Ana Sayfa Fıkıh

GAVS-I A’ZAM SEYYİD ABDÜLHAKİM (K.S)

Gavs hazretleri. (Seyyid Abdülhakim) (k.s) Büyük Mürşit. Seyyid Muhammed’in oğludur. Seyyid Muhammed, Hazret’in (Muhammed Diyauddin (k.s) halifelerindendi. Ancak üstatlarına: “Efendim, siz hayatta iken ben halifelik yapmam, bu yüzden beni ma’zur görün. Saadetli ömrünüz boyunca, bu fakiri dizinizin dibinden ayırmayın, gizleyin. Şayet benim ömrüm sizden sonra devam edecekse bu durumu birine bildirip, halifeliğimi vasiyet edersiniz.” diyecek kadar mahviyet sahibi. Ne garip ki, bu zat mürşidinden evvel vefat edecek ve mürşidi de onun hakkında şu yücelik ifadesini kullanacaktır :
“Allah’a (c.c) yemin ederim ki, şu memlekette Seyyid Muhammed gibisini görmedim. Sizler sakın onu zamanındaki diğer alimlerle karıştırmayın. Siz hiç kendisine halifelik verilip de bunun saklanmasını isteyen birini gördünüz mü? kendisi halifemiz olduğu halde yaşadığımız sürece bunun gizlenmesini istedi.”

Seyyid Muhammed’in (k.s) Hicri 1322 tarihinin 10’una rastlayan perşembe günü öğle ile ikindi arasında Baykan ilçesinin Kermet köyünde bir oğlu dünyaya gelir. Seyyid Muhammed, bu durumu şöyle ifadelendirir:

“Allah’ın (c.c) lütfü ile bugün bir erkek çocuğum dünyaya geldi. Adını Abdülhakim koyup, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okudum. Fıkıh alimi olması arzusuyla göbeğini “Basuri” adlı fıkıh kitabı üzerinde kestim.”

Seyyid Muhammed’in Celaleddin adında bir oğlu daha olup bu çocuk beş yaşında vefat etmiştir. Hafize ve Esma adında iki de kızı vardır.
Şeyh Abdurrahmani Tahi’nin halifesi Şeyh Abdulkahhar (k.s) bir gün Arınç köyüne gelir. Çok küçük yaşta olan Şeyh Abdulhakim’i görünce, şöyle der: “Allah (c.c) bağışlasın bu çocuk kimindir, bu ilerde büyük bir zat olacak. Ancak bir kusurunu görüyorum, çok halimdir.”
Ayrıca Hazret de (k.s) Norşin’den Siyanüs’e gelince Seyyid Abdülhakim onu iki defa ziyaret edip, üçüncü kez ziyaretine gittiği zaman, “Bu kimin oğludur” dedi. Cemaat, “Seyyid Ma’rufun torunudur” Hazret (k.s) dua edip şöyle der: “Bu çocuk gelecekte büyük bir zat olacaktır.
Gavs’ın diğer sadat gibi tahsil hayatı çeşitli yerlerde geçmiştir. Babasından Kur’an-ı öğrendikten sonra, Siyanüs köyündeki Hazretin medresesinde üç yıl, ardından Norşin’e giderek orada yedi yıl, Norşin’den Şeyh Fethullahi Verkanisi’nin köyüne gidip iki yıl, oradan da Arbo köyüne giderek üç yıl ve nîhayet Suriye’ye yönelip Hazne köyünde hem zahiri, hem batıni ilmine devam edip orada tamamlarlar. Bilfiil yirmi altı yıl ilim tahsili ile uğraşırlar.
İlim tahsil ettiği üstatları şunlardır:
1-Molla Muhammed Emin (Melle Mezin) Büyük Molla
2- Şeyh Muhammed Arbovi
3- Molla Zahir
4- Muhammed Selimi Hezani
5- Ahmed El Haznevi.
İki defa evlendiler. Birincisi kendilerinden on beş yaş büyük bir akrabasından dul bir hanımefendi Seyyide Fatıma. Bu evlilikten, Seyyid Muhammed, Seyyid Muhammed Raşid, Seyyid Zeynel Abidin (Bu zat küçük yaşta vefat etmiştir.) isminde üç oğulları, Halime ve Hatice isminde iki de kız çocukları olmuştur.
İlk zevcesinin teşvikiyle ikinci defa yine akrabasından olan Seyyide Sıdıka ile evlenmişlerdir. Bu izdivaçtan da, Seyyid Abdulbaki, Seyyid Ahmed, Seyyid Abdulhalim, Seyyid Muhyiddin, Seyyid Enver adlı oğulları ve dört kızı olmuştur.
Zahiri ilimlerde büyük bir alim olan Gavs hazretleri (k.s) ahlaken çok halim idi. Onu görenler halinden etkilenip hidayete ererdi. Gavs, çoğu zaman şöyle derdi: “Üstat Abdulkahhari Zoheydi, hakkımda şöyle demiş: “Bu zat iyidir, ancak bir kusuru vardır. o da çok halim olmasıdır. Elhamdülillah bu kusur ne büyük bir kusurdur.”
Doğru ve faydalı sözleri tamamen dinler gerekirse cevap verirdi. Yoksul kişilerle oturup sohbet eder, onların arzu ve isteklerini karşılayıp gönüllerini hoş tutardı.
Küçük çocukları çok sever ve derdi: “Çocuklara yedi yaşından itibaren namaz kılmayı öğretiniz, on, on beş yaşları arası kılmazlarsa icap ederse dövünüz. Siz bu çabayı gösterin, onlar sonunda bırakırsa ebeveynleri mesul olmaz. Gençlikte yapılan ibadet çok makbuldür. Bir insan gençliğinde Allah’a (c.c) kulluk etmezse, ihtiyarladığı zaman ne dünyaya ne ahirete yarar.”
Bir gün mübareğe dediler: “Efendim bazı kişiler sizin münkirliğinizi yapıyorlar, siz ne dersiniz.” Cevaben buyurdular : “İmamı Şafii (rah) buyuruyor: “Huzuru İlahide Rabbi Teala bana şefaat hakkı tanırsa önce münkirlerime şefaat edeceğim. Çünkü onlar bizim terakki etmemize sebep oluyor. Elbet bizim iyiliğe iyilikle cevap vermemiz gerekir.” Yine Hasanı Basri (k.s) de kendi gıybetini yapanlara, iyiliğe iyilikle muamele edilir deyip, bir tabak şeker hediye göndermiş ” Allahü Teala’nın İzniyle biz de öyle yaparız, onları severiz.”
Ahlaken olduğu gibi takvada da tek. Bir gün bazı sofilere Fatiha suresini talim ettiriyordum lisanları değişik olduğundan bu kişiler “sıratellezîne” derken doğru telaffuz edemiyordu. Bu yanlışlıkları düzeltmek için onlara ders vermeye başladım. Bizim bu dersimize Bilvanis seyyidlerinden bir tanesi itiraz edip dedi:
– Bunu bırakın, sadatlardan söz edin. Çünkü bir laf eksiğe veya fazlalığa bakmazlar. Ben de:
– Eğer yapılan ibadetler şeriata aykırı olursa, Allah (c.c) katında makbul değildir, dedim. Seyyid bana kızarak dedi:
– Şah ı Hazne’nin (k.s) huzurunda bir alim, Şahı Hazne’nin haline kalben itiraz etti. Bu durumun farkına varan Şahı Hazne (k.s) o alime bir nazar etti. Alim yere düştü, sonra sarığı boğazına dolaştı. Seyyidin bu sohbetinden ben çok korktum. Çünkü mübarek Seyyiddir, kalbi incinmiştir. Ben de bu işte zarar etmeyeyim diye durumu Gavs’a (k.s) anlatmak için mübareğin yanına vardım. Gavs hazretleri akşam rabıtası yapıyordu. Rabıtayı bitirdikten sonra, dönüp bana dedi ki: “Allah’ın (c.c) yolu nasılsa insan öyle anlatmalıdır. İtiraz edip buna darılan darılsın, hangi büyük kayayı isterse kafasını o taşa vursun.
Gavs hazretleri en çok Akaid ve ilmihal bilgilerini öğrenmeye teşvik edip, derdi: “Akidesi (itikadı) zayıf olanın imanı da zayıftır. Zayıf olan iman her zaman tehlikededir. Dinin ayakta kalması ilimledir.” Şahı Hazne diyor: “Dünyayı isteyen ilim okusun, Ahireti isteyende ilim okusun.”
Bunun için ilim çok önemlidir. Bakınız Rabbi Teala buyuruyor: “Allah’tan gereği gibi ancak alimler korkar.” însan hayatı dünyeviyesinin her anını sünneti seniyye’ye göre ayarlamalıdır.
Hazret dünyayı değiştirdikten sonra, Gavs-ı A’zam (k.s) yarım kalan ilmi şeriatını tamamlayıp, seyri sülükünü yapmak için Şeyh Muhammed Selim-el Hizaniye intisap etmek ister.
Bu işe karar vermeden önce istihare yapan Gavs (k.s), gördüğü rüyayı şöyle anlattı: Rüyamda; Hazret, Şahı Hazne ve ben beraber bulunuyorduk.
Hazret Şahı Hazne’ye şöyle dedi:
– Şeyh Ahmed, Seyyid Abdülhakim’in babasının bizde çok emeği vardır. Onun için sen ona gözün gibi bak. Bu rüyayı şahı Hazneye intisap için işaret sayan Gavs, doğru Hazne yolunu tutar. Şahı Hazne’yi ziyaret edip tarikat almak istediği zaman, Şahı Hazne der:
Abdülhakim sen tarikat almadın mı?
– Gavs, evet kurban önceden almıştım. Şah-ı Hazne:
– Kimin tarikatını almıştın ? Gavs (k.s):
– Hazret’in (k.s) tarikatını.
Bu cevabı tebessümle karşılayan Şah-ı Hazne (k.s) der:
– Hepimiz Hazret’in tarikatındayız. Senin tarikat almana lüzum yoktur. Tövbe verip, tarikat vermez. Bu hale şahit olan Şahı Hazne’nin halifesi Molla İbrahim şöyle der: Seyyid Abdülhakim, niçin böyle yaptın, bir menfaat görmezsin, bak bir kişi bir mülk alsa, onu istediği gibi tasarruf edip kullanabilir ve fayda görür.
Kişi sahip olmadığı mülkün üzerinde tasarrufta bulunabilir mi? Elbette ki bulunamaz. İşte mürşidi kamil de böyledir. Kendi tasarrufuna alabilmesi İçin, kendi eliyle müride tarikat vermesi gerekir. Kendi müridi olmayan bir kişi üzerinde hiç bir mürşit tasarrufta bulunamaz.
Bu sözlere çok üzülen Seyyid Abdülhakîm (k.s): “Biz bu işin böyle olduğunu bilmiyorduk. Bir gün tekrar Şahı Hazne’yi ziyaret eden Gavs (k.s), der:
– Kurban ben tarikat tazeleyeceğim, Şahı Hazne (k.s):
– Hepimiz Hazretin (k.s) tarikatındayız. Senin tarikat tazelemene lüzum yoktur. Gavs (k.s):
– Efendim ben o zaman talebe idim, tarikatla fazla meşgul olamadım.
Bu konuşmalardan sonra Şahı Hazne, Gavs’tan “îstihare” yapmasını ister. Bu söze çok üzülüp renkten renge giren ve mahzun olan Gavs (k.s) der:
– Yoksa beni rahmet kapısına kabul etmeyecek mi? Ben nereye gideyim, imanım tehlikede, ben imanımı nasıl kurtaracağım?
Emir gereği istihare yapan Gavs (k.s), o gece gördüğü rüyayı halife Molla İbrahim’e anlatır.
Rüyası şöyledir: Çok kalabalık bir cemaat vardı. O cemaatte Hazret, Şah-ı Hazne ve Şahı Hazne’nin halifesi Molla Muhammed de vardı. Namaz vakti olduğu zaman, Molla Ahmed kamet etti, Şahı Hazne de İmam oldu, bize namaz kıldırdı. Bu rüyadan Şahı Hazne’ye intisaba izin çıktığını bildiren Molla Muhammed der: “Seyyid Abdülhakim, müjdeler olsun, işin tamam.”
Biz Hazne’de bulunduğumuz sürece Şahı Hazne bize hiç İltifat etmezdi. Bir ay kaldığım zaman bile ancak bir kaç kelam ederdi. Bu hale çok üzülürdüm. Bir gün yine bu düşünce ile mahzun bir haldeydim. O sırada şahı Hazne, bize şöyle sohbet yaptı: “Mürşidin zahirdeki iltifatına gönül bağlayan kişinin maneviyattan nasibi azdır. Müridin teslimiyeti kemal bulup mürşidinden feyiz ve himmet alabilme liyakatine sahip olduğu zaman mürşit; o müride zahiren iltifat etmez.”
Hilafet aldıkları sırada Taruni köyünde ikamet ediyorlardı. Oradan Bilvanis’e, sonra Kasrik’e en sonunda bugün medfun bulundukları yöreye (Menzil) hicret ettiler. Tarikat vermeye ilk defa Taruni köyünden başladılar. Burada Pazartesi ve Perşembe günleri teveccüh yapıp İnsanların hidayetine vesile olurlardı.
Gavs (k.s), hilafet alıp irşada başladıktan on bir yıl sonra Şeyhi Ahmed-ül Haznevi vefat etmiştir. Bu vefat hadisesinden sonra Gavs hazretlerine (k.s) intisap edenlerin sayısı daha da çoğalmıştır. Bunlar İslam’ın emir ve hükümlerini en iyi şekilde öğrenip yaşamaya çalışıyorlardı. İntisap edenler arasında bazı şeyhler, halifeler ve başka tarikat müntesipleri de vardı.
Soruldu: Efendimiz bize Öyle bir nasihat ediniz ki, onun sayesinde dünya ve ahirette kurtulalım, dediler. Gavs (k.s):
“Kurtuluş için hürriyet ve iffete dikkat ediniz. Hürriyet demek; Bütün işlerde sebeplere değil, sebepleri yaratan Allah’a (c.c) bağlanıp teslim olmaktır. Bu saydıklarımız, kurtuluşun ilk kapısıdır. İffet ise, kişinin kendi nefsi veya başkalarının hesabına değil, bütün fiillerinde Allah’ın (c.c) emir ve hükmüne göre olmaktır.
Sordular: Efendim, ihlas ne demektir? Dediler:
“İhlas, hiçbir sebep ve gaye olmaksızın Allah’ın (c.c) emir ve hükümlerini yalnız Allah (c.c) rızası için yapmaktır. Yani bütün gücünü Allah (c.c) yoluna sarf etmektir. Bu hal üzerine sebatın zahirine Takva, özüne de ihlas denir. Bir örnek verelim; kimin gayret ve düşüncesi midesine olursa kıymeti de ondan çıkan kadar olur. Malumdur ki, hayatını şöhret ve şehvete harcayanın sonu hüsrandır.
Sordular: Zahiri ve batıni darbelere nasıl dikkat edelim? Buyurdular:

“Açık ve gizli edeplere dikkat ediniz. Abdestli olunuz. Günah işlediğiniz an tövbeyi terk etmeyiniz. Selefi salihin eserlerini okuyunuz. Öğrendiğiniz şeriatı tatbik ediniz. Bilgili kişilerin sohbet ve nasihatlerini kabul ediniz. Böylece Allah’ın (c.c) emirlerini yerine getirmeye gayret etmiş olursunuz. Bu saydıklarımız zahiri edeptir.
Batıni edep ise, kalbi masivadan temizlemektir. Bu zamanda kalbi masivadan kurtarmak çok zordur. Hafız-ı Şirazi şöyle diyor: “Ey kişi seni dostundan geri bırakan neyse kalbinden onu terk et.”
Bakınız insan kalbi için şer hicap olduğu gibi hayırda hicap olur. O halde salikin ne hayra güvenmesi ne de şerden koruması gerekir. Allah’a (c.c) güvenip yasaklardan sakınmalıdır. Şerlerin hepsi kendi nefsindendir. Hatta nefsin kendisi de şerdir. Şahı Hazne (k.s), bir gün bize şöyle sohbet etti:
“Allah, bize, bizden daha yakındır. İnsan ise ne kadar hayasızdır. Çünkü Allah’ın huzurunda O’na isyan ediyor. Allah (c.c) ise ne kadar halimdir ki, asi günahkarı tövbeye çağırıyor. İlim insanı gaflete sevk ediyorsa büyük bir felakettir.
Sordular: Bir alim Kur’an, Hadis, Fıkıh ilmini bilir, selefin kitaplarını da okursa bir şeyhe bağlanmaya ne lüzum var? Dediler:
“Bakınız, bir eczacıyı düşünelim. Bu kişi envayı çeşit otları bilir, bunlardan nasıl ilaçlar yapılacağını, bu ilaçların hangi hastalıklara yararlı olacağını da bilir. Doktorlar da bazı zamanlar bu bilgilerden esinlenerek teşhis ettikleri hastalıklara bu ilaçları verirler, eczacılardan aldıkları bilgiye dayanarak. Ama eczacı çoğu kez bir hastalığı teşhis edemez, reçete olmaksızın bir hastaya bazı ilaçları veremez. Verdiği takdirde, ilacı parasız dahi verse eğer ki, hasta zarar gördüyse eczacı cezalandırılır. Ayrıca bakınız, bir doktor çoğu kez kendi filmini çekemez. İki omuzu arasında bir yara olsa onu tedavi edemez. Alimleri de böyle kıyas etmek lazımdır. İnsan ahiret yolunda evvela avamdır. Kendisini masivadan kurtarması çok zordur. Oğlun dahi olsa, ehil değilse bir hastalığından mütevellit ameliyat lazım gelse onu yaptırmazsın. İşin mütehassısını ararsın. Mürşitler ehil kişilerdir. İzn-i İlahi İle insanları gafletten kurtarıp, yönünü Hakka döndürürler. Bakınız, devrimizde vaaz ve nasihat dinleyip hidayete gelen çok az kişi vardır. Ama şeyhler daha çok kişinin hidayetine vesile olurlar. Zamanımızda mutasavvıflar az olduğu için, insanlar isyana daha fazla düşmüştür. İrşat ehli zatlar, devrimizde azdır.
Nefsin zatı ve maddesi değişmez, lakin sıfatı terbiye olup değişir. Mesela, Hz. Ömer (r.a), İslam’dan önce cehalet devrinde kızlarını diri diri toprağa gömerdi. İslami kabul ettikten sonra aynı Ömer (r.a), halife olmasına rağmen sırtına çuval yükleyerek, fakirlerin evlerine kadar ihtiyaç maddelerini taşımıştır. Her iki Ömer de (r.a) aynıdır. Sıfatları değişmiştir. Zatı ise aynıdır.
Soruldu:
Peki efendim, kalbimizi bütün bu nefis ve vesveselere karşı nasıl galip getireceğiz? Dediler:
“Kalbinizi dışta ehl-i fısktan gelen, içte ise nefis ve şeytandan gelen umum (genel) telkinlere sarfı nazar etmek ve kalpten zikretmekle kalp kuvvet bulur. Kalbin gıdası Allah’ı zikirdir. Nefsin gıdası ise yemek, içmek, giymek. vs. şeylerdir.
Sordular: Kalbimiz Allah’ı zikretmiyor, ne yapmalıyız? Buyurdular:

“Dilinizi ona yardımcı kılınız. Her ne kadar İmam Gazali, gaflette zikir merduttur (redolunmuştur), demişse de bazı ulema da gaflette zikir etmek, zikirsiz gafletten daha iyidir, demiştir. Biz bu sözü tercih ediyoruz. Kalbi zikir, gafleti yok eder.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz