Ana Sayfa Tasavvuf

İhlas, Feyiz Almak İçin Kalbi Hazırlama

İhlâs-ı mürid şol keyfiyette olmalıdır: Mürşidi Rasûlullah’in (s.a.v) nâibi, vekili, halifesi ve zillullah (gölgesi) fil-àlem olduğunu bilip; mürşid kendisini reddederse, Allah-u Teàlâ ve Resûlünün de reddeylemesine; ve kabul eylerse, Allah ve Resûlünün de kabul buyurmasına vesile olacağı itikadında olması gerektir. Bir müridi eğer şeyhi reddecek olsa, şeyhinin şeyhi dahi kabul etmeyip, ta Rasûlullah’e kadar hiçbiri kabul etmez.

Mürşit de bir ruhaniyet vardır ki, hiçbir halde müritten ayrılmaz. Bazı müritler bu ruhaniyeti üzerlerinde gördükleri için, uyku zamanlarında bile ayaklarını uzatmağa cesaret edemezlermiş. Bu hali her müridin görmesi mümkün olmasa dahi, görür gibi itikat etmelidir. Bu itikat sayesinde, görmüş olan mürid ile feyizde müsâvi (eşit) olur.

Ruhaniyyet-i mürşid hâlet-i nezi’de, yâni can verirken ve kabirdeki süâl zamanında, müridin yanında hazır olup, sual meleklerinin cevaplarına yardım ederek teselli verir ve korkusunu teskîn eder. Şeytan ise mürşid-i kâmili görünce hemen kaçar, Hazret-i Ömer’den (r.a) kaçtığı gibi.

Hakk Teàlâ mürşidlere, gıyaplarında yâni hazır olmadıkları zamanda vâkî olan işleri görecek göz ve işitecek kulak verdiğine itikat eyleye. Her ne kadar mürşid kendisine bildirmezse de, öylece itikad etmek gerektir. Şu hadîs-i kudsîde:

“Kul nâfilelerle bana durmadan yaklaşır, nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi, artık o kulumun işiteceği kulağı olurum, göreceği gözü olurum.”

Hak Teàlâ’nın; “Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı.”[1] kavl-i şerifi bu mânâya işarettir. Eğer böyle itikat ederse, mürşidin feyzi şarktan garba, (doğudan batıya) kadar her tarafı doldurur. Güneşin ziyâsının her tarafı doldurduğu gibi.

Mürit her nerede olursa olsun, feyiz dalgalarına dahil olduğunu bilmesi gerektir. Çünkü feyiz alabilmenin anahtarı bu inanca bağlıdır. Ve dahî ehl-i keşif olan mürit, mürşidin nurunun şark ve garbı ihâta ettiğini görür. Eğer mürit bundan noksan görürse, noksanlık ve zaaf mürşidin nispetinde değil, onun keşfindedir. Kezâ mürşidinin uykusunun, kendisinin gece sabaha kadar ibadetinden, yemesinin ise kendi orucundan efdal olduğuna inanmalıdır. Ve mürşidinin bir nefeste terakkisi, kendisinin bütün ömründe, riyâzat ve sülûkündeki terâkkîsi kadar olduğunu kabul etmelidir.

Mürşidi kendinde olan kudret-i kudsiyye ile bir kimseye nazar etse, Cünyed-i Bağdâdî ve Bâyezid-i Bistâmî’nin (k.s) makamına îsâl eder. Bu nazara uğrayan veya nâil olan kimse, ne kadar kötü ve fâsık dahî olsa, makàm-ı âlîye vâsıl olur, ancak bu nazarı aramak ve gözlemek lâzımdır.  “Mümin Allah’ın nuruyla bakar.” buyrulmuştur. “Allah her şeye kàdirdir.”[2]

Mâlûm ola ki, tàlibe lâzımdır ki kendi gönlünü bütün cihetlerden, işlerden, düşüncelerden boşaltıp şeyhine müteveccih kıla… Şeyhin bulunduğu yerde ondan izinsiz farz ve sünnetten başka namazlar ve zikirlerle meşgul olmaya ve onun huzurunda ondan başkasına iltifat etmeye. Başkalarının elini öpmek, hatır sormak ve buna benzer konuşma yapmak doğru değildir.

Bütün varlığıyla kendini şeyhine müteveccih kılıp otura ve öyle bir yerde oturmalıdır ki, gölgesi bile şeyhinin esvabının üzerine düşmeye…
Seccâdesinde namaz kılmaya ve seccâdesi üzerine ayak basmaya. (Vay zamâne dervişlerine vay!) Abdest aldığı yerde abdest almaya, yâni taharethànesine girmeye. Ona mahsus olan kalem, kâğıt, bıçak, kaşık, tabak ve sâire gibi şeyleri kullanmaya…
Mürşidi yokken bile, onun olduğu tarafa ayaklarını uzatmaya ve o tarafa tükürmeye.

Şeyhten her ne sadır olursa, zuhur ederse -bu görünüşte hatâ bile olsa- onu doğru bile… Zîrâ mürşidin hareketleri ilhamdan neşet eder, hatâsı da hatâ-yı ilhâmîdir. Hatâ-yı ictihâdî gibi ki, ona levm (kınama) ve itiraz caiz görülmemiştir.

Vaktâ ki bu usül üzere muhabbet hasıl oldukta, sevdiğinden her ne sadır olursa, sevenin gözünde mahbup görünür ve sevilir, itiraza meydan kalmaz. Az ve ufacık bir itiraz vâkî olsa, felâket ve helâkini, mahv ve perişanlığını mûcip olur. (Ah ah, dik dik konuşmalar, bağıra bağıra şiddet ve hiddetler, ve şeyh yanına sık sık girmenin ve orada lâubâli oturmanın ne demek olduğu, bilmem acabâ anlaşılır mı?)
Bazı mühim rüyalarını arz eder, fakat yine tâbirinde ısrar etmez. Kendine münkeşif olan tâbiri de arz eder.

Gerek sevabını ve gerek hatâsını araştırıp tecessüs etmeye ve kendi keşfine itimat etmeye, güvenmeye. Zarûret olmadıkça, izinsiz ondan ayrılmaya…
Her ne gibi feyz ve fütûhâta, devlet ve saadete nâil olursa olsun, onun şeyhinin tavassutu ile olduğunu zan ve tasavvur eyleye… Eğer başka bir şeyh vasıtasıyla olduğunu vâkıada görürse, yine onu kendi şeyhinden bile…
Şeyhinin gerek işlerinde, gerek sözlerinde ve gerek hallerinde saklanması lâzım olan bir hali görse veya vâkıf olsa dahi, onu başkalarına nakil ve hikâyeden sakınmalı; bir başkası söylese, onu da duymazlıktan gelip susmalıdır. Sakın şeyhimi methedeceğim diye veya kendisinin yakını olurum zannıyla, iftihar kastederek kendini helâk etmeye…

Şeyhinde her gördüğünü, ben de yapayım demeye. Yalnız şeyhinin dedikleri ile meşgul ola ve izinsiz bu gibi şeyleri yapmaya. Şeyhinin emrine mutî olup, halife ve müritlerden kendi üzerine takdim ettiği kimselere de itiraz etmeyip, emirlerine itaat ede.  Efendimiz (s.a.v) Hazretleri’nin emir gösterdiği kimseye, ondan daha üstün ve âlâ olanlar itiraz etmeyip itaat ederlerdi. Bunların zâhiren her ne kadar amelleri az olsa dahi, yine ihtiram ve tâzim lâzımdır.

Eğer dînî veya dünyevî bir şey soracak olursa, onun hoş vaktini gözlemek ve şeyhinin haline bakıp, sözlerini dinlemeğe vaktinin müsait olup olmadığını, yemek ve istirahat vakitlerini, ders ve murakabe hallerini düşünerek, sözleri onu rahatsız etmeyecekse arz eder, sözü de uzatmaz. Yoksa hiç düşünmeden ve mülâhaza etmeden, ağzına geleni söylemekle arîz ve amîk konuşmaya…
Şeyhinin sözlerini gayet dikkatle dinleyip, işaret ve inceliklerine ehemmiyetle kulak vermeli ve icabını derhal yapmalıdır. Aksi halde fütûhattan ve feyizlerden mahrum olur.
[1] Enfal: 17
[2] Bakara: 284

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz