olmadığı gibi büyük günahı da vardır. Ayrıca, Resülullah’ın (s.a.v) başka bir hadiste belirttiği üzere bu küçük şirktir. (İbadette riya, Allah’u Teala ile alay etme manasına geldiğinden, küçük şirk kabul edilmiştir.)

İbadette ihlas cesette bir ruh gibidir. İhlas olmayan ibadet ruhsuz ceset gibidir. Kötü kokusu ile etrafa zarar veren bir bitkiye benzer.
İhlasla yapılan amelin meyvesi, onu yapanın üzerinde kendisini gösterir, sözü de başkalarına tesir eder. Bir çok yolunu kayıp etmiş insanlar onun sayesinde doğru yolu bulurlar. Çünkü söz eğer konuşanın kalbinden çıkıyorsa, mutlaka dinleyicinin kalbine girer. Şayet dilinden çıkıyorsa, sadece dilinin hizasında bulunan kulağa yetişir, kalbe inmez. Çünkü kalbin hizası, kalp, dilin hizası ise kulaktır.

İhlasın zıddı ise riyadır. Riya hakkında ise İmam Gazali (k.s) şöyle diyor:
“Şunu bil ki riya; haram olup Allah’u Teala’nın buğzuna (gazabına) müstahaktır. Bu konuda bir çok ayet, hadis ve eser vardır. Bunlardan bazıları şunlardır.

“Vay, o namaz kılanların haline ki, onlar kıldıkları namazdan habersizdirler. Onlar gösteriş yaparlar, başkasına en ufak yardımı esirgerler.”
Resülullah’a (s.a.v) bir kişi “Kurtuluş nerede? Ey Allah’ın Resülü dediğinde: “Allah’a ibadet ederken kulun, başkasını kast etmemesindedir.” buyurdular.

Hz. Ömer (r.a) boynunu eğen bir adam gördü ve ona: “Ey adam boynunu doğrult. Huşu boyunda değil kalptedir.” demiştir.
Hz. Ali (r.a) riyakarın üç alameti vardır. “Yalnızken tembel, İnsan arasında canlı, Medh edildiğinde fazla çalışır, kötülendiği zaman çalışmayı azaltır.” demiştir.

Hz. Enes (r.a) Resülullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etti.
“Bir kimse, bir ve ortağı olmayan Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla samimi olarak, namazını dosdoğru kılar ve zekatını verip dünyadan ayrılırsa, Allah ondan hoşnut ve razı olur.”

Sevban (r.a) Resülullah’ın (s.a.v.) şöyle söylediğini işittim dedi:
“Ne mutlu Allah’a iman ve inancında samimi (ihlaslı) olanlara! Onlar, yolları aydınlatan kandiller gibi birer hidayet rehberidirler. Onların üzerinden bütün sonu karanlık ahlaksızlıklar kalkar.” (Doğru yoldan ayrılıp, tehlikeli ve kötü yollara düşmezler.)

Es-Samit’in oğlu Ubade (r.a) der ki:
“Kıyamet gününde dünyada yapılanlar ortaya konur ve bunun içerisinden kainatın sahibi ve yaratıcısı Allah’ın rızası için yapılan amelleri ayırın denir. Bu emir üzerine Allah rızası için yapılanlar ayrılır. Geri kalan da cehennem ateşine atılır.”

Ebu Hureyre (r.a) Resülullah’ın (s.a.v) bir hadisi kudsi de şöyle buyurduğunu söylüyor: Allah (c.c) Meleklerine şöyle emreder:
“Kulum çirkin bir iş yapmak ister fakat yapmazsa, ona günah yazmayın. O çirkin ameli işlerse işlediği kadar günah yazın. Şayet onu sırf benim rızam için yapmaktan vazgeçerse, ona iyi bir amel yazın. Eğer iyi bir amel yapmak ister de, yapmazsa ona bir iyilik yapmış gibi sevap yazın. Şayet bu iyi ameli yaparsa, ona yapmış olduğu bir iyi amele karşılık on mislinden yedi yüz misline kadar sevap yazınız.”

Efendiniz (s.a.v) buyuruyor ki:
“Gelip çatacağı şüphesiz olan (kıyamet) gününde Allah insanları (bir araya) topladığı zaman, biri şöyle seslenecektir: (Dünyada iken) yaptığın amellerde Allah’a (c.c) başkasını ortak koşan kimse (şimdi) sevabını Allah’dan değil, o başkasından istesin. Çünkü Yüce Allah, kendisine ortak koşulmaktan en çok müstağni (ve beri) olandır.”

Müsned bir hadiste varid olmuştur: Nebi (s.a.v) Cebrail’den haber vermiştir, o da Allah Teala’dan nakletmiştir: “İhlas sırlarımdan bir sırdır, onu kullarımdan sevdiğimin kalbine tevdi ederim.”
Enes b. Malik’ten (r.a) rivayet olunduğuna göre Resülullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Bir Müslüman kişinin kalbi (şu) üç meziyete sahip olduğu müddetçe hıyanet, kin ve husumet beslemez. Bu meziyetler: Ameli, tam bir ihlasla Allah için yapmak, Müslümanların başındaki insanlar için hayır dilemek ve Müslümanların cemaatinden ayrılmamaktır.”

Zünnün el-Mısrı şöyle demiştir: “Şu üç şey ihlas alametidir: Halktan gelen övmeyi ve yermeyi aynı düzeyde görmek, amellerde amelleri görmeyi unutmak, amelin sonunda sevap gerektirdiğini unutmak.” Bu alametlerin bulunduğu kimseler Allah’ın veli kullarıdır.
Çünkü Yüce Allah’ın veli kulları, her yaptıkları işi, Allah için yaparlar; nefislerinin hazzı için değil. Şundan ki: Onların nefisleri Yüce Hakkın kurbanı olmuştur. Sonra, onların ihlas husulü için niyetlerini tashihe de ihtiyaçları yoktur; zira onların niyetleri, fenafillah ve bekabillah ile sıhhate kavuşmuştur.

Bu manada bir şahsı misal verelim: Nefsinin elinde esirdir; her ne yaparsa nefsinin hazzı için yapmaktadır; ister niyet etsin, isterse niyet etmesin. Her ne zaman onun nefsi ile alakası kesilir, onun bağından boynunu kurtarırsa…onun yerini Yüce Hak’la alaka alır. O zaman da, bütün yaptığını Allah (c.c) için yapar; bu durumda ister bir niyet etsin, isterse bir niyet etmesin. Şundan ki: Niyet, ancak ihtimalli olan şeylerde olur; ama tayin edilmiş bir şey için niyete hacet yoktur.

Hz. Ali (r.a) “Amelin azlığına aldırış etmeyin, kabulünü düşünün, Resül-i Ekrem (s.a.v) Muaz b. Cebel’e (r.a) “Amelin halis olsun azıda sana yeter.” Başka bir rivayette de Resülullah Efendimiz (s.a.v) Muaz b. Cebeli Yemen’e Vali olarak gönderirken “İbadetlerini ihlas ile yap, ihlas ile yapılan az amel, kıyamet günü sana yetişir.” buyurmuştur.

İmam-ı Rabbani Hazretleri (k.s.): “İhlas ile yapılan bir iş, senelerle yapılan ibadetlerin kazancını hasıl eder.” Başka bir sözlerinde de “İlmin ve amelin ruhu makamındadır, ihlas.” buyurmuştur.

Seyyid Emir Külal Hazretleri de (k.s.):
“İhlassız amel, sahte para gibidir. Kabul edilmez.”

Yine Efendimiz (s.a.v):

“İbadetlerinizi ihlas ile yapınız! Allah Teala ihlas ile yapılan işleri kabul eder.”
Başka bir hadis-i şeriflerinde de:
“Kim ki, Allah rızası için halis niyetle kırk gün amel ederse, hikmet kaynakları kalbinden diline dökülür.” buyurmuştur.
Denildi ki: İlim; tohum, amelde onu ekmektir. Ekinin suyu ise ihlastır. Yine birisi: Allahu Teala bir kuluna buğzettiği zaman ona üç şeyi verir ve ondan üç şeyi meneder. Salihlerin sohbetini ona nasip eder, fakat öğütlerini kabul ettirmez. Salih amelleri ona nasip eder, fakat ihlas vermez. Hikmeti kendisine nasip eder, fakat ondaki sadakatini meneder.

S u s i de buyurmuştur ki: “İhlas; ihlasını görememektir. Çünkü ihlasın da ihlasını görenin yani bende ihlas var diyen, ihlasında, ihlasa muhtaçtır.”
B i l a l b S a d “Kul, Müminim dediği vakit, Allah Teala ameline bakmadan onu bırakmaz. Amel ettiği vakit, verasına (takvasına) bakar, vera sahibi olunca da niyetine bakar, niyeti de halis olursa, artık diğer kusurlarını Allah Teala düzeltir.” buyurmuştur.

Tasavvuf-i manada ihlas:
Mürşidi sırf Allah rızası için sevmek ve ona karşı samimi olmaktır. Bunun gereği, irşad ve terbiye için tabi olduğu mürşidine bütün varlığı ile bağlanmaktır. Şöyle ki, bütün Alem Gavs, kutub, mürşid ve büyük velilerle dolu olsa, mürid, hidayet ve manevi nasibinin sadece kendi mürşidinin yanında olduğunu bilmeli, kendisine sevgi ile tabi olmalıdır. Kısaca gönlünü ve gözünü mürşidinde toplamalıdır. Şüphe müride zarar verir. Bu yolun piri Hace Nakşibend Hazretlerinin (k.s) şu hali, anlattığımız konuda güzel bir örnektir.

“Hace Nakşibend Hazretleri (k.s) mürşidi Seyyid Emir Külal Hazretlerinin ziyaretine gidiyordu. Yolda önüne Hızır (a.s) çıktı ve Nakşibend Hazretlerinin kendisiyle meşgul etmek istedi. Nakşibend Hazretleri ona hiç iltifat etmedi. Hızır (a.s) ısrar etti fakat fayda vermedi. Sonunda Hızır (a.s) kendini tanıttı. O zaman Şah-ı Nakşibend Hazretleri (k.s):

Ben sizin Hızır olduğunuzu biliyorum. Fakat size ayıracak ne vaktim ne de sevgim var. Benim bir kalbim var onu da mürşidime verdim. Başkasına verecek ikinci bir kalbim yok! dedi ve yoluna devam etti. Mürşidinin huzuruna çıkınca Seyyid Emir Külal Hazretleri (k.s) yoldaki olayı kendisi hatırlattı ve Hızır’a (a.s) verdiği cevaptan memnuniyetini belirtti.

Bütün Allah (c.c) dostları, hiç ayırım yapmadan Allah rızası için sevilir, bu imanın gereğidir. Ancak kalp terbiyesi için sadece bir mürşide bağlanır. Bu da terbiyenin gereğidir.

Sadatın yolu insan-ı Allah (c.c) götüren en kestirme ve en emniyetli yoldur. Çok insanlar vardır ki, ihlaslı ve samimi olarak mürşidinin elini tutup tövbe ettiği anda, daha gusül edip adap yapmadan veli olur, evliyalar arasına bile karışır. Onun için insan bu yolda ihlaslı ve samimi olmalıdır.

Şah-ı Hazne (k.s): “Yaptığım her işte niyetimi Allah rızasına uygun olarak düzeltmeden o işi yapmam. Yaptığım her işi murad-ı İlahiye uydurur, ondan sonra yaparım.” buyuruyor.

Onun içindir ki, Gavsi-Sani (k.s): “Biz bir ameli yapmadan önce niyetlerimizi düzeltiriz ondan sonra o ameli yaparız.” buyurmuştur.
Cüneyd-i Bağdadi (k.s.):” İhlas, Allah ile kul arasında bir sırdır. Onu melek bilmez ki yazsın, şeytan bilmez ki bozsun.” buyurmuştur.
Sehl Hazretlerine soruldu; “Nefse en ağır gelen şey nedir? Cevaben buyurdu ki; İhlastır. Çünkü nefsin ihlas ta herhangi bir nasibi yoktur.”
Büyük bir zata soruldu; “İhlas nedir? “Allah’tan başkasına amelini göstermemendir.”buyurdu.

Şeyh Muhammed Diyauddin (k.s) buyuruyor ki: “Bu yolun medarı ihlas, Allah’a muhabbet ve mürşidine teslimiyete bağlıdır. Bu üç haslet ne kadar artarsa sahibinin de o derece yükselme ve visal makamları artar.”
İmam Rabbani (k.s): “Sonsuz kurtuluşa kavuşmak için, üç şey muhakkak lazımdır: İlim, Amel, İhlas’tır. demiştir.

kaynakça:
Zümer / 2
Zümer / 11
en-Nisa / 145-146
Müslim.
Ma’un / 6-7
İbn-i Mace, Hakim.
Beyhaki.
Buhari. Müslim.
Tirmizi.
İbn-i Mace.

Dua’nın Fazileti

Dua

Kulun aczini itiraf etmesi, Hazret-i Allah’a muhtaç olduğunu bilmesi, tazarru ve niyaz ile lütuf ve kereminden hayır ve rahmet dilemesi, dergahına yüz tutup ihtiyaçlarını yalnız O’na arz etmesidir. Namaz, oruç ve diğer ibadetler değerindedir. Hatta ibadetlerin özüdür. İlahi rahmetin celbine ve belaların reddine sebep olur.
Dua, tedbire mani değildir. Her hususta tedbirini almakla beraber, yine de dua etmek zarureti vardır. Hatta tedbire baş vururken, bunların faydalı olması için de dua etmek lazımdır. Duasız tedbirin faydası yoktur. Dua ve niyaz, peygamberlerin, velilerin ve kamil insanların yoludur.

Resulüllah (s.a.v):

“Dua ibadettir” “Allah Teala için duadan daha değerli bir şey yoktur” buyurmuştur.
Dua, gök ve yerin nuru, dinin direğidir. Dua ibadetin özü ve Müminin silahıdır. İbn-i Abbas’ın (r.a) rivayeti ile Resulüllah (s.a.v):
“Dikkat ediniz! Düşmanınızdan kurtulmanız, bol rızka kavuşmanız için size gece gündüz dua etmenizi tavsiye ediyorum. Çünkü dua Müminin silahıdır.” buyurmuştur.
Hakk Celle ve Ala Hazretleri Ayet-i Kerimelerin de şöyle buyurmaktadır.
“Rabbiniz şöyle buyurdu: Bana dua edin, duanıza icabet edeyim.”

Resül-i Ekrem de (s.a.v):

“Sizden biri, dua ettim de kabul olmadı, diyerek acele etmediği müddetçe duası kabul olur.” buyurmuşlardır.
Ayeti Kerime de Allah Teala:
“Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara) Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.”
“(Resülüm!) De ki: Dua ve ilticanız olmasaydı Rabbim size değer verirmiydi.”
Enes bin Malik’den (r.a) rivayet olunduğuna göre Resulüllah (s.a.v): “Dua ibadetin özüdür”
“Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. Bilesiniz ki O, haddi aşanları sevmez.”
Dua da seci’ (cümle sonlarının birbirlerine uygunluğu) yapmamalı, sünnet ve şeriat sınırının dışına taşan garip dileklerde bulunmamalıdır. Hadis-i şerifle menedilmiştir. Dua eden mutazarrı, yalvarıcı, yakarıcı bir durumdadır. Üstten konuşması, edebi laflar etmesi, haddi aşmak olup doğru olmaz. Mesela: “Allah’ım, bana cennette şöyle bir köşk ver!” diye dua etmek, edebe aykırı olup, haddi aşmaktır.
Abdullah bin Mugaffel (r.a) oğlu Cennetin sağ tarafında bulunan beyaz bir köşkün bulunduğunu duyunca: “Allah’ım Cennetin sağ tarafında bulunan beyaz köşkü senden istiyorum!” diye dua etmiş. Babası oğlunun bu duasını duyunca: “Oğlum, Allah’u Teala’dan Cenneti iste, cehennemden de ona sığın.” Çünkü Resulüllah’dan (s.a.v) duydum. “Bu ümmet içinde öyleleri olacak duada haddi aşacaklar.” buyurdu, dedi.
Ebu Hureyre’nin (r.a) rivayet ettiği bir hadis-i kudside Resulüllah (s.a.v) buyurdular ki:
“Rabbimiz –Tebareke ve Teala – her gece, gecenin son üçte biri kalınca dünya semasına iner ve; “Bana dua eden var mı, duasını kabul edeyim. Benden isteyen var mı isteğini vereyim. Benden bağışlanma dileyen var mı, onu bağışlayayım” buyurur.
Hısnü’l-Hasin kitabında bildirildiğine göre, Allah’u Teala’ya, Peygamberleri ve Salih kullarını vesile etmelidir. Duada sesini alçaltmalıdır. Edeb, huşü ve hudü üzere olmalı, gözünü semaya kaldırmamalıdır. Duadan sonra ellerini yüzüne sürmelidir. Hadis-i şerif de: “Duayı bitirdiğiniz zaman ellerinizi yüzünüze sürün. Onda bereket vardır.” buyrulmuştur.

Selman-i Farisi (r.a) Resulüllah’ın (s.a.v):

“Kazayı ancak dua önler.” buyurduğunu rivayet etmiştir.
Hz. Aişe (r.anha) Resulüllah’ın (s.a.v):
“Dua inen (vaki olan) belaya da fayda verir, inmeyene (başa gelmeyene) de fayda verir. Bela iner, dua onun karşısına çıkar. Kıyamet gününe kadar mücadele ederler.” buyurduğunu haber vermiştir. Başa gelen belaya fayda vermesi, onu kolaylaştırması ve sabır ihsan etmesi ile olur. İnmeyen belaya fayda vermesi ise, belanın bazı alametleri zahir olup dua eder, böylece bela giderilmiş olur.
İmam-ı Gazali (rah) ihyaul-ulumiddin kitabında buyuruyor ki:
Kazanın geri çevrilmeyeceği, mutlaka meydana geleceği bildirildiğine göre, duanın kazaya ne faydası olur? denilirse, buna şöyle cevap verilir: Duanın, belanın geri çevrilmesine ve rahmetin celp edilmesine sebep olması da kaza ve kaderin bazı kısımlarındandır. Dua bir kalkan gibidir. Kalkanın oka karşı koyması, kazaya olan inancı bozmaz. Dua da böyledir. Allah Teala bir işi takdir etmiş, sebebini de takdir etmiştir.

Bilinmelidir ki:

Allah Teala bir hikmet ve bir maslahat için bir çok şeyleri gizli tutmuştur. Bütün farz ve nafilelere rağbet edilsin diye rızasını itaatlerde gizlemiştir. Büyük, küçük bütün günahlardan sakınsınlar diye gazabını günahlarda gizlemiştir. Bütün velilere saygı gösterilsin diye insanlar arasında veli kulunu gizlemiştir. Bütün isimlerine saygı gösterilmesi için İsm-i a’zamı isimleri arasında gizlemiştir. Bütün namazlara devam edilmesi için salat-ı vusta’yı da (orta namazı) saklı tutmuştur. Her zaman ve tekrar tekrar tövbe etsinler, tövbenin çeşitli kısımlarına devam etsinler diye tövbenin kabulünü gizlemiştir. Her zaman korku içinde olmaları için ölüm vaktini de bildirmemiştir. Bütün geceleri ihya ederek geçirmeleri için kadir gecesini gizlemiştir. Bunun gibi hangi dua’nın kabul edileceğini, bütün duaları yapmaları için saklı tutmuştur.
Allah Teala bir kimsenin duasını, yalvarmasını kabul edebilir, fakat istediğini vermesini geciktirebilir. Bunun sebebi, ya ezelde takdir edilen vakit gelmemiştir, veya Allah Teala, kullarının ısrarla, mübalağa ile istemelerini sevdiği için biraz daha fazla ısrar ve mübalağa ile dua etmeleri içindir, veya yalnız Allah’u Teala’nın bildiği başka bir sebeptendir. Bazen ahirette sevabının verilmesi için duasının kabulü ezelde takdir edilmemiş de olabilir.

Tergib sahibi diyor ki:

Abdullah bin Büreyde (r.a) rivayet ediyor ki, Resulüllah (s.a.v) bir şahsın şöyle dua ettiğini duydu: “Allah’ım senden şu niyazımla diliyorum. Şehadet ederim ki, sen Allah’sın! Senden başka hiçbir ilah yoktur. Birsin. Samedsin. Doğurmayan, doğurulmayan, hiçbir benzeri olmayan sensin!” Resül-i Ekrem (s.a.v) bunun üzerine:
“Sen Allah’u Teala’dan öyle bir isimle istedin ki, bu isimle istediğinde mutlaka verir ve dua edildiğinde muhakkak kabul eder.” buyurdular.
Muaz bin Cebel’den (r.a) nakledildi: Resulüllah (s.a.v) bir adamın: “Ya zelcelali vel ikram” diyerek dua ettiğini duyunca: “Duan kabul edilmiştir. İstediğini iste.” buyurdu.

Hz. Aişe (r.anha) Resulüllah’ın (s.a.v):

“Kul, ya Rabbi! Ya Rabbi! Dediği zaman Allah Teala, lebbeyk kulum, buyur, iste! İstediğin verilecektir der.” buyurduğunu rivayet etmiştir. Ebu Derda ile İbn-i Abbas (r.anhuma) Allah’u Teala’nın en büyük isimlerinden biri Rab, Rab’dır dediler.
Çok Dua Etmenin Fazileti İle İlgili Hadis-i Şerifler

Ebu Zer (r.a.) der ki: Resül-i Ekrem’in (s.a.v) hadisi kudside Allah (c.c) şöyle buyurduğunu nakletti:

“Ey kullarım, siz gece gündüz hata işlersiniz. Ben ise bütün günahları affederim, şu halde benden mağfiret dileyin. Bende sizin günahlarınızı avf ederim.”
Ey kullarım, siz hiçbir zaman Bana zarar verecek bir seviyeye ulaşamazsınız ki, bana zarar veresiniz. Bana faydalı olacak bir seviyeye ulaşamazsınız ki, bana menfaatiniz dokunabilsin.
Ey kullarım, sizden evvelkilerle sonra gelenleriniz, sizin bütün insan ve cinleriniz aranızdan en muttaki bir adamın kalbi kadar Allah’dan korkar ve sakınır olsa, bu Benim mülküme bir şey katmaz.
Ey kullarım, sizden evvelkilerle sonradan gelenleriniz, sizin bütün insan ve cinleriniz, aranızdan en günahkar bir adamın kalbi kadar günahkar olsa, bu, Benim mülkümden bir şeye eksiklik vermez.
Ey kullarım, sizden evvelkilerle sonrakileriniz, bütün insan ve cinler bir yere toplanıp hepsi Benden bir şey istese, Ben de herkese istediğini versem, bu, Bende olandan bir şey eksiltmez, ancak denize atılan iğnenin eksikliği kadar bir eksiklik olur bu.
Ey kullarım, sizin bu amellerinizi Ben sayar ve tespit ederim, sonra onların tam olarak karşılığını size veririm. Bunun için kim hayırla karşılaşırsa, Allah’a hamd etsin. Bundan başka bir şey ile karşı karşıya kaldığı vakit de, kendinden başkasını kınamasın.”

Ebu Hüreyre’den (r.a) Resulüllah’ın (s.a.v) hadisi kudsi de şöyle dediğini rivayet etti:

“Allah (c.c)buyuruyor ki: Ben kulumun bana olan zannı ile beraberim. Benim günahları bağışlayıcı olduğuma inanır benden mağfiret talep ederse, onu bağışlarım ve bana dua yaptığında rahmet ve tevfikimle onunla beraber olurum.”
Ebu Hüreyre’den (r.a) Resulüllah (s.a.v) şöyle buyurduğu rivayet edildi:
“Sıkıntılı anlarında, Allah’ın duasını kabul etmesini isteyen kimse, genişlik anında çok dua etsin.”

Enes bin Malik (r.a) der ki, Resulüllah’ın (s.a.v) hadisi kudsi de şöyle buyurduğunu işittim:

Allah Teala buyurdu ki: “Ey Ademoğlu! Sen bana dua ettiğin ve bana ümit bağladığın müddetçe, işlediğin günahlar ne olursa olsun bağışlarım, önem vermem.”

Ebu Said el-Hudri (r.a) Resulüllah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etti:

“Herhangi bir Müslüman bir dua eder de duasında bir günah ve akrabalık bağlarını kesme olmazsa mutlaka Allah Teala onun bu duasına mukabil şu üç şeyden birini verir:
1. Ya hemen duasının karşılığını verir.
2. Veya onun için ahirette sevabını muhafaza eder,
3. Yahut da duasına mukabil bir kötülüğü ondan uzaklaştırır. Ashab:
“Öyle ise, çok dua yaparız” dediler. Resulüllah da (s.a.v):
“Allah’ın kabul etmesi sizin duanızdan daha çoktur.” buyurdu.

Enes (r.a) Resulüllah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:

“Dua yapmaya devam ediniz, acizlik göstermeyiniz. Şüphesiz ki, dua yapmakla hiçbir kimse helak olmamıştır.”

İbn-i Ömer (r.a) Resül-i Ekrem’in (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etti:

“Sizden kime dua kapısı açılırsa, rahmet kapıları açılmış demektir. Allah’a kendisinden afiyet istenilmesinden daha sevimli hiç bir şey yoktur”.

Yine Resulüllah (s.a.v):

“Şüphesiz ki, dua başınıza gelen ve gelmeyen felaketlere fayda verir. Ey Allah’ın kulları, dua yapmaya devam ediniz.” buyurdu.
Enes (r.a) Resül-i Ekrem’in (s.a.v) şöyle buyurduğunu rivayet etti:
“Allah pek merhametlidir ve keremi boldur. Kendisine ellerini kaldırıp dua eden kulunun ellerini boş çevirmekten haya eder.”

FAKİH anlatıyor:

Muhammed bin Ka’b yolu ile bize ulaşan bir rivayette Ebu Hüreyre (r.a) şöyle anlattı: Bir kimseye şu altı şey nasip ve ihsan edilirse o kimse altı şeyden mahrum olmaz.
1. Bir kimseye şükür nasip edilirse, daha fazlasından da mahrum olmaz.
2. Bir kimseye sabır ihsan edilirse, o kimse sevaptan mahrum olmaz. Bu manada şu ayet-i kerime açıktır: “… Sabredenlere ecirleri hesapsız verilir.”
3. Bir kimseye tövbe nasip edilirse bu tövbenin kabulünden mahrum olmaz. Bu manada gelen ayet-i kerime şöyledir. “O, kulların tövbesini kabul eder.”
4. Bir kimseye istiğfar nasip edilirse bağışlanmaktan mahrum olmaz. Allah’ Teala bu konuda şöyle buyurdu. “Rabbinize istiğfar ediniz, çünkü O, çok bağışlayıcıdır.”
5. Bir kimseye dua etmek nasip edilirse duası icabetten mahrum kalmaz. Çünkü Allah Teala şöyle buyurdu: “Bana dua ediniz ki, icabet edeyim.”
6. Bir kimseye sadaka vermek nasip edilirse verdiğinin yeri doldurulur. Bu mana da şu ayet-i kerimede vardır. “Siz hayra (iyiliğe) harcarsanız Allah, onun yerine başkasını verir…”
Ebu Zer Gıfari (r.a) der ki: “Yemek için tuz ne ise iyilikler arasında dua öyledir.”

Rivayet edildiğine göre Musa (a.s) Allah Teala’ya sordu:

“Ya Rabbi, hangi saatte sana dua edeyim ki, o saatte duamı kabul buyurasın? Allah Teala şöyle buyurdu:
“Ya Musa, sen benim kulumsun. Bende senin Rabbinim. Ne zaman bana dua edersen kabul ederim.” Musa (a.s) aynı sorusunu tekrar sorunca Allah Teala şöyle buyurdu: “Ya Musa, gece yarısı bana dua et, kabul ederim.”

A’meş, Malik b. Haris’ten naklen şöyle bir kudsi hadis nakledildi:

“Kalbiniz Benden uzak olduğu halde, Bana dua ederseniz gittiğiniz yol batıldır, boştur.”
Ve Resül-i Ekrem’in de(s.a.v) bir hadis-i şeriflerinde:
Cenab-ı Hakk (c.c) Gafil bir kalp ile yapılan duayı kabul etmez.” buyurmuştur.
Dua ihtiyaç anahtarıdır, ihtiyaç sahiplerinin dinleneceği, çaresiz kalanların sığınacağı ve ümit sahiplerinin nefes alacağı yerdir. Allah Teala duayı terk edenleri kötülemiş ve: “Onlar cimrilik ederler” buyurmuştur. Bu ayet, “Ellerini dua için bize uzatmazlar” şeklinde tefsir edilmiştir.
Üstad Ebü Ali ed-Dakkak Sehl b. Abdullah et-Tüsteri’den şunu nakletti: “Duaların kabul edilmeye en yakın olanı hal ile yapılan duadır. Hal ile yapılan dua, odur ki, dua sahibinin çaresiz kalmış olması ve o ihtiyacı istemekten başka çaresi olmamasıdır.
Hazma b. Yusuf es-Sehmi Ebü Abdullah el-Muhasiye atfen bize haber verdi: “Bir gün Cüneyd-i Bağdadi’nin (k.s) yanında idim. Bir hanım geldi ve Cüneyd’e, (k.s) bir oğlum kayboldu, dua et dedi. Cüneyd hanıma, git sabret dedi. Hanımda gitti. Bir süre sonra tekrar geldi ve önceki sözü söyledi. Cüneyd yine, git sabret dedi. Hanım bir zaman sonra tekrar geldi ve dua rica etti. Hanım birkaç defa Cüneyde geldi gitti ve her defasında sabret dedi. Sonunda hanım, sabrım tükendi, gücüm kalmadı, dua et dedi. Cüneyd eğer durum dediğin gibi ise git, artık oğlun dönmüştür, dedi. Hanım gitti, şükrederek tekrar Cüneyde geldi. Bunun üzerine Cüneyde, nasıl bildiniz? dediler. Cüneyd (k.s) dedi ki: Allah Teala: “(Onlar mı hayırlı) yoksa darda kalana kendisine yalvardığı zaman karşılık veren ve (başındaki) sıkıntıyı gideren, sizi yeryüzünün hakimleri kılan mı? Allah’dan başka bir ilah mı var! Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz.” buyurmuştur.
“Hem dua, Hakk Teala’nın kulu üzerinde hakkıdır.”

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Nefsimi kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, gerçekten kul dua eder, halbuki Allah Teala ona öfkelidir. Bundan dolayı ondan yüz çevirir. Sonra yine dua eder, Allah Teala yine yüz çevirir. Sonra tekrar dua eder, bunun üzerine Hak Celle ve A’la Meleklerine der ki: Kulum benden başkasına dua etmekten sakındı, duasını kabul ettim.”

Duanın Adabı:

Duanın gafletten ve hatadan uzak, gönül rahatlığı içinde yapılması gerekir. Çünkü rivayet olunduğuna göre Resulüllah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: Hadis-i Şerifte buyruldu ki:
“Hak Teala kalbi gaflet içinde bulunan kulun duasını kabul etmez.”

Duanın Şartı:

Dua edenin yiyeceği helal olacaktır. Resulüllah (s.a.v): “Helal ve güzel kazan, duan kabul olunsun.”
Denilmiştir ki: Dua kulluğun anahtarıdır ve o anahtarın dişleri helal lokmadır.
Yahya b. Muaz (k.s) şöyle dua ederdi: “Ya Rab, nasıl dua edeyim, ben asi ve günahkarım. Nasıl dua etmeyeyim, sen kerem eden ve affedensin.”

Denilir ki:

Duanın faydası kulun ihtiyacını Allah Teala’nın huzuruna arz etmesidir. Yoksa Rabbül Alemin dilediğini yapar.
Ali Ramiteni (k.s) demiştir ki: “Duanızı öyle bir delil araya koyarak edin ki, o günah işlememişlerden olsun. O delil, Allah dostudur. Onlara tevazu ve sevgi gösterin ki, sizin için dua etsinler.”
Yolunda bulunmadan, sebeplere yapışmadan istemek, kuru temenniden ibarettir. Bir kısım alimler dediler ki: yedi şey vardır ki, yedi şey olmadıkça fayda sağlamaz.
1. Sakınma olmadıkça korkunun faydası olmaz.
2. Talep olmadan recanın, ümit etmenin faydası olmaz.
3. Kast olmadan niyetin faydası olmaz.
4. Pişmanlık olmadan istiğfarın faydası olmaz.
5. İçine yerleşmemiş şeyi dışa vurmada faydası olmaz.
6. İhlassız olan zahmet çekmenin faydası olmaz.
7. Cehtsiz, gayretsiz yapılan duanın faydası olmaz.
Bir hadis-i Şerif de Resulüllah (s.a.v):
“Amel etmeden dua eden, yaysız ok atan gibidir.”
Not: Hiç kimse kendisine, ailesine ve çocuklarına beddua etmemelidir. Olur ki, duaların icabet, kabul olma zamanına rastlar da, bedduası vukua gelir. O zaman pişman olur ama pişmanlık fayda vermez.

Duaya başlarken:

– Abdestli bulunmak,
– Kıble cihetine yönelmek,
– Euzü-Besmele ile başlamak,
– Allah (c.c) hamd-ü senada bulunmak,
– Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimize selatü selamda bulunmak,
– Avuç içleri semayı gösterecek şekilde elleri yukarı kaldırmak,
– Duayı ihlas ile yapmak,
– Duayı huşü ve hudü ile yapmak,
– Duayı yavaş sesle yapmak,
– Duaya bütün Müslümanları dahil etmek,
– Duada mümkün olanları istemek,
– Duada ne söylediğini bilmek,
-Duanın sonunda “AMİN” demek, duanın adaplarından ve kabul olunmasının vesilelerindendir.

Duanın kabul vakitleri

Kadir gecesi, Arefe günleri, Ramazan ayı boyunca, Cuma geceleri, Cuma günü, Cuma namazı vakti, Gece yarısı, Gecenin ilk yarısı, Gecenin ikinci yarısı, Seher vakti, Ezan okunduğunda, Ezan ile kamet arasında, Savaşta iken cephede, Harb esnasında, Namazdan sonra, Kur’an okunduktan sonra, Zemzem suyu içildiğinde, Ölüm anında, Zikir meclislerinde, Yağmur yağmaya başladığında, Oruçlu iken, İftar vakti, Arafat’ta, Yolculukta, Misafirlikte, Secdede iken, Üzüntülü iken, Hacerül Esved yanında ve Recep ayının ilk gecesi.

Duanın kabul olunması için:

– Haram yemekten sakınmak,
– İhtiyacı Allah’ın (c.c) giderdiğine inanmak,
– Dua kabul oldu diye inanmak,
– Hamd-ü sena ile başlamak,
– Salavat ile devam edip sonunda yine salavat ile bitirmek.

Duanın kabul olunduğuna dair alametler:

Dua eden kimseye veya kimselere dua içinde veya duadan sonra aşağıdaki hallerden birinin vaki olması, duanın kabul alametlerindendir. Bu haller:
– Dua edene, elinde olmayan bir sebeple huşu gelmesi.
– Ağlama arzusu gelmesi.
– Ağırlık basması.
– Dua edenin aksırması.
– Dua edenin terlemesi.
– Dua edenin titremesi.
– Dua edenin ateşlenmesi.
– Dua edenin üşümesi.
– Dua edenin yük altından çıkmış gibi kendini hafif hissetmesi, şeklinde tezahür eder.
“Duanın kabul olmayış sebebi, duayı ibadet kastıyla değil de menfaate dayalı olarak yapmaktır. Çünkü böyle dualarda ihlas olmaz.”
Dua da eller niçin kaldırılır?
Dua ve niyazda ellerin göğe doğru kaldırılması namazda Kabe’ye yönelmeğe benzer. Bu el kaldırış sadece samimi bir kulluk ve itaat nişanesidir. El avuçlarını yukarıya açmak, tıpkı secdede alnı yere koymak, namazda Kabe’ye yönelmek gibidir. Kısacası bunun manası şudur: Kulların rızık hazineleri göklere tevdi edilmiştir. Kur’an-ı Kerimde mealen şöyle buyrulur: “Rızkınız ve size va’d oluna gelen şeyler göktedir.”
İnsanların rızıklarıyla meşgul olan melekler gökten inerler, insan, arzusunun gerçekleşeceğini beklediği tarafa yönelmeğe yaratılıştan meyyaldır. Tıpkı o sultanın işine benzer ki, askerlerine güzel elbise, yiyecekler va’d ederde askeri onun hazinelerine doğru yönelir, bakarlar. Halbuki onlar sultanın o hazinelerin yanında olmadığını kesinlikle bilmektedirler.

Duadan sonra eller niçin yüze sürülür:

Ebu Davud, Tirmizi, İbni Mace ve Hakim Peygamber (s.a.v) Efendimizden şu rivayeti tespit etmişlerdir:
“Allah’tan dilediğiniz vakit avuçlarınızın içi ile isteyin. Duayı bitirince de avuçlarınızla yüzünüzü siliniz.”
Peygamberimiz (s.a.v) dua ederken ellerini uzattığı zaman onları yüzüne sürmedikçe geri çevirmezdi. Bunun hikmeti, Allah’ın rahmeti ellere isabet edince onu en şerefli ve ikrama en layık uzuv olan yüze de teşmil etmenin uygun olmasıdır.
Dua ederken ellerimiz kaldırmış isek yüzümüze sürmeden indirmeyelim. Elimiz kalkık olmadığı halde, duadan sonra elleri yüze sürmek bid’attır.

Efendimizin (s.a.v) buyurduğu gibi.

“Allah’ım senden; sevgini, seni sevenlerin sevgisini ve sevgine yaklaştıracak amelin sevgisini nasip etmeni istiyorum.”
Biz de Ya Rabbi Peygamber Efendimiz (s.a.v) senden istediklerini bizlere de nasip etmeni bütün samimiyetimizle istiyoruz. (Amin…!)

Kaynak;

251- Neml / 62
252- Küşeyri Risalesi. S.360
253- Tirmizi, Daavat 66, H. No. 3467
254- Heysemi, Mecmeu’z Zevaid, 10, 291
255- Şir’at’ül İslam S.169
256- Dua ve niyaz sırasında ellerin göğe doğru kaldırılması Kabe’ye yönelmeye benzer. Bu el kaldırış sadece samimi bir kulluk ve itaat nişanesidir. El avuçlarını yukarıya açmak tıpkı secdede aını yere koymak, namazda Kabe’ye yönelmek gibidir. (Sabuni, Maturidi Akaidi, Terc. B.Topaloğlu, S: 71)
257- Duayı şov yapar gibi kılıktan kılığa girerek bağırıp çağırarak yapmak merduttur. Edebini takınarak adabına göre yapılacak duaların muhteviyatı Kur’an- Kerim ve hadislerde belirtildiği gibi yapılmalıdır.
258- Hısnıl-Hasin, S.10. el-Ezkar S. 154
259- Zariyat / 22
260- Nureddin es-Sabuni, Maturidi akaidi S.71
261- Ahlak Hadisleri şerhi ve terc. C.1 S.615. Terc. A.Fikri Yavuz.
264- Prof. Dr. İbrahim canan. Kutubi Site Terc ve şerhi C. 6 S. 528
263- Ribat dergisi Sayı: 3. S. 16

Niyet

Gavs-ı Sani Hazretleri (Seyyid Abdülbaki) (k.s):

“Biz bir amel yapacağımız zaman önce niyetimizi düzeltiriz, sonra o ameli yaparız.” buyurmuştur. Bir mürşit böyle tedbir alırsa, bizim ne kadar daha dikkatli olmamız gerektiğini iyi anlamak lazım.

Şah-ı Hazne Hazretleri’de (k.s):

“Yaptığım her işte niyetimi Allah (c.c) rızasına uygun olarak düzeltmeden o işi yapmam. Yaptığım her işi murad-ı İlahiye uydurur, ondan sonra yaparım.” buyurmuştur.
Böyle bir Allah yolunda, işin başı kadar sonu da önemlidir. Bunun için Allah’tan hayırda muvaffakiyet ve hayırlı bir akıbet istemeliyiz.

Muhammed Diyauddin (k.s):

“İnsanın niyeti, hali, maksadı sadece Cenabı Hakk (c.c) olursa, şüphesiz ona kolaylık ihsan ederek, kendisine ulaştıracak yolları nasıl olsa buldurur. Fakat niyet halis olmazsa onun desteğinden ve kolaylaştırıcılığından mahrum kalır. İhlas ne güzel bir vasiyettir. Her sır, samimiyet kelimesinde saklı.”
Hak yolu kalple başlar. Kalp, karar merkezidir. Kalbin kesin kararına niyet denir. Niyet işin evvelidir. Niyet, amelden hayırlıdır. Niyet, samimiyettir, bütün hayırların anahtarıdır. Yüce Allah (c.c) her işimizde kalbe ve kalpteki niyete bakar. Niyeti güzel olan güzel sonuç alır; kötü olan, yolda kalır.

Fahr-i Kainat Efendimiz (s.a.v), bu konuda şöyle buyurmuşlardır.

“Hiç şüphesiz ameller ancak niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık bulur. Herkese niyet ettiği şey verilir. Kim hicretini Allah ve Resülü için yapmışsa, onun hicreti Allah ve Resülü için olmuştur. Kim de hicretini elde edeceği bir dünyalık ve evlenmek istediği bir kadın için yaparsa, onun hicreti de niyet ettiği bu şeylere olmuştur.”
“Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Mümin (Allah için) bir amel yaptığı zaman kalbinde bir nur yayılır.”

Gavs-ı Sani Seyyid Abdülbaki (k.s):

Bu konu üzerinde çok durmakta ve sık sık şu uyarıyı yapmaktadır: “Sizler niyetinizi Allah için güzel yapın, her işiniz güzel olur, güzel sonuç verir. Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter.”
Seyyid Muhammed Raşid Hazretleri’de (k.s): “Sizin amelinizi (ameldeki güzel niyetlerinizi) Melekler dahi bilmesin, onlar bilse ne olur ki, Allah bilsin yeter.” Onun içindir ki; Büyükler buyurmuştur ki, “Tasavvuf ve Tarikattan maksat, ihlas-ı ve muhabbeti İlahiye yi kazanmak içindir.”

Yine Gavsımız (k.s) niyet konusunda şöyle buyurdular:

“Bir insan sabah kalkınca, güzelce abdestini alsa, evinden işine giderken: “Ya Rabbi, sen Razzak-ı mutlaksın/bütün yaratıkların rızkını verensin. Biz çalışsak da çalışmasak da sen bizim rızkımızı verirsin. Lakin rızık için çalışmayı bize sen emrettin. Biz senin emrine uyup rızkımızı aramaya, kazanmaya gidiyoruz.” Diyerek niyet etse ve bu niyetle işe başlasa, bütün gün boyunca başını secdeden kaldırmayıp nafile namaz kılan kimse gibi sevap kazanır. İnsan için bunu yapmak çok kolaydır. Bu sevabı kazanmak için güzel niyet etmesi yeterlidir. “Tavsiyemiz, niyet edin çalışın bu yoldan ayrılmayın.”
Yine Gavsımız (k.s) bizlere yapmış olduğu bir sohbette güzel niyetle ilgili şu hadiseyi anlattı.
“Her çeşit günahı işlemiş bir adam İbn-i Asfur (manası:Kuşun oğlu) vardı. Bir gün sokakta çarşıya inerken bir çocuk bir kuşa, elinde eziyet veriyor. Diyor ki niyet ediyor: Ya Rabbi, bu çocuğa biraz para verip ikna ederek kuşu azat etmek üzere elinden alayım. Belki bu vesile ile senin affına nail olayım böylece kuşu kurtardı. Birkaç gün veya birkaç saat sonra her neyse adam ölüyor.
Adamın bir komşusu vardı, Evliya idi. Bu komşu birkaç gün sonra kabre gidiyor. Acaba bu komşu ne yapıyor diyor. Kabrin başına varıyor, gözlerini kapatıyor 25 Esteğfirullah çekiyor, bakmış adam cennette adamı ismiyle çağırıyor. Sen bizim komşu idin, siz çok günah işlemiştiniz. Doğru, evet yapmıştım. Siz ne yaptınız da Allah (c.c.) bağışladı. Adam yukarıdaki kuşu kurtarma olayını anlattı.Allah (c.c) bunun üzerine “Sen benim rızam için kuşu kurtardın, azat ettin ben seni niye azat etmeyeyim.” dedi.
Bunun için niyet Allah rızası için olmuş kuşu kurtarmış. Allah (c.c) kulunu affetmek için bahane arıyor. İnsanlar sadatların arkasından giderse belki Allah (c.c) af eder. Bir kuşu bıraktığı için af etmiş. Allah rızası için niyet yapmış, Allah (c.c) insanların niyetine bakıyor. İnşallah Allah bizi de sizi de Resülullah’ın (s.a.v) şefa’atından ayırmasın. Siz bize dua edin, bizde size dua ediyoruz.”
Güzel niyetin güzel sonuç vermesi, amelin salih olmasına bağlıdır. Kötü amelde iyi niyet olmaz. Haram bir iş, iyi niyetle helal olmaz, yapana fayda vermez.
Münafık kimse, görünüşte güzel işler yapabilir; namaz kılar, hacca gider, sadaka verir, zikir çeker, fakat niyeti Allah (c.c) olmadığı için bunların bir faydasını göremez. Hatta bütün yaptıkları azap sebebi olur. Bu, münafıklığın cezasıdır.
Bu yola Allah için girmeyen kimse, niyetini düzeltmeden bir fayda göremez. Niyeti güzel ve düzgün olan kimse, ameli az olsa bile fayda görür.

Hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Allah’ın zikri ve Allah için olan şeyler hariç, dünya ve içindekiler lanetlenmiştir.”
Bu hadisi şerifin akabin de Gavsımız (k.s) şöyle buyurdu:
“Niyetimizi devamlı kontrol etmemiz lazım, eğer niyetimiz dünya için olursa o melanetin içine giriyoruz. Niyet Allah için olursa hem dünya hem
ahiret işi görülüyor. Allah Teala devamlı insanın kalbini kontrol ediyor; iyi istiyorsa iyi veriyor, kötü yoldan istiyorsa kötü veriyor. Daima iyi olmak iyi istemek ve kalpdeki niyetimizi kontrol etmek şarttır. Allah’tan daima iyi ve hayrı istemek lazım.
Niyet kalbin amelidir. Niyet her işin ve ibadetin temelidir. Niyet asıldır, köktür, amel onun meyvesidir. Ameli şeytan ve insanlar görür, fakat niyeti ancak Yüce Allah bilir. Ameldeki kusurlar affedilir; fakat niyetteki bozukluklar yüzünden amelin sevabı kaybedilir, ileri safhada büyük tehlikelere düşebilir. Bunun için Resülullah Efendimiz (s.a.v): “Müminin niyeti amelinden hayırlıdır.” hadisiyle bu noktalara dikkat çekmiştir.
-Dilin “Hay” der iken kalbin “hü” demez;
-Ey derviş, bu müşkilin böyle çözülmez.
-Hak’ta birleştirmezsen dil ile kalbin;
-Ne yapsan toplanmaz dağınık halin.
Herkes niyetine göre sonuç alır:
Şunu kesin olarak bilelim ki, Allah Teala, kalbimizin karar kıldığı ve tercih ettiği şeyi bir gün önümüze çıkarır. Cenab-ı Hakk, kulun kalbinde sakladığı niyete göre tecelli eder. Her amel, niyetle başlar ve niyete göre sonuçlanır. İnsanlar zahire, Yüce Allah kalbe bakar.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) diyor ki:

“Ameller niyetlere göredir. Herkes ancak niyet ettiğini elde eder.”
Bu hadisin açıklamasın da ünlü bir İslam alimi bu konuda bize şu örneği anlatmaktadır. “Kıyamet günü hesaplaşmanın sonunda herkese amel defterleri dağıtıldığı zaman bazı müminler defterlerinden işlemedikleri iyiliklerin sevabını bulacaklar ve şaşıracakladır. Ulu Allah, bu yüce cömertliğinin sebebi kullarına şöyle açıklayacaktır. “Kulum… Sen dünya da iken keşke param olsa da Hacca gitsem, ah gücüm yetse de şu fakirin karnını doyursam, elimden gelseydi de şu köye bir cami, bir mektep yaptırsaydım diye düşünmez miydin? İşte içinden geçirdiğin bu iyilikleri niyetinin temiz olduğunu bildiğim için, yapmış gibi defterine yazdım.” İşte dinimiz de niyetin bu derece üstün bir önemi vardır. Onun içindir ki Peygamberimiz (s.a.v) buyurmuşlardır ki:
“Müminin niyeti amelinden daha üstündür.”
Peygamber Efendimizden (s.a.v) rivayetle bir Kudsi hadiste şöyle buyrulmaktadır:
“Ulu Allah hem iyilikleri ve kötülükleri yaratmış ve hem de onları açıkça belirterek birbirinden kesin çizgilerle ayırmıştır. Herhangi bir iyiliği kafasına koyup da yapmayan kimseye, Ulu Allah nezdinde tam bir iyilik yazar. Kişi kafasına koyduğu iyiliği yaptığı takdirde ise Allah, yedi yüz ve daha yükseklere kadar çıkabilen katlarla o kulun defterine nezdinde iyilik sevabı yazar. Buna karşılık eğer kişi kafasına bir kötülük kor da onu yapmazsa Allah, o kula nezdinde yine bir iyilik sevabı yazar. Kul kafasına koyduğu kötülüğü işlerse o zaman Allah defterine (sadece) terk bir kötülük yazar.”

Hz. Ömer b. el-Hattap (r.a):

“Amellerin efdali, Allah’ın (c.c) farzlarını eda, haramlarından kaçınmak ve Allah (c.c) katında sadık niyettir.” buyurmuştur.
Salim b. Abdullah Ömer b. Abdülazize yazdığı mektupta “Bilmiş ol ki, Allah Tealanın kuluna yardımı niyeti nispetindedir. Kimin niyeti tam olursa Allah’ın ona olan yardımı da tam olur. Niyeti ne nispette eksilirse Allah’ın yardımı da o nispette azalmış olur.
Müridlerden birisi alimleri dolaşır ve “Devamlı olarak Allah (c.c) için amele beni teşvik edecek olan yok mu? Zira ben hiçbir anı boş geçirmek istemem” derdi. Ona, “Sen aradığını burada buldun elinden geldiği kadar iyilik ve ibadet yap, yorulduğun vakit yapacağına niyet et, bu niyet sayesinde her saatin ibadetle geçmiş olur.” denildi.
Bilal b. Sa’d: “Kul, müminim dediği vakit, Allah Teala ameline bakmadan onu bırakmaz. Amel ettiği vakit, verasına (takvalığına) bakar vera sahibi olunca da niyetine bakar, niyeti de halis olursa artık diğer kusurlarını Allah Teala düzeltir.

Resülullah (s.a.v) hadis-i şeriflerinde buyurur ki:

“Muhakkak Allah Teala kulunun suretine, amellerine bakmaz. Niyetine ve kalbine bakar.”

Yine Resülullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki:

“Kıyamet günü hesaba çekileceklerin ilki, savaşta öldürülen bir kimsedir. O, hesap için ilahi huzura getirilir. Allah Teala dünyada kendisine verdiği nimetleri hatırlatır, o da hepsini tanıyıp itiraf eder. Allah Teala:
“Onlarla ne yaptın? diye sorar. Kul: Senin yolunda savaştım, nihayet şehit düştüm” der. Allah Teala: “Yalan söyledin. Sen benim rızam için değil, sana kahraman desinler diye savaştın; nitekim öyle de dendi” der ve sonra emredilir, yüzüstü sürünerek Cehenneme atılır.
İlk hesaba çekileceklerden birisi de ilim öğrenen, onu başkalarına öğreten ve Kur’an okuyan kimsedir. Allah Teala ona da verdiği nimetleri tek tek hatırlatır, oda hepsini kabul ve itiraf eder. Sonra: “O ilminle ne yaptın? diye sorar. Kul:
“Senin için ilim öğrendim, onu başkalarına öğrettim ve senin rızan için Kur’an okudum” diye cevap verir. O zaman Allah Teala: “Yalan söyledin. Sana “Alim” densin diye ilim öğrendin, iyi Kur’an okuyucudur” desinler diye Kur’an okudun. Nitekim öyle dendi” der. Sonra emredilir, yüzüstü sürünerek Cehenneme atılır.
Kıyamet günü ilk olarak hesaba çekileceklerden birisi de, Allah’u Teala’nın kendisine her türlü mal ve mülk vererek genişlik sağladığı bir kimsedir. Bu da ilahi huzura getirilir. Allah Teala kendisine verdiği bütün nimetleri tek tek hatırlatır; o da hepsini tanır ve kabul eder. Sonra Allah Teala:
“Sana verdiğim şeylerle ne yaptın?” diye sorar. Kul: “Ya Rabbi! Sevdiğin hiçbir hayır yolu bırakmadım, hepsinde senin için infak ettim” diye cevap verir. Allah Teala: “Yalan söyledin, sana cömert densin diye bu harcamaları yaptın. Nitekim dendi de, buyurur. Sonra emredilir, yüzüstü sürünerek Cehenneme atılır.”
Ebedi saadete sebep olacak bir işi, fani hedeflere heba etmek ne kadar acı bir şeydir. Başından sonuna kadar her şeyi ile Allah (c.c) rızasını hedef edinen tasavvuf yoluna girmek ve Allah’tan başka gayesi bulunmayan bir takva imamına biat etmek, ancak Allah rızası hedefe alındığında fayda verir.

Allah Resül-ü (s.a.v) buyuruyor ki:

“Üç sınıf insan var ki, Allah Teala onlarla kıyamet günü kelam etmeyecek, onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için elim bir azap vardır. Bunlardan birisi de, bir imama sırf dünya için biat eden kimsedir. Bu kimse eğer imamı kendisine istediği dünyalığı verirse ona vefa gösterir, aksi halde sözünü dinlemez ve itaat etmez.”
Nesai.61
İbnu Kesir el-Bidaye, ıv.37.

Rüyada Allah (c.c.) Cemalini Görmek

ALLAH (C.C.): Rüyada Yüce Allah’ın cemalini gördüğünü hatırlayan kimseni bu rüyası çok büyük hayırlara ereceğine işaret eder.Rüya sahibinin dünyada müjdelenmesi, ahiret için de selametidir.
Mümin olmayan birinin bu rüyayı görmesi, hidayete ereceği şeklinde tabir edilir.
Mazlum olan birisinin bu rüyayı görmesi, düşmanlarına galip gelmesidir.
Rüyasında Allah’ın kelamını işitmek, korktuğu şeylerden emin olma ve arzusuna kavuşmakla tabir edilir.
Allah’ın cemalini görmeden kelamını duymak, kişinin makamının yükselmesine işaret eder.
Allah’ın cemaline baktığını gören kimse, ahirette Allah’ın nur cemalini görür.
Allah’a misafir olduğunu görse, Allah’ın rahmeti ile kurtuluşa erer. Dünya ve ahiret işlerinde arzu ettiği şeye ulaşır.
Fakat Allah’ın cemalini görüp konuşması, bakmaya da takat getirmesi yahut Rabbini Arş ve Kürsüsü ile beraber görmesi hayra ve ilme kavuşacağına alamettir.

Allah ile konuştuğunu gören kimse, çok Kur’an okur.
Allah’ın nurunun bir mekana tecelli ettiğini görse, oraya Al­lah’ın adaleti hâkim olur, hayır ve bereket çok olur.
Rüyasında Allah’a yalvardığını gören kimse, O’na yakınlaşır ve insanlar tarafından da sevilir.
Kendisini Allah’ın kabul ettiğini gören kimse, salih ise Allah onun ibadetini kabul eder. Eğer rüyayı gören kimse, hayırlı kimse, değilse günahkar kimse, olduğuna işarettir.

Allah’ın kendisini çağırdığını gören kimse, hacca gider.
Allah’tan korktuğunu gören kimse, fakirlikten kurtulur.
Allah’ın kendisini korkuttuğunu gören kimse, günah işler.
Şeytandan, Allah’a sığındığını görse, düşmanların şerrinden emin olup faydalı ilim ve helal mal ile zengin olur. Hasta ise iyileşir.
Allah’ın emrine uyduğunu gör­se; iyi arkadaş edinmeye, kötü­lerinden uzaklaşmaya işaret eder.
Rüyada Allah’ı zikretmek, Kur’an okumak ve dua etmek takvaya alamettir.
Allah’ı çok zikrettiğini görse, düşmanlarına üstün gelir. Cema­ate nasihat ettiğini görse, insan­ları günahtan kurtarır. Selamete ve menfaate erişmeye alamettir.

Allah için nöbet beklediğini görse, ibadette devama ve sünne­te uymaya, Allah’tan korkmaya işarettir.
Rüyada nöbette olduğunu gör­se, hayırlı ve doğru yolda olduğuna alamettir.

Rüyada abdest almak

ABDEST ALMA: Rüyada temiz su ile abdest aldığını görse, sıkıntıdan kurtulur. Hasta ise şifa bulur, korku ve endişelerden emin olur. Eğer günahkar ise Allah günahlarını bağışlar. Eğer borçlu ise borcundan kurtulur. Sıcak su ile abdest almak üzüntüye, abdest alınamayacak su ile abdest almak ise isteğinin uzaklaşmasına alamettir.

Abdest alıp namaza durmak üzüntüden kurtulup hamd etmeye alamettir. Rüyada boy abdesti almak ferahlığa alamettir.
ABDEST BOZMAK: Rüyasında tuvalet gören kimse, bol mala ve ikrama erer. Rüyada Tuvalet ihtiyacını gideren kimse, sıkıntıdan kurtulur.
İnsanların görebileceği bir yerde ihtiyaç gidermek sıkıntıya; bir kısmını giderip gerisini tutmak, sıkıntının gitmesiyle malının bir kısmının da gitmesine alamettir.
Küçük abdest bozmak yoksul için zenginliğe, yolcu için yurduna kavuşacağına işarettir.
Sıkışmış halde ihtiyacını giderememesi, gizlenmesi gereken bir şeyi uygun bir yerde saklayamadığına; kendi üzerini kirlettiğini gören kimse, evli ise çocuğa, be­kâr ise evlenmeye işarettir. Yatağına büyük abdestini yapmak uzun sürecek hastalıkla yorumlanır.

Cuma Gününün Fazileti

Ebu Nasr el-Vâsıkî anlatıyor: Ebu Zerr’den Ebu Bekir’i Sıddık’ın (r.a) anlattığı şu hikayeyi işittim: Bir bedevi Hz. Resûlullah’ın (s.a.v) yanına geldi ve:
“Bana söyle dediğiniz bir haber ulaştı: ‘Her kim büyük günah işlemekten sakınırsa, bir cumadan diğer cumaya ve bir namazdan diğer namaza kadar işlediği günahlar affedilir.” bu doğrumudur?. Resûlullah (s.a.v): “Evet,” dedi ve ekledi; “Cuma günü alınan gusül ve Cuma namazına gitmek için yürümek bile günahlara kefarettir. Atılan her adım, yirmi senelik amele denktir. Cuma bittikten sonra o kula iki yüz senelik ecir ve mükafat verilir.” .

Hz. Ali’den (r.a) rivayet edilen bir hadisi şerifte Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuşlardır:
“Cuma günü olunca mescidin her kapısına yetmiş bin melek gelerek bekleşirler. İçeri giren herkesi ismi ile kaydederler. Onlardan en son yazılan kişi, imamın minbere çıkıp oturduğu zaman gelen fakat, (safları geçmek için) insanlara eziyet etmeyen ve konuşmayandır. İşte bu, cuma günü hissesi en az olandır. Bu hissesiyle iki cuma arasında işlemiş olduğu bütün günahları bağışlanır.”

Bir ayeti kerime de Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:
“Rabbin meleklerine: ‘Ben yeryüzünde muhakkak bir halife yaratacağım’ dediği zaman onlar: ‘Bizler seni hamdinle tespih ve takdis edip dururken, orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek birini mi halife ile bırakıyorsun?’ dediler.” Meleklerin böyle demesi üzerine Allahu Teâla onlara: “Şüphesiz ben, sizin bilmediğiniz şeyleri bilirim” buyurdu.

Bu söz üzerine bütün melekler korkularından Arşı yedi defa tavaf ettiler. Bu tavaf üzerine Allah’u Teâlâ onları affetti ve yeryüzünde bir ev
yapmalarını emretti. Öyle ki; Adem oğullarından birisi, bir günah işlediği zaman bu evi yedi defa tavaf edecekler ve bu vesileyle de meleklerin günahlarının (hatalarının) bağışlandığı gibi onlarında günahları bağışlanacaktı.

Melekler yeryüzüne inip Allah’ın (c.c) dediği yere bir ev yaptılar. Bu ev (Kabe) Nuh’un (a.s) tufanına kadar muhafaza edildi. Tufan esnasında Allah (c.c) onu dördüncü kat semaya yükseltti. Kabe’nin yanına bir bina daha inşa ederek adını Beytü’l-Mamûr koydu . Minaresini, ancak beş yüz senelik bir zaman içerisinde kat edilecek kadar uzun yaptı.

Cuma günü olduğu zaman Cebrail (a.s) Beytü’l-Mamûr’un minaresine çıkarak ezan okur; İsrafil (a.s) minberde hutbe okur; Mikail de (a.s) bütün meleklere imamlık yaparlar. Namaz sona erince Cebrail (a.s):

-Okuduğum ezandan dolayı kazandığım sevapları yeryüzündeki bütün müezzinlere bağışlıyorum, der. İsrafil:
-Ben de okuduğum hutbe vesilesiyle elde ettiğim bütün sevapları yeryüzündeki hatiplere hediye ediyorum, der. Mikail:
-Ben de kıldırdığım namazdan elde ettiğim sevapları yeryüzündeki imamlara bağışlıyorum.” der. Orada bulunan melekler de:
-Bizler de bu günün cuma olması hassasiyetiyle, cemaatle kıldığımız bu namazdan elde ettiğimiz bütün sevabı, bugün cuma namazı kılan Müslümanlara hediye ediyoruz.” derler. Bu konuşmalardan sonra Allah (c.c) meleklerine:

“Ey meleklerim! Kullarıma ikramda bulundunuz. Ben ise ikramda bulunanların en cömerdiyim. Ey meleklerim! Şahit olunuz ki ben de onları bağışladım.” der.
İşte, Cuma gününün hürmeti ve elde edilen bütün bu sevaplar Hz. Muhammed’in (s.a.v) ümmetine mahsustur. Geçmiş ümmetlerin bu günden hiçbir hisseleri yoktu.
Şeyhû’l-İmam Zendûsi anlatıyor: Ebu Muhammed b. Abdullah b. Fazl’dan işittim o, Farsça derslerin yapıldığı bir ilim halkasında, Evzai’den dinlediği şu hikayeyi anlattı:
Meysere b. Huneys bir gün kabristana uğrayarak oradakilere: “Esselamu aleyküm ey kabir ehli!” diyerek selamda bulundu. Daha sonra: “Ey burada yatanlar! Sizler öncekiler, bizler ise sonrakileriz. Allah size de bize de merhametiyle muamelede bulunsun. Sizin kavuştuğunuz yere kavuştuğumuzda bizi bağışlasın ve bereketiyle ihsan etsin.” dedi. Anlatmaya devam ederek; O esnada Allah (c.c) kabristandan bir adamın cesedine ruh vererek konuşturdu. Kabirdeki adam kendisine cevapla:
-Ey dünya ehli! Sizlere müjdeler olsun ki, sizler ayda dört defa haccedebiliyorsunuz. Meysere:
-Allah sana rahmet etsin! Bizler ayda dört kere nasıl hac edelim? diye şaşırırcasına soruda bulundu. Adam:
-Bilmez misiniz ki Cuma namazı, kabul olunmuş bir hac (sevabı) demektir. Meysere:
-Söyle, o günde ne yapalım? diye sordu. Adam:
-Çokça günahlarınızın affı için Allah’a niyazda bulunun. Yoksa, ahirette ondan başkası fayda vermiyor, dedi. Meysere:
-Peki benim selamımı niçin almadın? Adam:
-Verilen her selam, bir iyilik demektir. Bizler ise ne iyilik yapabiliriz ne de kötülük. Bu ikisi bizden alınmıştır. Bizler sizin: “Allah, filanca ölüye rahmet etsin.” demenize bile razıyız, dedi.
“Ey Muhammed! Cuma ve cennet benimdir (benim hoşnutluğumdadır). Onları senin ümmetine verdim. Benim rızam, cennet ve Cuma ile beraberdir. Hepsini onlara hediye ettim.” .

422- İbnu’l-Cevzî, el-İleli’l-Mütenâhiye, 1/787; hadisin değişik rivayetleri için bkz: İbnu Mace, es-Sünen, Salat, No: 1087;
423-Ebu Davud, es-Sünen, Taharet, No: 346; Tirmizî, es-Sünen, Salat, No: 469; Nesâî, Cumua, No: 1380.
424-Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/239. Aynı konudaki hadisler için Bkz: Nesâî, Cumua, 13, (1384-1385); İbnu Mace, İkameti’s-Salat, 121 (1092); Beğavî, Şerhu’s-Sünne, No: 1061-1062; Tahavî, Şerhu, Müşkilu’l-Asâr, 3/248; Hatib Tebrizî, Mişkât, No: 1384; el-Müttaki el-Hindî, Kenzu’l-Ummâl, No: 21171.
425- Bakara 2/30,
Tufan sona erdikten sonra Kâbe tekrar yeryüzüne indirilmiştir.

Edeb ve Adablar

Edep, en genel manasıyla, sevilen şey, övülmeye layık iş, nefsi gerektiği biçimde terbiye ederek güzel ahlakla süslemek, güzelleştirmektir.
Edebin Rabbani Alimler tarafından yapılan tarifi ise, kişinin kendisinden yüksekte bulunanın haline göz dikmemesi, kendisinden aşağıda bulunanı da hakir görmemesidir.

Sözlüklerde edep kelimesi için şu karşılıkları veriyorlar:
Terbiye, güzel ahlak, iyi davranış, incelik, kibarlık, naziklik. Utanma, çekinme ve haya,dır.
Edep; Nefsini tanıyıp haddini bilmektir. Edep: Kul olduğunu anlayıp Yüce Mevla’ya yönelmektir. Edep, Kibri kırıp tevazu’ya sarılmaktır. Edep, Fani dünyayı tanıp boş davaları bırakmaktır. Edep, Cenab-ı Hakk’ın ve varlıkların haklarını güzel korumaktır. Edep, Hayalı ve vefalı olmaktır. Edep, Pişman olunacak şeyleri yapmamaktır. Kısaca edep, güzel ahlaktır. Güzel ahlak ise, içiyle dışıyla doğru olmak ve bu doğruluk üzere yaşamaktır.

Velilerden Seriy es-Sakati (k.s) der ki:
“Edep, aklın tercümanıdır.” Bunun manası şudur: “Herkes aklı kadar edepli olur. Edebi kıt, ahlakı bozuk olana hakiki manada akıllı denmez.
Mevlana Celaleddin Rumi (k.s) hazretleri Mesnevi’sinde şöyle diyor:
“Allah’tan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Allah’ın lütfünden mahrumdur. Edebi olmayan yalnız kendisine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur. Nasıl mı? Şu misali dinle: Alışverişsiz, dedikodusuz ilahi sofra gökten iniyordu. Musa’nın (a.s) kavmi içinde birkaç kişi terbiyesizce, “hani sarımsak, mercimek?” dediler. ondan sonra gökyüzünün sofrası, ekmeği kesildi. Ekme, bel belleme, orak sallama kaldı.
Bir kul, Yüce Rabbini ne kadar tanırsa o derece sever, sevgisi kadar zikreder, bu zikri hayatına yaydığı kadar edepli olur. Böyle olunca da herkes Yüce Allah’ı ne kadar tanıdığını ve sevdiğini davranışları ile ölçebilir.

Edebin artması Allah’a yakınlığı gösterir:
Allah’ın (c.c) sana yakınlığını, O’nun sana yakın olduğunu bilmekle anlarsın. Senin O’na yakınlığın O’nun sana yakın olduğunu bilmekle olur. Bunların hepsi, Allah’a karşı ubudiyette ve edep yolunda gitmekten başka bir şey değildir. Allah’a (c.c) her nefeste yol vardır. Fakat unutmamak lazımdır ki, her yolun başı edeptir. Şımarmamak lazımdır. Buna göre, senin edebinin artması, Allah’a olan vuslatını gösterir.
Edep hiç kimseyi küçültmez. Kimsenin kıymetini düşürmez. Edep fakiri kıymetlendirir, zengini şereflendirir, genci süsler, ihtiyarı sevimli hale getirir. Edep bir kadının en kıymetli cevheridir, hiç solmayan süsüdür. Bir kadın edepten daha güzel bir elbise giymemiştir. Bir erkek, edepten daha güzel bir servet edinmemiştir. Bir baba çocuklarına edep ve güzel ahlaktan daha kıymetli bir miras bırakmamıştır. İnsanla kabre girecek tek servet edeptir. Edebin hediyesi cennettir.

Büyük veli Hucviri (k.s) der ki:
“İnsanın bütün kaybı, her işin esası olan edebi kaybetmesinden kaynaklanmaktadır. Bu, hep böyledir, değişmez. Din ve dünya işlerinin hepsi edeple güzel olur. Edep olmadan hiçbir güzel iş ortaya çıkmaz.

Melekler İmrenir

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v), Allah (c.c) sevgisinden konuşulan, dinden bahsedilen yerlere meleklerin de imrendiğini şöyle bildiriyor:
Allah’ü Teâlâ’nın yeryüzünde gezen melekleri vardır. Dinden bahsedilen bir topluluk gördükleri zaman arkadaşlarını çağırıp derler ki: “Gelin aradığımız buradadır.

Hepsi gelip rahmetle onları kuşatırlar. Allah’ü Teâlâ onlara sorar:
-Kullarımı ne halde bıraktınız? Melekler:
-Sana hamd, tesbih ve zikir ediyorlardı. Allah Teala:
-Benden ne istiyorlardı? Melekler:
-Cenneti istiyorlardı. Allah Teala:
-Cenneti görmüşler mi? Melekler:
-Hayır görmediler. Allah Teala:
-Ya görselerdi ne yaparlardı? Melekler:

-Cenneti görselerdi daha çok isterlerdi. Allah Teala:
-Neden kaçıyorlardı? Melekler:
-Cehennem ateşinden. Allah Teala:
-Cehennem ateşini görmüşler mi? Melekler:
-Hayır görmediler. Allah Teala:
-Ya görselerdi? Melekler:
-Onu görselerdi, daha fazla korkar. Daha fazla kaçarlardı. Allah Teala:
-Ey meleklerim, sizi şahit tutuyorum, ben onları bağışladım. Melekler dediler ki:
-Onların içinde birisi, ilim öğrenmek veya ibâdet niyeti ile değil, başka bir iş için gelmişti, o da mı af edildi? Allah’ü Teâlâ buyurur:
-Onlar öyle bir cemâat ki, onlarla oturan bir kimse şaki (kötü) olmaz, Cehenneme gitmez.
Bu müjdeye kavuşmak için, birkaç kişi toplanınca, zaruri din bilgilerinden konuşmak, okumak lâzımdır. Fırsatı ganimet bilmelidir.

Kabir Ziyareti Adabı

Kabir ziyareti, ölümü tefekkür ve kabrin içindekine dua için yapılır. Ancak, ziyaret edilen kimse bir peygamber veya veli ise, onların ruhlarından manen istifade ve feyiz alma imkanı da mevcuttur.
Bir Peygamber veya Salih insanın kabri ziyaret edilirken, abdestli bulunmalıdır. Eğer gusül abdesti alınırsa daha bereketli olur. Ziyaret edilen zatı, hayatındaki hürmet ve edebi muhafaza ederek ziyaret etmek gerekir.
Büyük veli Seyyid Abdülhakim el-Arvasi (k.s.) bu edepleri şöyle belirtmiştir.
Büyüklerden birisinin mezarını ziyaret eden mürit, kalbini her türlü dış alakalardan boşaltmalıdır. İçini dünya endişesi ve bağlarından temizleyip kalbini rahatlatmalıdır. Kalbiyle kabirdekine yönelmeli ve kabir sahibinin feyizlerinden bir feyiz ve hallerinden bir hal zuhur edinceye kadar o nuru kalbinde tutmalıdır. Kamil velilerin ruhaniyetleri feyiz kaynağıdır. O kaynağa kalbini bağlayabilen kimse, elbette ondaki feyze ulaşmış olur.

Ziyaretçi, kabre yaklaşıp evvela selam verir. (mümkünse ayak ucuna yakın sağ tarafında durur.) Ona karşı hayattaki tavrını muhafaza eder. bir fatiha ve on bir ihlas okur. Ayrıca kabrin başında fatiha ve ihlas süresi yanında, Yasin ve Mülk süreleri de okunabilir. İstenirse, Bakara süresinin ilk beş ayeti (Elif Lam Mim) Ayetel-Kürsi, Amenerresülü, Tekasür süresi ve kolayına gelen başka süreler okunabilir. En dar zaman da mevtaya selam verdikten sonra bir fatiha üç ihlas okuyup bağışlamakta yeterlidir. Okunan süre ve ayetlerin sevabı Rasülullah Efendimiz’den (s.a.v) başlayarak geçmiş büyüklere, kabirdeki zata, etrafındaki mevtalara, vefat eden anne-babaya ve diğer müminlere hediye edilir.

Bir velinin kabri ziyaret edilince, veli ziyaretçiyi tanır, selamını alır. Veli, kabri üstünde Allah’ı zikretmeye (ayet ve sürelerin okunması) başlayan ziyaretçiyle beraber zikreder. Veliler ölümle, bir evden diğerine geçmiş gibidirler. Vefatlarından sonra onlara edilecek hürmet, hayatlarında olduğu gibidir; kendilerine hayatta gösterilen edebin aynısını göstermek lazımdır. Bereket olsun diye elini kabre sürüp yüzünü mesh etmek veya kabri öpmek uygun değildir. Kabre karşı namaz kılınmaz.

Büyük zatları ziyaret eden mürit, hayatta olan mürşidi için de dua etmelidir. Duanın kabul edileceği kıymetli zaman ve mekanlarda müridin mürşidini dualarına katması, sadakatin ve sadık evlatlığın gereğidir. Hem de duasının kabulü için en güzel bir vesiledir. Efendimiz (s.a.v):
“Kardeş ve dostların gıyabında yapılan dualara meleklerin amin dediğini ve bu duayı Yüce Mevla’nın hemen kabul ettiğini müjdelemiştir.”
Kabirdeki veliden bizzat bir şey istenmez; o vesile edilerek her şey Allah’u Teala’dan istenir. Mesela: “Ey Allah’ın dostu, beni affet, bozulmuş işlerimi düzelt denmez. Ancak el açılıp: “Ya Rabbi, şu kabirde yatan peygamberinin veya dostunun hürmetine, ona verdiğin nur ve aşkın şerefine senden affımı diliyorum, şu işimde hayırlı bir sonuç istiyorum denebilir.” Ziyaretçi, durumuna göre bir müddet kabrin yanında durduktan sonra, sükunet ve edep içinde ayrılmalıdır.
Bir gün Gavsımız Seyyid Abdulbaki Hazretlerine (k.s) sordum, dedim ki: “Kurban, adaba göre sofilerin önce mürşidini sonra merkadı ziyaret etmeleri gerekiyor. Oysa, bu gün bazı sofiler, önce merkade gidip ziyaret ediyorlar; buna Gavsımız ne buyururlar. O zaman Gavsımız (k.s):
“Önce merkade gitmelerinde bir sakınca yoktur, gidebilirler.” buyurdu.

Mürşid Ziyaretinden Dönüş Adabı:
Unutmayalım ki, mukaddes yerleri ve kamil velileri ziyaretten maksat Allah’u Teala’ya yaklaşmaktır ve onun rızasına nail olmaktır.
Mürit, mürşidini ziyaret edip dönerken niyetini, kalbini, durumunu gözden geçirmelidir. Nasıl bir vaziyette gelip hangi halde geri döndüğünü düşünmelidir. Kazancının ne olduğuna bakmalıdır. Samimi olarak ziyaretinin tekrarını istemelidir. Ziyaretten sonra yönü memlekete dönse bile, gönlü mürşidinde ve onda gördüğü güzel hallerde kalmalıdır.

Onu kendisine örnek alıp, biraz daha iyi ve samimi kulluk yapmaya niyetlenmelidir. Mürşidi ile bağını kuvvetlendirecek amellere sarılmalıdır. Onunla arasındaki güzel hukuku geliştirecek hizmetleri aramalıdır. Muhabbetini artıracak edepleri öğrenmeli, mürşidini sevindirecek vazifeleri üstlenmelidir. Döndüğü yerlerde, mürşidinin sadece adını değil ondaki yüksek ahlakı bir derece olsun yaşayarak yaymaya çalışmalıdır.
94- Buhari

İslam ve Gençlik

Yüce Allah insanı her bakımdan diğer canlılardan üstün kılmış, kâinatın en seçkin ve şerefi varlığı olarak yaratmıştır. İnsanın en verimli olduğu dönem ise gençlik çağıdır. Gençlik Yüce Allah’ın bizlere ihsan ettiği çok önemli nimetlerden biri olup bu dönem çok iyi ve verimli bir şekilde değerlendirilmelidir.
Nitekim Peygamberimiz (s): “İnsanoğlu kıyamet gününde beş şeyden sorguya çekilmedikçe bir yere ayrılamaz. Bu beş şeyden biri de gençliğini nerede ve nasıl geçirdiğidir” (Tirmizî, Kıyamet, 1) buyurarak gençlik dönemine dikkat çekmiştir. Yine Peygamberimiz (s), dinin en iyi gençlikte yaşanacağına, makbul olan ibadetin gençlikte yapılan ibadet olduğuna işaret ederek, kıyamet gününde arşın gölgesi altında mutlu olacak yedi sınıf insandan birinin de “gönlü Allah’a bağlı ve Allah’a ibadet ederek yetişen gençler” olduğunu bildirmiştir (Buhârî, Ezan, 36; Hudud, 19; Rikâk, 24; Müslim, Zekât, 91; Tirmizî, Zühd, 53; Nesâî, Kudât, 2).
Gençlik Yüce Allah’ın bizlere ihsan ettiği çok önemli nimetlerin başında gelir demiştik. Çünkü gençlik, Allah’a ibadet etme, çalışıp üretime katkıda bulunma/rızık kazanma, evlenip aile kurma, topluma faydalı olma vb. hususlar açısından hayatın en verimli çağıdır. Bunun için her insan, gençlik çağını her açıdan çok iyi ve doğru bir şekilde değerlendirmeli, dünyasını ve ahiretini huzura ve kurtuluşa kavuşturmalıdır (Aydın, 1998: 223 vd.).

Gençlik her yönden gelişme ve olgunlaşmanın yaşandığı bir dönemdir. Bu dönem; hayallerin, tutkuların ve ideallerin yaşandığı, yakın arkadaşlıkların ve dostlukların kurulduğu, kendini ispatlama çabalarının yoğun olduğu, zaman zaman da uyumsuzlukların ve çatışmaların yaşandığı bir dönemdir. Bu dönem olumlu ve olumsuz pek çok duygunun yoğun bir şekilde yaşandığı, gençlerin her türlü etkiye ve olumsuz yönlendirmeye açık olduğu bir dönemdir. Çünkü gençler bu dönemde, genellikle iyi niyetli ve önyargıdan uzaktırlar. Yine gençler bu dönemde bedenen ve ruhen çok zinde ve aktiftirler. Gençlerin bu yönünün olumlu ve doğru yönde kullanılması gerekir. Bu konuda başta aileler olmak üzere, eğitimcilere, din görevlilerine, medya organlarına, sivil toplum kuruluşlarına kısacası bütün bir topluma büyük görevler ve sorumluluklar düşmektedir.

Günümüzde bazı gençlerimizin enerjilerini olumlu yönde kullanmadıklarını üzüntüyle görmekteyiz. Başta zararlı alışkanlıklar olmak üzere birçok olumsuz tutum ve davranışlar, bir kısım gençler arasında yaygınlaşmış, hatta sıradan eylemler halini almıştır. İşte burada devreye gençlerimizin İslamî, ahlakî ve evrensel değerlerle yetiştirilmesi girmektedir. Gençlik sürecinde dinin, çok önemli bir rolü vardır. Gençlerimizin sağlam bir karaktere ve kişiliğe, güzel ahlaka sahip olmasında doğru bir din anlayışının çok önemli bir rolü vardır (Hökelekli, 1995: 49).

Gençlik, sağlam ve temiz bir toplumun vazgeçilmez bir unsurudur. Toplumların yaşadığı iyiliklerin ve güzelliklerin temelinde sağlam karakterli ve kişilikli, güzel ahlaklı gençler olduğu gibi; yaşanan toplumsal huzursuzlukların ve kötülüklerin temelinde de ihmal edilmiş, iyi yetiştirilmemiş gençliğin olduğu görülmektedir. Yarınlarımızı emanet edeceğimiz gençlerimizi ne kadar iyi ve doğru yetiştirir; İslamî, insanî, ahlakî ve evrensel değerlerle donanımını sağlarsak geleceğimizden de –Allah’ın izniyle- o kadar çok emin olabiliriz. Ayrıca bu bağlamda gençlerimizi içki, kumar, uyuşturucu, fuhuş, sigara vb zararlı alışkanlıklardan, her türlü haramlardan ve günahlardan; ateizm, satanizm vb zararlı akımlardan da özenle korumalıyız.

Peygamber Efendimiz (s) de mübarek hayatı boyunca gençliğe her alanda gereken önemi fazlasıyla vermiş, İslam’ı tebliğ ederken toplumun yeniliklere açık, idealist ve enerjik kesimini oluşturan gençlerden büyük ölçüde destek ve yardım almıştır. Bir anlamda İslam, “gençlik hareketi” olmuştur (Sarıçam, 2005: 338). Nitekim İslam’ın başlangıcından itibaren en fazla katılımın gençlerden olduğu tespit edilmiştir. İlk Müslümanlardan birkaç kişi elli yaş civarında, birkaç kişi otuz beş yaşın üzerinde, geri kalan çoğunluk ise otuz yaşın altında bulunuyordu. Mesela genç yaşta İslam’ı kabul edenlerden Hz. Ali 10, Zeyd b. Hârise 15, Abdullah b. Mes’ud ve Zübeyr b. Avvam 16, Talha b. Ubeydullah, Abdurrahman b. Avf, Erkam b. Ebi’l-Erkam ve Sa’d b. Ebî Vakkas 17, Mus’ab b. Umeyr 18-20, Abdullah b. Ömer 13, Câfer b. Ebî Tâlib 22, Osman b. Huveyris, Osman b. Affan, Ebû Ubeyde b. Cerrah ve Hz. Ömer 25-31 yaşlarındaydılar. Bunların dışında genç yaşta İslam’ı kabul eden daha pek çok şahıs mevcuttur. Bunlar arasından İslam’ın Mekke ve Medine dönemlerinde ve Hz. Peygamber’in vefatından sonraki dönemlerde çok önemli görevler üstlenen şahsiyetler yetişmiştir. İçlerinden devlet başkanları, âlimler, valiler, hâkimler ve ülkeler fetheden komutanlar çıkmıştır (Sarıçam, 2005: 339).

Hz. Peygamberimiz (s), İslam toplumunun şekillenmesinde, İslamî hükümlerin/değerlerin yayılmasında ve yaşanmasında gençlere büyük görevler ve sorumluluklar vermiştir. Onların cesaret, dinamizm ve enerjilerinden gereği gibi yararlanmak için, her şeyden önce gençlerin kendilerine güvenen, sağlam bir kişilik ve karakter geliştirmelerine imkân sağlanmasının önemini çok iyi bilmekteydi. Bundan dolayı Allah Rasûlü (s) gençlere her hususta özel bir ilgi gösteriyor ve onları sürekli teşvik ediyordu. O dönemde görev ve sorumluluklarının bilincinde olan kumandanlar, valiler, âlimler ve hâkimler yetişmişse, bu ancak Hz. Peygamber’in gençlere olan özel ilgisi, yardımı ve teşviki sayesinde olmuştur.

Hz. Peygamberimiz (s) gençlerin dinî, ahlakî, ilmî vb açılardan gelişimleri için onlara özel bir önem vermiş, vahiy kâtiplerini genellikle gençler arasından seçmiş, İslam’a davet mektuplarını genellikle gençlere yazdırmış, davetçileri/mürşidleri genellikle gençler arasından seçmiş, gençlerin fetva vermelerine izin vermiş, onlardan kadı ve muallim atamış, gençleri çoğu yaşlı ve önde gelen sahabelerden (Allah cümlesinden razı olsun) oluşan ordulara komutan olarak tayin etmiştir (Sarıçam, 2005: 341).
Burada ilginç bir anekdot olarak şunu aktarmak istiyorum: Hz. Peygamber (s) Suriye üzerine gönderdiği ordunun başına on sekiz yaşındaki Üsame b. Zeyd (r)’i atamıştır. Ordunun içinde Hz. Ebû Bekir (r), Hz. Ömer (r), Hz. Osman (r), Hz. Sa’d b. Ebû Vakkas (r), Hz. Ebû Ubeyde b. Cerrah (r) gibi önde gelen sahabeler de bulunuyordu. Peygamberimiz (s), Üsame b. Zeyd’i överek ve ona bazı tavsiyelerde bulunarak sancağı ona teslim etmiştir (Erboğa, 2000: 154; Köksal, 1981: 11/8-9).

Konumuzla ilgili olarak bize örnek teşkil edecek çok sayıda genç sahabe vardır. Biz bunlardan ikisini konumuzun daha iyi anlaşılması için anlatmak istiyoruz:

Bunlardan birincisi Zeyd b. Sabit’tir (r). Hz. Peygamber (s) tarafından komşu hükümdar, emir ve Arap kabilelerine gönderilen mektupların birçoğu Zeyd b. Sabit’in (r) kaleminden çıkmıştır. Zeyd b. Sabit komşu ülkelerden gelen mektupları tercüme etmek ve cevap yazmak için Hz. Peygamber’in emriyle İbranice ve Süryanice öğrenmiştir. İyi bir miras bölüştürücüsü olduğu için savaşlarda ele geçen ganimetlerin taksimine memur edilmiştir. Vahiy kâtipleri arasında yer almıştır. Hz. Peygamber vefat ettiğinde yaşı 21 civarında idi. Hz. Ebû Bekir döneminde Kur’an-ı Kerim’i cemeden komisyonun başkanı idi. Bugün elimizde bulunan Kur’an-ı Kerim’i cemeden komisyonun başkanının bu faaliyeti gerçekleştirdiği sıralarda 22 yaş civarında olması, İslam’ın ilk döneminde gençlerin ne derece büyük rol oynadığını ortaya koymaktadır (Erboğa, 2000: 353; Sarıçam, 2005: 341). Yine Peygamberimiz (s) Tebük Seferi’nde (m. 630) sancağı Zeyd b. Sabit’e verdiğinde, Zeyd b. Sabit 20’li yaşlardaydı (Sarıçam, 2005: 341).

Bahsedeceğimiz diğer bir önemli şahsiyet ise Muaz b. Cebel (r)’dir. Hz. Peygamber (s), onu 26-27 yaşlarındayken Yemen (Cened)’e kadı ve muallim mürşid olarak göndermiştir. Peygamberimiz (s) Muaz b. Cebel’e, kendisine bir dava getirildiği zaman neye göre hüküm vereceğini sorar. Muaz: “Allah’ın kitabına göre hüküm veririm” der. Hz. Peygamber: “Onda bir hüküm olmazsa neye göre verirsin?” diye sorar. Muaz: “Rasûlullah’ın sünnetine göre hüküm veririm” der. Hz. Peygamber: “Eğer Rasûlüllah’ın sünnetinde de hüküm bulamazsan ne yaparsın?” deyince, Muaz: “Kendi görüşüme göre hüküm veririm” der. Allah Rasûlü (s) onun bu cevabından son derece memnun olur (Tirmizî, Ahkâm, 3; Ebû Davud, Akdiyye, 11; Dârimî, Mukaddime, 20; Ahmet b. Hanbel, Müsned, 5/230, 236, 242).
Hz. Peygamberin, kadılık ve muallimlik gibi büyük bir sorumluluk gerektiren bir işi 26-27 yaşındaki genç bir insana vermesi, Peygamberimizin gençlere ne kadar büyük bir önem verdiğinin sayısız örneklerinden sadece bir tanesidir.
Yine Peygamberimiz (s), Muaz b. Cebel hakkında: “Ümmetim içinde haramı ve helali en iyi bilen Muaz’dır” (Tirmizî, Menâkıb, 32), “Kur’an’ı şu dört kişiden öğreniniz. Bunlardan birisi de Muaz b. Cebel’dir” (Buhârî, Fezâilü’l Kur’an, 8; Fezailü’l Ashâb, 26-27; Menâkıbu’l Ensar, 16), “Muaz b. Cebel, kıyamet günü âlimlerin önünde yürüyecektir, onların önderidir” (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’an, 8; Menâkıbu’l-Ensar, 16; Müslim, Fezâilü’s-Sahabe, 119; Tirmizî, Menâkıb, 32) buyurmuşlardır.

Sonuç olarak söylemek gerekirse; İslam dini hayatın dönüm noktasını oluşturan gençliğe büyük bir önem vermiş, gençliğin her açıdan iyi ve doğru bir şekilde yetiştirilmesi için gereken ilkeleri belirlemiş; Peygamberimiz de (s) bize bu hususta çok güzel bir misal teşkil etmiştir.
Gençlerimizin İslamî, insanî ve evrensel değerlerle yetiştirilmesi, yarınlara güvenle bakmamızı, güçlü ve sağlam bir toplum olmamızı sağlayacaktır. Bu hususta başta anne babalar olmak üzere eğitimcilere, din görevlilerine, medya organlarına, sivil toplum kuruluşlarına kısacası bütün bir topluma büyük görevler ve sorumluluklar düşmektedir.