Ana Sayfa Tasavvuf

Mürşid Ziyaretinden Dönüş Adabı

Unutmayalım ki, mukaddes yerleri ve kâmil velileri ziyaretten maksat Allah’u Teala’ya yaklaşmaktır ve onun rızasına nail olmaktır.
Mürid, mürşidini ziyaret edip dönerken niyetini, kalbini, durumunu gözden geçirmelidir. Nasıl bir vaziyette gelip hangi halde geri döndüğünü düşünmelidir. Kazancının ne olduğuna bakmalıdır. Samimi olarak ziyaretinin tekrarını istemelidir. Ziyaretten sonra yönü memlekete dönse bile, gönlü mürşidinde ve onda gördüğü güzel hallerde kalmalıdır. Onu kendisine örnek alıp, biraz daha iyi ve samimi kulluk yapmaya niyetlenmelidir. Mürşidi ile bağını kuvvetlendirecek amellere sarılmalıdır. Onunla arasındaki güzel hukuku geliştirecek hizmetleri aramalıdır. Muhabbetini artıracak edepleri öğrenmeli, mürşidini sevindirecek vazifeleri üstlenmelidir. Döndüğü yerlerde, mürşidinin sadece adını değil ondaki yüksek ahlakı bir derece olsun yaşayarak yaymaya çalışmalıdır.

Hadis-i şeriflerde Efendimiz (s.a.v):
“Alimler peygamberlerin varisleridir.”
“Alim kavmi içinde, ümmeti içindeki peygamber gibidir.”
“Ümmetimin alimleri Benî İsrâil’in peygamberleri gibidir.” buyurmuşlardır.

Çünkü her müridin mürşidin kalbinde yeri vardır. Ve dahi denilmiştir ki: “Mürşidin gözünden düşmek, yedi kat gökten yere düşmekten daha beterdir. Yâni gökten düşmek, mürşidin gözünden düşmekten daha hayırlıdır.” denilmiştir. Ehlullah nazarından sâkıt olmak, Hakk’ın gözünden düşmeğe sebep olur. Şeyhinin gözünden düşmek, şeyhinin şeyhinin… ve müteselsilen Rasûlüllah’a (s.a.v) kadar bütün sâdâtın gözünden düşmesini mûcip olur. Ve dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın katında değeri kalmaz.[1]

Gavsi Bilvanisi (Seyyid Abdülhakim) (k.s) zaman zaman sohbetlerinde Şah-ı Hazne’ye (k.s) yaptığı ziyaretlerden bahsederdi. Gavs (k.s) bazı ziyaretlerini şöyle anlattı:
Eskiden araç yoktu. Biz gündüz eşkıyadan saklanır, geceleri yaya olarak devam ederdik. Keçi derisinden yapılmış çarıklarımız yürümekten aşındığı için ayaklarımız kan revan içinde kalırdı. Günlerce batan dikenleri çıkarmaya çalışırdık. Bir defasında gece vakti bir ırmaktan geçerken, ırmağın en derin yerinden geçmişiz ki, az kalsın boğuluyorduk. Allah (c.c) kurtardı.
Hazneye gideceğimiz zaman ev halkı ağlardı. Çünkü sınırdan geçenlerin çok azı geri dönmekteydi. Üstelik gidiş dönüş de çok uzun sürerdi. Bütün bunlara rağmen şu kararı verdik. Eğer bu yoldan vazgeçersek şeytan imanımızı çalar. Devam ettiğimiz takdirde olsa olsa canımız gider. İmanımızı kurtarmak için canımızdan vazgeçerdik.

Bir gün Şah-ı Hazne’yi (k.s) ziyaret için yine hazne yoluna koyulduk. Gece vakti sınırdan geçerken birden mayınlı bölgeye girmişiz! Mayınların patlaması ile askerler üzerimize ateş açtı. Arkadaşların hepsi canlarını kurtarmak için kendilerini bir yerlere attı. Böylece yolumuzu kaybedip birbirimizden ayrıldık. Ben ve arkadaşım sabaha kadar bekledikten sonra yolumuza devam edip Hazneye vardık. Bu sırada Şah-ı Hazne (k.s) caminin önünde sandalyede oturuyordu; “Şeyh Abdülhakim, yalnız iki kişi misiniz? dedi. Bende başımızdan geçenleri mübareğe anlattım. Şah-ı Hazne (k.s) “İnşallah onlarda sağlıklı olarak gelirler.” dedi. Az sonra diğer arkadaşlarımızda sağ salim olarak geldiler.

[1] Risala-i Halidiyye

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz