Rüyada acı yemek

ACI: Rüyada acı şey yediğini görmek, güçsüzlüğe işarettir. Rüyasında acı biber yiyen ve ağzı yanan kimse aciz duruma düşebilir. Rüyada acılı adana yemek dermansızlığa işaret eder. Rüyasında acıdan ağzı yanan bir kimse reel hayatta güçsüzlük çekebilir. Rüyada acıdan ağzı ve miğdesi yanan bir kimse düşmanları karşısında güçsüz kalabilir. Rüyada her türlü acıyı yemek hayırlı değildir. Rüyasında acı yiyen kimse gerçek hayatta daha dikkatli olmalıdır.

Herşeye rağmen rüya ile amel etmek doğru değildir sonuçta bir rüyadır, fazlaca anlam yüklemek ve hayatımızı yaşantımızı ona göre tahsis etmek doğru değildir bu konuda dikkatli olmak gerekir.

Rüya görmenin çeşitli sebepleri vardır gün içerisinde kafamıza takılanlar rüyamız olabilir çok müşkil olduğumuz bir olay rüyamıza girebilir. ancak bu şekilde de olsa hak rüyalar vardır, bunu bilmek zordur ancak, rüyalarımızı herkese anlatmamalıyız, en güzel rüya tabiri güneş doğmadan ve sabah namazının ardından tabir ettirilmesi güzel olanıdır.
Unutmayın hayat gerçektir, rüya uyanınca biter, en başta dediğimiz gibi rüya ile amel edilmez.

Rüyada acente görmek

ACENTE: Rüyada görülen her çeşit acente, yaşantıda küçük değişikliklerin olacağına işarettir. Rüyada acenteci olmak yaşantımızın stabil kalacağına yorumlanır. Rüyada acenteciyle anlaşma yapmak yaşam standartlarımızı koruyacağımız anlamına gelir. Acente ile anlaşma yapmak hayatımızda çokta önemli olmayan değişimlerin olacağına delalettir.

Herşeye rağmen rüya ile amel etmek doğru değildir sonuçta bir rüyadır, fazlaca anlam yüklemek ve hayatımızı yaşantımızı ona göre tahsis etmek doğru değildir bu konuda dikkatli olmak gerekir.
Rüya görmenin çeşitli sebepleri vardır gün içerisinde kafamıza takılanlar rüyamız olabilir çok müşkil olduğumuz bir olay rüyamıza girebilir. ancak bu şekilde de olsa hak rüyalar vardır, bunu bilmek zordur ancak, rüyalarımızı herkese anlatmamalıyız, en güzel rüya tabiri güneş doğmadan ve sabah namazının ardından tabir ettirilmesi güzel olanıdır.

Unutmayın hayat gerçektir, rüya uyanınca biter, en başta dediğimiz gibi rüya ile amel edilmez.

Rüyada acele etmek

ACELECİLİK: Rüyada acele hareket etmek, yapılan işten pişmanlık duymaya işaret eder. Hayırlı işlerde acele etmek iyiliğe yorumlanır. Şerli işlerde acele davranmak zarara uğramaya, tövbe ettiği günaha tekrar dönmeye işaret eder. Rüyada aceleyle yürümek, zinde olmaya işaret eder. Hastanın acele etmesi, ölümüne işaret eder.
Dünyalık işlerde acele etmek sıkıntıya düşmeye veya işlerini temkinli olarak yapmaya yorumlanır. Rüyada acele etmek pek hayra yorumlanmaz. Rüyasında acele eden kimse daha dikkatli davranmalı, kötü yola sapmaktan kaçınmalıdır. Acele etmek gündelik hayatta da iyi değildir lakin acele işe şeytan karışı, en güzeli düşünerek hareket etmektedir. Hayır işlerinde ise aceleyle hareket etmek en güzelidir.
Herşeye rağmen rüya ile amel etmek doğru değildir sonuçta bir rüyadır, fazlaca anlam yüklemek ve hayatımızı yaşantımızı ona göre tahsis etmek doğru değildir bu konuda dikkatli olmak gerekir.
Rüya görmenin çeşitli sebepleri vardır gün içerisinde kafamıza takılanlar rüyamız olabilir çok müşkil olduğumuz bir olay rüyamıza girebilir. ancak bu şekilde de olsa hak rüyalar vardır, bunu bilmek zordur ancak, rüyalarımızı herkese anlatmamalıyız, en güzel rüya tabiri güneş doğmadan ve sabah namazının ardından tabir ettirilmesi güzel olanıdır.
Unutmayın hayat gerçektir, rüya uyanınca biter, en başta dediğimiz gibi rüya ile amel edilmez.

Rüyada abluka altına alınmak

ABLUKA: Rüyada düşmanları tarafından çevrildiğini, ablukaya alındığını gören kimse, iyi arka­daş seçer. Rüyada etrafı sarılan ve kendini tehtid altında hisseden bir kimse arkadaş seçimine dikkat etmelidir. Rüyada abluka altına alınmak dostane ilişkilerin güçleneceğine yorumlanır. Rüyasında etrafı sarılan ve kavga eden kimse dost seçiminde dikkatli olmalıdır. Genellikle bu rüya iyi arkadaşlıkların doğacağına işaret etmektedir

Herşeye rağmen rüya ile amel etmek doğru değildir sonuçta bir rüyadır, fazlaca anlam yüklemek ve hayatımızı yaşantımızı ona göre tahsis etmek doğru değildir bu konuda dikkatli olmak gerekir.
Rüya görmenin çeşitli sebepleri vardır gün içerisinde kafamıza takılanlar rüyamız olabilir çok müşkil olduğumuz bir olay rüyamıza girebilir. ancak bu şekilde de olsa hak rüyalar vardır, bunu bilmek zordur ancak, rüyalarımızı herkese anlatmamalıyız, en güzel rüya tabiri güneş doğmadan ve sabah namazının ardından tabir ettirilmesi güzel olanıdır.
Unutmayın hayat gerçektir, rüya uyanınca biter, en başta dediğimiz gibi rüya ile amel edilmez.

Rüyada abla görmek

ABLA: Rüyada kendi ablasını gören kimse, hayırlı bir yuva ku­rar. Rüyasında ablasıyla konuştuğunu gören kimse güzel bir ev sahibi olabilir, rüyasında büyük ablasını gören kimseyi hayırlı bir kısmet beklemektedir. Ablasıyla rüyasında karşılaşan bir kimsenin güzel ve mutlu bir evliliği olacaktır.

Herşeye rağmen rüya ile amel etmek doğru değildir sonuçta bir rüyadır, fazlaca anlam yüklemek ve hayatımızı yaşantımızı ona göre tahsis etmek doğru değildir bu konuda dikkatli olmak gerekir.
Rüya görmenin çeşitli sebepleri vardır gün içerisinde kafamıza takılanlar rüyamız olabilir çok müşkil olduğumuz bir olay rüyamıza girebilir. ancak bu şekilde de olsa hak rüyalar vardır, bunu bilmek zordur ancak, rüyalarımızı herkese anlatmamalıyız, en güzel rüya tabiri güneş doğmadan ve sabah namazının ardından tabir ettirilmesi güzel olanıdır.
Unutmayın hayat gerçektir, rüya uyanınca biter, en başta dediğimiz gibi rüya ile amel edilmez.

Rüyada abide görmek

ÂBİDE: Bir kimsenin rüya­sında tarihî abide görmesi, uzun sürecek bir seyahate tabir edilir. Rüyasında abide gören kimse resmi bir işinin arzusuna göre sonuçlanacağına işaret eder. Ayrıca rüyada abide görmek hayırlı bir çocuk sahibi olunacağına yorumlanır. Rüyada abide görmek son derece hayırlıdır. Rüyasında abide gören kimse isteğine kısa zamanda kavuşabilir.

Herşeye rağmen rüya ile amel etmek doğru değildir sonuçta bir rüyadır, fazlaca anlam yüklemek ve hayatımızı yaşantımızı ona göre tahsis etmek doğru değildir bu konuda dikkatli olmak gerekir.
Rüya görmenin çeşitli sebepleri vardır gün içerisinde kafamıza takılanlar rüyamız olabilir çok müşkil olduğumuz bir olay rüyamıza girebilir. ancak bu şekilde de olsa hak rüyalar vardır, bunu bilmek zordur ancak, rüyalarımızı herkese anlatmamalıyız, en güzel rüya tabiri güneş doğmadan ve sabah namazının ardından tabir ettirilmesi güzel olanıdır.
Unutmayın hayat gerçektir, rüya uyanınca biter, en başta dediğimiz gibi rüya ile amel edilmez.

Rüyada ananas görmek

ANANAS: Rüyada ananas meyvesini görmek, hoş sohbete, dostluğu aranan biri olmaya delalet eder.
Rüyada ananas topladığını veya yediğini görmek, yakında büyük başarı elde etmeye işaret­tir.
Rüyada ananas görmek, uzak bir yola çıkacağına işarettir.

Ananas yediğini gören kimse, gurbetteki bir yakınından haber alır.
Rüyada ananas görmek müjdeli bir habere ve­ ya az bir menfaate de delildir.
Rüyada ananas topladığını veya yediğini gören kimsenin, yakında bü­yük başarı elde edeceğine işarettir.
Herşeye rağmen rüya ile amel etmek doğru değildir sonuçta bir rüyadır, fazlaca anlam yüklemek ve hayatımızı yaşantımızı ona göre tahsis etmek doğru değildir bu konuda dikkatli olmak gerekir.
Rüya görmenin çeşitli sebepleri vardır gün içerisinde kafamıza takılanlar rüyamız olabilir çok müşkil olduğumuz bir olay rüyamıza girebilir. ancak bu şekilde de olsa hak rüyalar vardır, bunu bilmek zordur ancak, rüyalarımızı herkese anlatmamalıyız, en güzel rüya tabiri güneş doğmadan ve sabah namazının ardından tabir ettirilmesi güzel olanıdır.
Unutmayın hayat gerçektir, rüya uyanınca biter, en başta dediğimiz gibi rüya ile amel edilmez.

Mürşide Varmadan Olmaz

Bir Kamil Mürşide Varmadan Olmaz


Gel ey kardaş Hakk’ ı bulayım dersen,
Bir kâmil Mürşid’ e varmazsan olmaz.
Resûlun cemalin göreyim dersen ,
Bir kâmil Mürşid’ e varmazsan olmaz.
Niceleri gittiler Mürşid arayı,
Arayanlar buldu derde devâyı,
Bin kez okur isen aktan karayı,
Bir kâmil Mürşid’ e varmazsan olmaz.
Gel imdi kardaşlar gidelim bile,
Nice aşıkların bağrını dele,
Cebrâil delildir, Ahmed’ e bile,
Bir kâmil Mürşid’ e varmazsan olmaz.
Kadılar, müftüler cümle geldiler,
Kitapların hep bir yere koydular,
Sen bu ilm-i kimden aldın dediler,
Bir kâmil Mürşid’e varmazsan olmaz.
Yunus Emre bunda mânâ var dedi.
Bir kâmil Mürşid’e sende var imdi,
Hazreti Mûsâ’ya Hızır’a var dedi,
Bir kâmil Mürşid’e varmazsan olmaz.
Yunus Emre

GAVS-I A’ZAM SEYYİD ABDÜLHAKİM (K.S)

Gavs hazretleri. (Seyyid Abdülhakim) (k.s) Büyük Mürşit. Seyyid Muhammed’in oğludur. Seyyid Muhammed, Hazret’in (Muhammed Diyauddin (k.s) halifelerindendi. Ancak üstatlarına: “Efendim, siz hayatta iken ben halifelik yapmam, bu yüzden beni ma’zur görün. Saadetli ömrünüz boyunca, bu fakiri dizinizin dibinden ayırmayın, gizleyin. Şayet benim ömrüm sizden sonra devam edecekse bu durumu birine bildirip, halifeliğimi vasiyet edersiniz.” diyecek kadar mahviyet sahibi. Ne garip ki, bu zat mürşidinden evvel vefat edecek ve mürşidi de onun hakkında şu yücelik ifadesini kullanacaktır :
“Allah’a (c.c) yemin ederim ki, şu memlekette Seyyid Muhammed gibisini görmedim. Sizler sakın onu zamanındaki diğer alimlerle karıştırmayın. Siz hiç kendisine halifelik verilip de bunun saklanmasını isteyen birini gördünüz mü? kendisi halifemiz olduğu halde yaşadığımız sürece bunun gizlenmesini istedi.”

Seyyid Muhammed’in (k.s) Hicri 1322 tarihinin 10’una rastlayan perşembe günü öğle ile ikindi arasında Baykan ilçesinin Kermet köyünde bir oğlu dünyaya gelir. Seyyid Muhammed, bu durumu şöyle ifadelendirir:

“Allah’ın (c.c) lütfü ile bugün bir erkek çocuğum dünyaya geldi. Adını Abdülhakim koyup, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okudum. Fıkıh alimi olması arzusuyla göbeğini “Basuri” adlı fıkıh kitabı üzerinde kestim.”

Seyyid Muhammed’in Celaleddin adında bir oğlu daha olup bu çocuk beş yaşında vefat etmiştir. Hafize ve Esma adında iki de kızı vardır.
Şeyh Abdurrahmani Tahi’nin halifesi Şeyh Abdulkahhar (k.s) bir gün Arınç köyüne gelir. Çok küçük yaşta olan Şeyh Abdulhakim’i görünce, şöyle der: “Allah (c.c) bağışlasın bu çocuk kimindir, bu ilerde büyük bir zat olacak. Ancak bir kusurunu görüyorum, çok halimdir.”
Ayrıca Hazret de (k.s) Norşin’den Siyanüs’e gelince Seyyid Abdülhakim onu iki defa ziyaret edip, üçüncü kez ziyaretine gittiği zaman, “Bu kimin oğludur” dedi. Cemaat, “Seyyid Ma’rufun torunudur” Hazret (k.s) dua edip şöyle der: “Bu çocuk gelecekte büyük bir zat olacaktır.
Gavs’ın diğer sadat gibi tahsil hayatı çeşitli yerlerde geçmiştir. Babasından Kur’an-ı öğrendikten sonra, Siyanüs köyündeki Hazretin medresesinde üç yıl, ardından Norşin’e giderek orada yedi yıl, Norşin’den Şeyh Fethullahi Verkanisi’nin köyüne gidip iki yıl, oradan da Arbo köyüne giderek üç yıl ve nîhayet Suriye’ye yönelip Hazne köyünde hem zahiri, hem batıni ilmine devam edip orada tamamlarlar. Bilfiil yirmi altı yıl ilim tahsili ile uğraşırlar.
İlim tahsil ettiği üstatları şunlardır:
1-Molla Muhammed Emin (Melle Mezin) Büyük Molla
2- Şeyh Muhammed Arbovi
3- Molla Zahir
4- Muhammed Selimi Hezani
5- Ahmed El Haznevi.
İki defa evlendiler. Birincisi kendilerinden on beş yaş büyük bir akrabasından dul bir hanımefendi Seyyide Fatıma. Bu evlilikten, Seyyid Muhammed, Seyyid Muhammed Raşid, Seyyid Zeynel Abidin (Bu zat küçük yaşta vefat etmiştir.) isminde üç oğulları, Halime ve Hatice isminde iki de kız çocukları olmuştur.
İlk zevcesinin teşvikiyle ikinci defa yine akrabasından olan Seyyide Sıdıka ile evlenmişlerdir. Bu izdivaçtan da, Seyyid Abdulbaki, Seyyid Ahmed, Seyyid Abdulhalim, Seyyid Muhyiddin, Seyyid Enver adlı oğulları ve dört kızı olmuştur.
Zahiri ilimlerde büyük bir alim olan Gavs hazretleri (k.s) ahlaken çok halim idi. Onu görenler halinden etkilenip hidayete ererdi. Gavs, çoğu zaman şöyle derdi: “Üstat Abdulkahhari Zoheydi, hakkımda şöyle demiş: “Bu zat iyidir, ancak bir kusuru vardır. o da çok halim olmasıdır. Elhamdülillah bu kusur ne büyük bir kusurdur.”
Doğru ve faydalı sözleri tamamen dinler gerekirse cevap verirdi. Yoksul kişilerle oturup sohbet eder, onların arzu ve isteklerini karşılayıp gönüllerini hoş tutardı.
Küçük çocukları çok sever ve derdi: “Çocuklara yedi yaşından itibaren namaz kılmayı öğretiniz, on, on beş yaşları arası kılmazlarsa icap ederse dövünüz. Siz bu çabayı gösterin, onlar sonunda bırakırsa ebeveynleri mesul olmaz. Gençlikte yapılan ibadet çok makbuldür. Bir insan gençliğinde Allah’a (c.c) kulluk etmezse, ihtiyarladığı zaman ne dünyaya ne ahirete yarar.”
Bir gün mübareğe dediler: “Efendim bazı kişiler sizin münkirliğinizi yapıyorlar, siz ne dersiniz.” Cevaben buyurdular : “İmamı Şafii (rah) buyuruyor: “Huzuru İlahide Rabbi Teala bana şefaat hakkı tanırsa önce münkirlerime şefaat edeceğim. Çünkü onlar bizim terakki etmemize sebep oluyor. Elbet bizim iyiliğe iyilikle cevap vermemiz gerekir.” Yine Hasanı Basri (k.s) de kendi gıybetini yapanlara, iyiliğe iyilikle muamele edilir deyip, bir tabak şeker hediye göndermiş ” Allahü Teala’nın İzniyle biz de öyle yaparız, onları severiz.”
Ahlaken olduğu gibi takvada da tek. Bir gün bazı sofilere Fatiha suresini talim ettiriyordum lisanları değişik olduğundan bu kişiler “sıratellezîne” derken doğru telaffuz edemiyordu. Bu yanlışlıkları düzeltmek için onlara ders vermeye başladım. Bizim bu dersimize Bilvanis seyyidlerinden bir tanesi itiraz edip dedi:
– Bunu bırakın, sadatlardan söz edin. Çünkü bir laf eksiğe veya fazlalığa bakmazlar. Ben de:
– Eğer yapılan ibadetler şeriata aykırı olursa, Allah (c.c) katında makbul değildir, dedim. Seyyid bana kızarak dedi:
– Şah ı Hazne’nin (k.s) huzurunda bir alim, Şahı Hazne’nin haline kalben itiraz etti. Bu durumun farkına varan Şahı Hazne (k.s) o alime bir nazar etti. Alim yere düştü, sonra sarığı boğazına dolaştı. Seyyidin bu sohbetinden ben çok korktum. Çünkü mübarek Seyyiddir, kalbi incinmiştir. Ben de bu işte zarar etmeyeyim diye durumu Gavs’a (k.s) anlatmak için mübareğin yanına vardım. Gavs hazretleri akşam rabıtası yapıyordu. Rabıtayı bitirdikten sonra, dönüp bana dedi ki: “Allah’ın (c.c) yolu nasılsa insan öyle anlatmalıdır. İtiraz edip buna darılan darılsın, hangi büyük kayayı isterse kafasını o taşa vursun.
Gavs hazretleri en çok Akaid ve ilmihal bilgilerini öğrenmeye teşvik edip, derdi: “Akidesi (itikadı) zayıf olanın imanı da zayıftır. Zayıf olan iman her zaman tehlikededir. Dinin ayakta kalması ilimledir.” Şahı Hazne diyor: “Dünyayı isteyen ilim okusun, Ahireti isteyende ilim okusun.”
Bunun için ilim çok önemlidir. Bakınız Rabbi Teala buyuruyor: “Allah’tan gereği gibi ancak alimler korkar.” însan hayatı dünyeviyesinin her anını sünneti seniyye’ye göre ayarlamalıdır.
Hazret dünyayı değiştirdikten sonra, Gavs-ı A’zam (k.s) yarım kalan ilmi şeriatını tamamlayıp, seyri sülükünü yapmak için Şeyh Muhammed Selim-el Hizaniye intisap etmek ister.
Bu işe karar vermeden önce istihare yapan Gavs (k.s), gördüğü rüyayı şöyle anlattı: Rüyamda; Hazret, Şahı Hazne ve ben beraber bulunuyorduk.
Hazret Şahı Hazne’ye şöyle dedi:
– Şeyh Ahmed, Seyyid Abdülhakim’in babasının bizde çok emeği vardır. Onun için sen ona gözün gibi bak. Bu rüyayı şahı Hazneye intisap için işaret sayan Gavs, doğru Hazne yolunu tutar. Şahı Hazne’yi ziyaret edip tarikat almak istediği zaman, Şahı Hazne der:
Abdülhakim sen tarikat almadın mı?
– Gavs, evet kurban önceden almıştım. Şah-ı Hazne:
– Kimin tarikatını almıştın ? Gavs (k.s):
– Hazret’in (k.s) tarikatını.
Bu cevabı tebessümle karşılayan Şah-ı Hazne (k.s) der:
– Hepimiz Hazret’in tarikatındayız. Senin tarikat almana lüzum yoktur. Tövbe verip, tarikat vermez. Bu hale şahit olan Şahı Hazne’nin halifesi Molla İbrahim şöyle der: Seyyid Abdülhakim, niçin böyle yaptın, bir menfaat görmezsin, bak bir kişi bir mülk alsa, onu istediği gibi tasarruf edip kullanabilir ve fayda görür.
Kişi sahip olmadığı mülkün üzerinde tasarrufta bulunabilir mi? Elbette ki bulunamaz. İşte mürşidi kamil de böyledir. Kendi tasarrufuna alabilmesi İçin, kendi eliyle müride tarikat vermesi gerekir. Kendi müridi olmayan bir kişi üzerinde hiç bir mürşit tasarrufta bulunamaz.
Bu sözlere çok üzülen Seyyid Abdülhakîm (k.s): “Biz bu işin böyle olduğunu bilmiyorduk. Bir gün tekrar Şahı Hazne’yi ziyaret eden Gavs (k.s), der:
– Kurban ben tarikat tazeleyeceğim, Şahı Hazne (k.s):
– Hepimiz Hazretin (k.s) tarikatındayız. Senin tarikat tazelemene lüzum yoktur. Gavs (k.s):
– Efendim ben o zaman talebe idim, tarikatla fazla meşgul olamadım.
Bu konuşmalardan sonra Şahı Hazne, Gavs’tan “îstihare” yapmasını ister. Bu söze çok üzülüp renkten renge giren ve mahzun olan Gavs (k.s) der:
– Yoksa beni rahmet kapısına kabul etmeyecek mi? Ben nereye gideyim, imanım tehlikede, ben imanımı nasıl kurtaracağım?
Emir gereği istihare yapan Gavs (k.s), o gece gördüğü rüyayı halife Molla İbrahim’e anlatır.
Rüyası şöyledir: Çok kalabalık bir cemaat vardı. O cemaatte Hazret, Şah-ı Hazne ve Şahı Hazne’nin halifesi Molla Muhammed de vardı. Namaz vakti olduğu zaman, Molla Ahmed kamet etti, Şahı Hazne de İmam oldu, bize namaz kıldırdı. Bu rüyadan Şahı Hazne’ye intisaba izin çıktığını bildiren Molla Muhammed der: “Seyyid Abdülhakim, müjdeler olsun, işin tamam.”
Biz Hazne’de bulunduğumuz sürece Şahı Hazne bize hiç İltifat etmezdi. Bir ay kaldığım zaman bile ancak bir kaç kelam ederdi. Bu hale çok üzülürdüm. Bir gün yine bu düşünce ile mahzun bir haldeydim. O sırada şahı Hazne, bize şöyle sohbet yaptı: “Mürşidin zahirdeki iltifatına gönül bağlayan kişinin maneviyattan nasibi azdır. Müridin teslimiyeti kemal bulup mürşidinden feyiz ve himmet alabilme liyakatine sahip olduğu zaman mürşit; o müride zahiren iltifat etmez.”
Hilafet aldıkları sırada Taruni köyünde ikamet ediyorlardı. Oradan Bilvanis’e, sonra Kasrik’e en sonunda bugün medfun bulundukları yöreye (Menzil) hicret ettiler. Tarikat vermeye ilk defa Taruni köyünden başladılar. Burada Pazartesi ve Perşembe günleri teveccüh yapıp İnsanların hidayetine vesile olurlardı.
Gavs (k.s), hilafet alıp irşada başladıktan on bir yıl sonra Şeyhi Ahmed-ül Haznevi vefat etmiştir. Bu vefat hadisesinden sonra Gavs hazretlerine (k.s) intisap edenlerin sayısı daha da çoğalmıştır. Bunlar İslam’ın emir ve hükümlerini en iyi şekilde öğrenip yaşamaya çalışıyorlardı. İntisap edenler arasında bazı şeyhler, halifeler ve başka tarikat müntesipleri de vardı.
Soruldu: Efendimiz bize Öyle bir nasihat ediniz ki, onun sayesinde dünya ve ahirette kurtulalım, dediler. Gavs (k.s):
“Kurtuluş için hürriyet ve iffete dikkat ediniz. Hürriyet demek; Bütün işlerde sebeplere değil, sebepleri yaratan Allah’a (c.c) bağlanıp teslim olmaktır. Bu saydıklarımız, kurtuluşun ilk kapısıdır. İffet ise, kişinin kendi nefsi veya başkalarının hesabına değil, bütün fiillerinde Allah’ın (c.c) emir ve hükmüne göre olmaktır.
Sordular: Efendim, ihlas ne demektir? Dediler:
“İhlas, hiçbir sebep ve gaye olmaksızın Allah’ın (c.c) emir ve hükümlerini yalnız Allah (c.c) rızası için yapmaktır. Yani bütün gücünü Allah (c.c) yoluna sarf etmektir. Bu hal üzerine sebatın zahirine Takva, özüne de ihlas denir. Bir örnek verelim; kimin gayret ve düşüncesi midesine olursa kıymeti de ondan çıkan kadar olur. Malumdur ki, hayatını şöhret ve şehvete harcayanın sonu hüsrandır.
Sordular: Zahiri ve batıni darbelere nasıl dikkat edelim? Buyurdular:

“Açık ve gizli edeplere dikkat ediniz. Abdestli olunuz. Günah işlediğiniz an tövbeyi terk etmeyiniz. Selefi salihin eserlerini okuyunuz. Öğrendiğiniz şeriatı tatbik ediniz. Bilgili kişilerin sohbet ve nasihatlerini kabul ediniz. Böylece Allah’ın (c.c) emirlerini yerine getirmeye gayret etmiş olursunuz. Bu saydıklarımız zahiri edeptir.
Batıni edep ise, kalbi masivadan temizlemektir. Bu zamanda kalbi masivadan kurtarmak çok zordur. Hafız-ı Şirazi şöyle diyor: “Ey kişi seni dostundan geri bırakan neyse kalbinden onu terk et.”
Bakınız insan kalbi için şer hicap olduğu gibi hayırda hicap olur. O halde salikin ne hayra güvenmesi ne de şerden koruması gerekir. Allah’a (c.c) güvenip yasaklardan sakınmalıdır. Şerlerin hepsi kendi nefsindendir. Hatta nefsin kendisi de şerdir. Şahı Hazne (k.s), bir gün bize şöyle sohbet etti:
“Allah, bize, bizden daha yakındır. İnsan ise ne kadar hayasızdır. Çünkü Allah’ın huzurunda O’na isyan ediyor. Allah (c.c) ise ne kadar halimdir ki, asi günahkarı tövbeye çağırıyor. İlim insanı gaflete sevk ediyorsa büyük bir felakettir.
Sordular: Bir alim Kur’an, Hadis, Fıkıh ilmini bilir, selefin kitaplarını da okursa bir şeyhe bağlanmaya ne lüzum var? Dediler:
“Bakınız, bir eczacıyı düşünelim. Bu kişi envayı çeşit otları bilir, bunlardan nasıl ilaçlar yapılacağını, bu ilaçların hangi hastalıklara yararlı olacağını da bilir. Doktorlar da bazı zamanlar bu bilgilerden esinlenerek teşhis ettikleri hastalıklara bu ilaçları verirler, eczacılardan aldıkları bilgiye dayanarak. Ama eczacı çoğu kez bir hastalığı teşhis edemez, reçete olmaksızın bir hastaya bazı ilaçları veremez. Verdiği takdirde, ilacı parasız dahi verse eğer ki, hasta zarar gördüyse eczacı cezalandırılır. Ayrıca bakınız, bir doktor çoğu kez kendi filmini çekemez. İki omuzu arasında bir yara olsa onu tedavi edemez. Alimleri de böyle kıyas etmek lazımdır. İnsan ahiret yolunda evvela avamdır. Kendisini masivadan kurtarması çok zordur. Oğlun dahi olsa, ehil değilse bir hastalığından mütevellit ameliyat lazım gelse onu yaptırmazsın. İşin mütehassısını ararsın. Mürşitler ehil kişilerdir. İzn-i İlahi İle insanları gafletten kurtarıp, yönünü Hakka döndürürler. Bakınız, devrimizde vaaz ve nasihat dinleyip hidayete gelen çok az kişi vardır. Ama şeyhler daha çok kişinin hidayetine vesile olurlar. Zamanımızda mutasavvıflar az olduğu için, insanlar isyana daha fazla düşmüştür. İrşat ehli zatlar, devrimizde azdır.
Nefsin zatı ve maddesi değişmez, lakin sıfatı terbiye olup değişir. Mesela, Hz. Ömer (r.a), İslam’dan önce cehalet devrinde kızlarını diri diri toprağa gömerdi. İslami kabul ettikten sonra aynı Ömer (r.a), halife olmasına rağmen sırtına çuval yükleyerek, fakirlerin evlerine kadar ihtiyaç maddelerini taşımıştır. Her iki Ömer de (r.a) aynıdır. Sıfatları değişmiştir. Zatı ise aynıdır.
Soruldu:
Peki efendim, kalbimizi bütün bu nefis ve vesveselere karşı nasıl galip getireceğiz? Dediler:
“Kalbinizi dışta ehl-i fısktan gelen, içte ise nefis ve şeytandan gelen umum (genel) telkinlere sarfı nazar etmek ve kalpten zikretmekle kalp kuvvet bulur. Kalbin gıdası Allah’ı zikirdir. Nefsin gıdası ise yemek, içmek, giymek. vs. şeylerdir.
Sordular: Kalbimiz Allah’ı zikretmiyor, ne yapmalıyız? Buyurdular:

“Dilinizi ona yardımcı kılınız. Her ne kadar İmam Gazali, gaflette zikir merduttur (redolunmuştur), demişse de bazı ulema da gaflette zikir etmek, zikirsiz gafletten daha iyidir, demiştir. Biz bu sözü tercih ediyoruz. Kalbi zikir, gafleti yok eder.

Allah Dostlarını Ziyaret

NİÇİN YOLA ÇIKACAĞIZ VE KİMİ ZİYARET EDECEĞİZ?
Hedefsiz Yolculuk Hayır Getirmez
Bir Müslümanın, hiçbir niyeti ve güzel hedefi olmadan başı boş dolaşması, diyar diyar gezmesi, nefsinin keyfince eğlenmesi uygun değildir. Müslüman ya ilim, ya akraba veya dost ziyareti, ya hac, ya cihat, ya hizmet, ya tedavi, ya helalinden ticaret veya tefekkür ve ibret için yeryüzünde dolaşmalıdır. Asr-ı Saadette bir adam, Rahmet Peygamberine (s.a.v) gelip bir seyahat için izin istediğinde,
Efendimiz (s.a.v):
“Ümmetimin seyahati Allah yolunda cihattır.” buyurdu. Öylesine başıboş dolaşmayı hoş görmedi. Allah Teala’nın emrettiği farzları öğrenmek ve yerine getirmek için gösterilen bütün gayretler, bu yolda yapılan bütün seyahatler, atılan bütün adımlar, hizmet için yapılan masraflar, davetler ve sohbetler bu cihadın bir parçasıdır.
Mürşid-i Kamil, edep hikmet ve hizmet merkezidir
Büyük veli İmam Kuşeyri (k.s) mürşitsiz olmaz diyor ve ekliyor:

“Hakkı arayan kimse, bulunduğu yerde kendisini irşat edecek bir kimse bulamadığı zaman, irşatla görevli zamanının mürşidine gitmeli, onun bulunduğu yere hicret etmeli; yanında kalmalı; terbiye olup kendisine izin verilene kadar kapısından ayrılmamalıdır.
Takva yolunda imam olan bir arifi sevmek ve desteklemek imanın bir parçasıdır. Kim bir cemaatin çoğalması ve kuvvetlenmesi için çalışırsa, oda onlardandır. Şu hadis-i Şerifteki müjdeye bakınız:
“Kim Allah yolunda cihat ederse, o Allah’ın himayesinde olur; bu yolda çekeceği her sıkıntının karşılığını Allah verir. Kim Allah yolundaki bir imamı desteklemek ve yüceltmek için yanına giderse, o kimse Allah’ın himayesinde olur; bu uğurda göreceği her sıkıntının sevabını Allah verir.”
Veliler aleme rahmet olan güneş gibidir; herkese fayda verir. Güneş dış dünyamızı, velayet nuru ise iç alemimizi aydınlatır. Güneşteki ışık ve ısı, velideki nur ve muhabbet, Yüce Rabbimizin nimetleridir; o bunları vasıta olarak bize ikram etmektedir. Hamd olsun Alemlerin Rabbine…
Allah için Yapılan Ziyaretlerin Hediyesi Cennettir
Kardeşler! Bir Allah dostunu ziyaret etmenin ilk karı, Allah (c.c) için yapılan ziyaretin sevabına ulaşmaktır. Allah için sevilen bir Müslüman kardeşi ziyaret etmenin hediyesi ilahi muhabbet ve Cennettir. Resulüllah Efendimiz’in (s.a.v) şu müjdeleri ne güzeldir:

“Size Cennet ehl-i olanlarınızı haber vereyim mi? Bir şehrin (memleketin) öbür ucunda bulunan din kardeşini Allah rızası için ziyaret eden kimse Cennetliktir.”

Bir kudsi hadiste şöyle buyrulmaktadır:
“Benim için birbirini sevenlere muhabbetim hak olmuştur. Benim için birbirini arayıp soranlara muhabbetim hak olmuştur. Benim için birbirini ziyaret edenlere muhabbetim hak olmuştur. Benim için birbirini ikramda bulunanlara muhabbetim hak olmuştur. Benim için meclis kuranlara muhabbetim hak olmuştur.”
Resulüllah Efendimiz(s.a.v):
“Allah için sevdiği bir kardeşini ziyarete giden kimsenin yoluna Allah meleklerden bir bekçi koyar. Melek adama:
Nereye gidiyorsun? diye sorar. Adam: “Şu köyde (beldede) bir din kardeşim var, onu ziyarete gidiyorum der. Melek:
“O senin bir yakının olduğu için mi gidiyorsun? der. Adam: Hayır. der. Melek: onun sana (maddi) bir iyiliği dokundu da teşekküre mi gidiyorsun? der. Adam:
Hayır, ben onu sırf Allah rızası için seviyorum (ve bunun için ziyarete gidiyorum) der. Melek:
Ben Allah Teala’nın sana gönderdiği bir elçiyim. Sana senin o adamı sevdiğin gibi Allah’ın da seni sevdiğini haber vermeye geldim.”
“Kim bir hastayı ziyaret ederse veya Allah için sevdiği bir kardeşini ziyarete giderse, görevli bir melek yoluna çıkıp: “Güzel bir iş ettin, bu yürüyüşün hoş oldu. Cennette kendine bir ev hazırladın, sana mübarek olsun.” buyurdular.
Allah için sevginin ve ziyaretin bundan başka bir hediyesi olmasa bile, bu kadarı insana kafi gelirdi. Allah’ın bir kulunu sevmesinden ve ona cennetini vermesinden daha güzel ne vardır? Hele bu ziyaret edilen kimse, halkın irşadıyla görevli bir Allah dostu olursa, ziyaretin fazileti ve bereketi daha fazla olur.
Özet olarak, mürşide gitmekten maksat, Allah (c.c) rızasına ulaşmak, kötülükten kaçmak, hasta kalbe ilaç, garip gönle gerçek bir dost aramak, kısaca manevi bir hicret yapmaktır. Resülullah Efendimiz (s.a.v):
“Fitneler etrafı sardığı bir zamanda ibadete yönelen kimse, sanki bana hicret etmiş gibidir.” buyuruyor.

Kıssa:
Gavs-ı Bilvanisi’yi (k.s) ziyaret etmek için hazırlanırken yöremizin tanınmış Alimlerinden biri olan bir vaiz efendi yanıma geldi. Ona:
– Hocam! Haydi gel beraber Gavs’a (k.s) gidelim,” dedim. Hoca Efendi:
– Ben henüz kahvaltı yapmadım, müsait değilim, dedi. Kendisine:
– Hocam Gavs (k.s) bize sizin istediğiniz gibi bir kahvaltı yaptırır,” dedim.
Hocayla beraber ziyarete gittik. Gavs Hazretlerini (k.s) ziyaret ettikten sonra, Gavs hazretleri (k.s) bana:
– Sofi, hocayı divana götür, kahvaltı yapın, ben de birazdan geleceğim dedi. Bende emredileni yaptım! Kahvaltı olarak bize bal ve ayran ikram edildi. Hoca efendi sordu:
– Size her gelişinizde bal ikram edilir mi? Hayır efendim, bize ayran ve ekmek ikram edilir, siz geldiğiniz için bal ikram edildi, dedim. O an hoca efendi:
– Bu şeyh hakiki mürşittir. Çünkü, ben kendime adet edinmiştim. Her sabah kahvaltısında aç karnına bal yerdim. Yolda şu düşünceyi kurmuştum. Bu zat hakikaten büyük bir veli, bir Gavs ise benim balımı bana ikram eder. Düşündüğümü ikram ettiği için bu zat hakikaten büyük bir velidir, büyük bir zattır.
Biraz sonra Gavs Hazretleri (k.s) divana gelip, hocayla beraber sohbete başladılar. Gavs Hazretleri (k.s) sordu:
– Hoca efendi Allah (c.c) neden tud ağacını büyük, meyvesini küçük yaratmış? Hoca:
– Allah’ın (c.c) kudretindendir efendim. Gavs Hazretleri (k.s):
– Ben de biliyorum, Allah (c.c) her şeye kadirdir, kudret sahibidir. Neden tud ağacı büyük olsun da meyvesi küçük olsun? Hoca:
Allah (c.c.) kadirdir, öyle yaratmış. Gavs (k.s):
– Peki Allah (c.c) öyle yarattı. Bir kişi iri meyveli bir tudu, bu ağaca aşı yapsa yine aynı küçük meyveyi mi verir? Hoca:
– Hayır efendim büyük meyve verir, dedi. Gavs (k.s.):
– Peki hoca efendi Allah (c.c) ile kul arasına kimse giremezdi. Bu kişi aşı ile meyvenin cinsini değiştirdi. Allah (c.c) her şeye kadirdir, dileseydi öyle yaratırdı. Böyle bir vesileyi niçin gerekli kıldı? Hoca; Gavs’ın (k.s) eline sarıldı. Efendim beni affedin, ben yıllardır, Allah (c.c) ile kul arasına kimse giremez, Kur’an, sünnet ve müçtehit imamlarının içtihatları varken, mürşide ne lüzum var derdim. Aklımın açtığı bu belalara tövbe ediyorum. Ben sizin yolunuza intisap edeceğim, dedi. Ve Hoca Gavs Hazretlerine (k.s) intisap etti.

Zamanımızın irşad kutbu Seyyid Abdülbaki Hazretleri (k.s) Kamil mürşidlerin nazarının etkisi konusunda buyurmuştur ki:
“Sadatı kiramın nazarı kaplumbağa nazarı gibidir. Kaplumbağa yumurtasını yapar, biraz geri çekilir. Yumurtaya bir müddet nazar eder, sonra onu kuma ve toprağa gömüp gider. Onun bu bakışı yumurtayı olgunlaştırmaya yeter ve belli bir müddet sonra yavru meydana gelir. Sadat-ı Kiramın nazarı da öyledir. Zira kudsi bir hadiste şöyle buyrulur.”Ben kulumu sevdim mi onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli,
yürüyen ayağı olurum.” İşte Sadati Kiram bu yüce devlete ermiştir. Allah Teala onlara bu yetkiyi vermiştir.
Bu yoldaki rahmet, çekilen zahmete bağlıdır
Kamil mürşidin gönlüne her derde deva olacak nur ve feraset ilmi bahşedilmiştir. Nur, kalbin hayatıdır. Kalbi olan herkesin bu ilaca ihtiyacı vardır. Bunu anlayıp onun peşine düşenlerin gözü aydın, yolu açık olsun.
Her mükellef insan, önce Yüce Rabbini tanımak ve sevmekle yükümlüdür. Bu ilim farzdır; onu aramakta farz olmaktadır. Resülullah Efendimiz (s.a.v): “Mükellef olduğu şeylerin ilmini öğrenmek, her Müslüman farzdır.” buyurmuştur.
Bu ilim nerede ve kimde ise onun peşine düşmek ve o yolun zahmetini çekmek gerekmektedir.
“İlim Çin gibi uzak yerlerde de olsa, peşine düşüp tahsil ediniz.” hadisi, her Müslüman, ilim için bir hareket istemekte ve gerekirse uzunca yolculuğu emretmektedir.
İmam Şa’bi demiştir ki:
“Bir kimse, kendisini hidayete sevk edecek bir kelime için Şam’dan Yemen’in en uzak bölgelerine kadar yolculuk yapsa, seyahati boşa gitmiş olmaz.
Ashaptan Cabir b. Abdullah (r.a) bir hadisi şerif işitmek için tam bir aylık yolculuk yaptı. Şöyle ki: Önce bir deve satın aldı. Yol azığını hazırladı. Medine’den Mısır’a yola çıktı. Çünkü aradığı Hadisi Hz. Resülullah Efendimizden (s.a.v) işiten Abdullah b. Uneys (r.a) Mısır’a taşınmıştı. Yolculuk bir ay sürdü. Hz. Abdullah’ın köyünde buluştular; kucaklaştılar, hal hatır sordular. Hz. Cabir (r.a) hemen geliş sebebini anlattı:
“Sende bir hadis olduğunu işittim, ben veya sen ölmeden onu almak için geldim; söylesene o ne idi?” dedi. Abdullah b. Uneys de (r.a) Hz. Resül-i Kibriya’dan işittiği hadisi söyledi. Birbirlerine hayır dualarla ayrıldılar.”
Bir ayda geri dönüşü sürdü. Böylece tam iki ayını bir hadisi şerifi öğrenmeye ayırdı. Allah Teala hepsinden razı olsun, onlar, Hz. Resülullah Efendimize (s.a.v) ait olan her ilmi, canlarına can katacak bir ilaç gibi görüyorlardı. Onun bir söze ve bir tebessümü için her şeyi vermeye, her zahmeti çekmeye hazır idiler. Bu sevgi ve sadakattir.
Önceki insanlar, kendilerine edep öğretecek ve kalplerini Allah’a çevirecek bir mürşid bulmak için memleket memleket dolaşırlardı. Kalplerinin ilacını bulana kadar manevi doktor ararlardı. Bulunca da, Allah’a şükreder, sadakatle onun sohbetine girer, elinden tutar, emir ve tavsiyelerine uygun hareket ederlerdi.
Demek ki, bu yolda çile çekilmeden deva bulunmuyor, safa sürülmüyor. Cenab-ı Hakkın kanunu böyle; başka türlü olmuyor.
Ariflerin kalbine emanet edilen bu ilahi aşk kitaplarda bulunmuyor. O aşk, içine akacak boş ve hoş kalp arıyor; kibirle kirlenmiş, gaflet ve dünya muhabbetiyle perdelenmiş kalbe girmiyor.
İmam-ı Gazali (rah) kalbini hazırlamak ve o ilahi aşka ulaşmak için, işini, ilmini ve vatanını terk edip tam on sene çile çekti, mücahede etti.
İbrahim b. Ethem (k.s) o aşkın cezbesiyle tacı tahtı terk etti; şeyh kapısında odun taşımaya, su çekmeye, ekmek pişirmeye razı oldu. Sabretti, sonunda aradığını buldu, ızdıraptan kurtuldu.

Gavs-ı Bilvanisi Seyyid Abdülhakim el-Hüseyni (k.s), ilmini ve seyyidliğini bir kenara koydu; gönül gözünü mürşidi Ahmedü’l Haznevi Hazretlerinin kalbinde zuhur eden ilahi aşka ve nura dikti. Çünkü Yüce Ceddi Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) ,irşad emaneti ondaydı. Onun için Türkiye’den Suriye’ye yaya gitti; dikenli teller geçti; ayakları kanadı, elbiseleri parçalandı, başı yaralandı. Onca çileden sonra, mürşidinin köyüne yaklaşınca oturdu ağladı; ben bu büyüklere layık değilim, onların yüzüne nasıl bakarım diye göz yaşı akıttı.
Yol arkadaşları koluna girip zorla mürşidin huzuruna çıkarttılar. Bu edep, saygı ve çileye sabır ona rahmet kapılarını açtı; Cenab-ı Hakk, onu zamanın irşat kutbu ve Gavsı yaptı. Kendisine hayırlı halef olacak evlatlar bahşetti; irşat emaneti merkezine geldi. Şimdi ilahi nur ve Muhammed’i şuur bu ocakta dağıtılıyor; veren ele hürmet, alanlara mübarek olsun.

Dönüp kendimize diyelim ki: Ey tembel nefsim, şu hadiselerden azıcık olsun ibret al. Aklın varsa bu aşk denizine sen de dal. Dalamazsan bile, kaçma sabret; ölene kadar onun sahilinde kal. Boynunu bük, elini aç, içinden ve derinden yalvar, yalvar ve yine yalvar!
Salihlerle beraber olan Salih olur

Kamil mürşidi ziyaretin asıl hedefi, kamil insan olmaktır. Kamil olmak zordur ancak ilk işimiz onlarla beraber bulunmaktır. Allah’u Teala:
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun.” emriyle, muttaki olmayı sadık dostlarıyla beraber bulunmaya bağlamıştır. Zahirdeki beraberlik insanı: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” hadisinin müjdesine ulaştırır. Dünyada Allah dostlarını seven, hayatının sonuna kadar peşlerinden giden ve bu sevgi üzerinde ölen kimse, İnşaallah ahirette de onlarla beraber olur. Efendimiz (s.a.v):
“Bir kimse bir topluluğu severse, kıyamet günü onlarla birlikte haşredilir. Onların amelini yapmamış bile olsa (kalbi ve sevgisiyle onlara katıldığı için) beraberce hesaba çekilirler.” buyurmuştur.

Başka bir hadis-i Şeriflerinde de Efendimiz (s.a.v):
“Alim olunuz, alim olamazsanız talebe olunuz, talebe de olamazsanız onları dinleyenlerden olunuz bunu da yapamazsanız onları sevenlerden olunuz. Sakın beşincisi (yani onlara buğz edenlerden olmayınız) yoksa helak olursunuz.” buyurmuştur.
Velilerden Ebu Bekir Tilmisani (k.s) demiştir ki:
“Allah’la sohbet ediniz. Eğer buna güç yetiremezseniz, Allah’la sohbet eden ariflerle beraber bulununuz ki, onların bereketi sizi Allah’la beraber olmaya ulaştırsın.”
Ariflerin nazarları ilaçtır
Mürşidi kamili ziyaret etmenin bir diğer faydası onun nazarları altına girmek, kendisiyle aynı meclisi paylaşmak, feyiz ve edebinden nasiplenmek, üzerindeki ilahi nur, heybet ve huşu’ya bakıp Allah’u Teala’yı zikretmektir. Resülullah’a (s.a.v): “Ya Resülallah Allah’ın velileri kimlerdir? diye sorulduğunda: “Görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan kimselerdir.” buyurdu.
Arifler demişlerdir ki: “Bir kimsenin veli olduğunun en büyük alameti, onunla oturanların Allah’ı hatırlaması, kalbinin dünyadan soğuması, ahirete yönelip ibadete ısınmasıdır.”
Onların sanatı çözmek ve bağlamaktır. Kalbi fani sevgi ve sevgililerden çözüp, ebedi sevgiliye Yüce Mevla’ya bağlarlar. Yeter ki mürit, kalbini onların önüne bırakıp teslim etsin:
Büyük arif İmam Sühreverdi (k.s) velilerdeki nazarların kalbe nasıl ilaç olduğunu şöyle anlatmıştır.
“Salih ve sadık kimselerle her buluşmada müridin kemalatı artar. Ehlullahın sözleri kadar, nurlu nazarları da fayda verir. “Nazarı sana fayda vermeyenin, sözü de fayda sağlamaz.” denmiştir. Bu sözün manası şudur:
“Bir mürşidi kamil, müritlerine, diliyle anlattığından daha çok, hali, ve heybetiyle konuşur. Sadık bir mürid, mürşidinin sukutuna, konuşmasına, halkın içindeki haline, yalnızlıktaki edebine yani bütün hal ve hareketlerine bakarak istifade eder. işte bu, kamil bir insanı görmenin kazancıdır.
Resül-i Kibriya Efendimiz (s.a.v) Ashab-ı Kiramı saadetli nazarları ile terbiye eder, terakkilerine sebep olurlardı. Bazen onları kendi önlerinde yürütür; arkadan nurlu bakışlarıyla nazar ederlerdi. Onlara yakini iman ve üstün mertebe kazandıran en önemli sebep imandan sonra, Hz. Resülullah Efendimizin (s.a.v) nurlu nazarlarıydı. Bu hal, onun gerçek varisi kamil mürşidlere de verilmiştir. Onlar:
“(Kamil) Mümünin ferasetinden sakının. Şüphesiz o, Allah’ın nuru ile bakar.” hadis-i şerifiyle övülen kimselerdir.
Lokman (a.s) oğluna demiştir ki:
“Oğlum! Alimlerle beraber otur, onların meclisinden ayrılma. Şüphesiz Allah, gökten indirdiği yağmurla kuru toprağı canlandırdığı gibi, nur ve hikmetle de ölü kalpleri diriltir.
Resülullah (s.a.v) buyurmuştur ki:
“Sizin hayırlılarınız, görülmeleri size Allah’ı hatırlatan, sözleri (marifet) ilminizi çoğaltan, ameli ahirete rağbetinizi artıran kimselerdir.”
Ariflere gitmek manevi bir hicrettir
Bu hicret, bir vatandan diğerine göçmek değil, kötü ahlaktan ve haramlardan vazgeçmek şeklinde olmaktadır. Bizden istenen ve her zaman devam eden hicret budur. Bu hicretin aslı, vatanı değil, kötü sıfatı değiştirmektir. Bunu başaran kimse; gafletten zikre, cehaletten ilme, sertlikten hilme, kabalıktan edebe, tembellikten gayrete, cimrilikten cömertliğe, pintilikten hizmete, kısaca kötülükten iyiliğe koşar.
Resülullah (s.a.v) Efendimiz buyurmuştur ki:
“Tevbe vakti bitmeden Allah için hicret bitmez ve güneş batıdan doğmadan da tövbenin vakti sona ermez.”
“Gerçek muhacir; Allah’ın nehyettiği şeylerden uzaklaşan kimselerdir.”
Mürşid ziyaretinden asıl hedef işte bu hicrettir. Allah dostuna ancak Yüce Allah’ın dostluğu için gidilir. Daha güzel kul olmak, ilahi edeple süslenmek için niyet edilir.
Ariflere kalbi boş gitmeli fakat boş dönmemelidir
Kamil mürşitlerin sadece duasını almak için değil, onlarda bulunan güzel ahlakı almak için yanlarına gidilmelidir. Tekkenin çorbası içilip dönülmemelidir. Orada her gün yaşanan ve yapılan edep, zikir, taat, tevazu, hürmet, insan sevgisi, sabır, avf, yumuşaklık, ikram ve hizmet ahlakından az da olsa alınmalıdır. Susuz bir kimsenin denizin kenarına vardığı halde hiç su içmeden ve su testisini doldurmadan geri dönmesi ne kadar acıdır. Veli elinden öpeni değil, izinden gideni sever; kendisine verilmiş olan ilahi nur ve edebin herkes tarafından paylaşılmasını ister. Allah dostları talebelerinden hediye değil, Allah’tan haya ve ona dostluk bekler.
İyi kimselerle olanların halini şu hadis-i şerif ne güzel anlatıyor:

“Salih insanlarla beraber bulunan kimse güzel koku satanla beraber olan kimseye benzer. Güzel koku satan kimse kokusundan ona ikram eder. O hiçbir koku almasa bile, onun yanında durduğu sürece ondaki güzel kokuyu teneffüs eder ve koku üzerine siner. Kötülerle bulunmak ta körükçü dükkanında oturmak gibidir; elini kömüre bulaştırmasa bile, oradaki pis havadan bir parça üzerine siner.”
Bu, ilahi bir kanundur; hep böyle cereyan eder.
İlk ziyarette bir şey anlaşılmayabilir; sabırla devam edilmeli, bir daha gelinmelidir. Vesveseye düşmemeli, gelen kötü düşüncelere de önem vermemelidir.
Çünkü şeytan, Allah yoluna çıkan kimseye bütün yollardan hücum eder; onu vazgeçirmek ister. Bu işin sonunun olmadığını söyler. Parana yazık der. Kendi başına tövbe yaparsın, sen zaten iyi bir adamsın, mürşide ne hacet, otur evinde zikrini yap, memleketinde Müslümanlığını yaşa, bu zahmete ne gerek var, bu devirde evliya bulunur mu, Peygamberden başkasına uyulur mu, hem evliya da senin gibi bir insan değil midir, onun sana yapacağı nasihatten başka nedir? diye vesvese verir; olmadık şeyleri akla getirir. Bunların hepsi, şeytanın bir oyunudur; Allah (c.c) rızasını arayan kimseyi yolundan alıkoymak için birer tuzaktır. Aldırış edilmez, önem verilmezse hiçbir zararı olmaz.
[ayirac]
Kaynakça:

  • Taberani.
    Ahmed b. Hanbel; Müsned.
    Müslim.
    Tirmizi. İbn-i Mace.
    Müslim.
    Gavs-i Bilvanisi Hayatı s. 112
    Buhari.
    İbnu Mace.
    Beyhaki.
    Ahmed b. Hanbel.
    Tevbe 119
    Buhari.
    Gerçek tasavvuf s.554
    İbnu Mubarek.
    Mektubatı Rabbani 405. Mektup
    Tirmizi.
    Ebu Ya’la.
    Ebu Davud.
    Buhari.
    Buhari.
    Buhari.
    [ayirac]