Ana Sayfa Tasavvuf

Tövbe ve İntisab

Önce insan bilmeli ki, tövbe etmesini gerektiren hal kişinin günah işlemesinden kaynaklanmaktadır. Tövbe ayrıca Allah’ın (c.c) bütün kullarına emridir. Biliyoruz ki, günah işlemek insanın yaratılışında vardır ve dolaysıyla günah işlememek kul için mümkün değildir. İnsan beş duyu organı ile yani bütün azaları ile günah işler. Bir kimse bunlara sahip çıkmaya çalışsa, bu seferde kalbinden geçirdiklerine sahip çıkamaz. Kalbine sahip çıksa, şeytanın ve nefsin vesvesesinden kurtulamaz. Kendimizi bir an için de olsa şeytanın ve nefsin vesvesesinden kurtulmuş saysak, bu seferde “Marifetullah” dediğimiz, Allah’u Teala’yı hakkıyla tanıma hususunda gafletimiz bizi yalnız bırakmaz. Bütün bu özellikleri dolayısıyla insan, hakikati tam anlayamadığından kendi noksanlıklarını bulup, tamamlama yerine, diğer yaratılanlarda noksanlık arar ve onların yanlışlıklarını bulmak ister. Bu ve bunun gibi hallerle günaha düşme çarkı döner durur.
Her Mümin, günaha düşmenin kendisine ne kadar zarar verdiğini, hele bilerek günah işlemenin, Allah katında kendisini ne kadar zor durumda bırakacağını bilmek zorundadır. Şu çok iyi bilinmelidir ki; Günah işlemek, insanın ahiret hayatını perişan eden kötü bir ahlaktır. Ancak, işlediği günahlarına tövbe etmemek daha kötü bir ahlaktır ve daha büyük günahtır. Çünkü, bile bile tövbe etmemek, bir çeşit isyandır. Hz. Peygamberimiz (s.a.v):

Eğer sizler günah işlemeyen bir toplum olsaydınız, Allah sizleri yok eder, yerine günahından dolayı boyun bükerek, tövbe eden kullar yaratırdı.

buyurdu.
Tövbe İlahi bir yardımdır. Allah’u Teala’nın lütfüdür. Tövbe eden kimse Allah’ı (c.c) affedici olarak bulur. Devamlı günah işleyip tövbe etmemek dua ve niyazda bulunmamak, o kimsenin zamanla küfre yaklaşmasına sebep olur. Dolayısıyla tövbe edenin takvası artarken tövbe etmeyenin azabı çoğalır. Allah (c.c) dostları dahi (makamı ne olursa olsun) kendisini emniyette hissetmemiş, Allah’u Teala’nın azametinden hep korkmuşlardır. Büyük makamlarına rağmen “Benim hatam olmadı, ben günah işlemedim.” dememişler, mutlaka tövbe etmişlerdir. Allah’u Teala’yı herkesten iyi tanıyan “Marifetullah” ve “Muhabbetullah” ilmine sahip bir veli günahlarına tövbe ediyorsa ki onlar bu ahlakı:

“Ben günde en az yüz kere tövbe ederim.” diyen Hz. Peygamberimiz’den (s.a.v) almışlardır. O zaman mümine düşen en önemli hal Allah’u Teala’ya tövbe etmektir. Muhammed (s.a.v) ümmetine tövbe farz-ı ayındır. Hz. Resülullah (s.a.v)
“Her adem oğlu hata işler. Hata işleyenlerin en iyileri tövbekâr olanlardır.” buyurarak tövbenin Allah (c.c) katında ne kadar kıymetli olduğunu anlatmıştır.

Başka bir hadis-i şeriflerinde de Peygamberimiz (s.a.v):
“Mümin günahını üzerindeki bir dağ gibi görür ve o dağın üzerine yıkılmasından korkar. Münafık ise günahını burnunun üzerine konan ve hemen uçurabileceği bir sinek gibi görür.” buyurmuştur.
Ancak bir kimsenin kendi kendine yaptığı tövbeyi koruyabilmesi gayet zordur. Zaten bu tövbenin, kulun günahları sebebiyle Allah’u Teala’nın razı olacağı şekilde yapması da zordur. Halbuki topluca yapılan tövbede kişi tövbesine diğer müminleri şahit yapması ve Peygamber varisi konumunda ki velinin duası desteğiyle yapması en güzel bir tövbe vesilesidir. Bakın Allah’u Teala bu konuyu Kur’an-ı Kerim’de ne güzel açıklıyor.

“Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri (günah işledikleri) zaman sana gelseler de Allah’tan bağışlanmayı dileseler ve Resül de onlar için istiğfar etseydi. Allah’ı ziyadesiyle affedici, merhamet edici bulurlardı.”

Başka bir ayeti kerimede de topluca tövbe yapmaya şöyle işaret edilmiştir: Canab-ı Allah (c.c) şöyle buyurmuştur:

“Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.”

Demek ki ümmet yani bizler için en hayırlı tövbe Allah’ın Resülü’nün (s.a.v) nezareti ve şahitliği altında yapılan, onun dua ve istiğfarla desteklediği tövbedir. Böyle tövbe yapanın istiğfarında ki gaflet ve kusurlarının Hz. Peygamberinin istiğfarı ile giderilmesi ve ilahi huzura salih ve sağlam bir tövbe olarak ulaşmasıdır. Çünkü kendileri için istiğfar eden Peygamberi (s.a.v) Allah’u Teala seçmiştir. İşte peygambere varis olan mürşitler de, Peygamber’in ümmetini Allah’a (c.c) sevk etme, tövbelerinin Allah katında kabulüne yardım etme, kulların Allah’u Teala’ya yönelişine şahit olma haline de varistirler.
Yani Peygamber Efendimizin (s.a.v) Ayette anlatılan sıfatını temsil etmektedirler. Böyle mürşitle birlikte tövbe eden insan Mürşidine:
“Efendim ben Rabbime dönmek, rızasına yönelmek istiyorum. Sizi de bu yolda delil ve imam seçiyorum. Siz de bu amelime Yüce Rabbimin huzurunda şahit olup, affım için Allah’a (c.c) yalvarın da kalbime nur, gönlüme sürür versin, günahımı affetsin, beni taatında muvaffak etsin.” demek ister.

Yani mürşit, tövbe ile Allah’a (c.c) dönen kimseyi, özel terbiyesine almaktadır. Böylece nefsine ve şeytana karşı mümin, artık kendisine hayır ve takva yolunda yardım edecek gerçek bir dost ve yardımcı bulmuş olmaktadır. Ancak bu bağlılık ve yardım için mürşidin istemesi yetmez, kulun kendiside istemelidir ki, bu manevi bağ oluşsun.

Ancak, tabi olmak için tanımak, tanımak için de görmek lazımdır. Acaba kendisini bizzat görme imkânı bulamadığımız Allah’ın Resulünü (s.a.v) tanımanın ve kendisine tabi olmanın en güzel yolu nedir? Bu konu da Gavs-ı Sani (k.s):
“Hz. Resulüllah’ın (s.a.v) hayatını yaşamak için ulu Sadatlara uymak gerekir. Hz. Peygambere hakkıyla uymanın en güzel yolu Sünnet üzere yaşayan Sadatları takip etmektir. Sadatlar Sünnet-i Seniyeyi kal olarak değil hal olarak yaşarlar ve yayarlar.” buyurmuşlardır.

Bu yol Hz. Resulüllah’ın (s.a.v) ilim ve hallerine varis olan alim, arif, salih bir hak dostunu kendisine örnek almaktır. Çünkü onlar Hz. Peygamberin (s.a.v) getirdiği edebin nasıl yaşandığını onda gördüler. Resulüllah’ı (s.a.v) canlı örneğinden tanıdılar, sevdiler ve bu sevgi ile Sünnete tabi olmaya çalıştılar.

Yeri gelmişken tövbeyi bir kaç tanım ile açıklayalım.

Tövbe: Pişmanlıktır.
Tövbe: Bir sayfayı kapatıp temiz bir sayfa açmaktır.
Tövbe: Yanlışlarla dolu geçmişe bir daha dönmemektir.
Tövbe: Kulun Rabbi tarafından çağrılması ve ruhun bu davete uymasıdır.
Tövbe: Kalbin uyanması, vicdanın yanması ve vücudun kulluğa koşmasıdır.
Tövbe: Allah Teala’nın kullarına çok büyük bir ni’metidir. Ancak bir kez tövbe etmekle iş bitmez. Asıl önemli olan tövbeden ayrılmadan, tövbe halini koruyabilmektir.
Kur’an-ı Kerim de Cenab-ı Allah (c.c) tam 70 yerde tövbeden bahsetmektedir. Bu Ayetlerden birkaç tanesini Hz. Resülullah’ın (s.a.v) hadisleriyle beraber zikredelim.
Cenab-ı Hakk (c.c) Bakara süresinin 222. ayeti kerimesinde:
“Şunu iyi bilin ki, Allah tövbe edenleri ve (maddi-manevi kirlerden) temizlenenleri sever.”
Enes b. Malik’ten (r.a) rivayete göre Peygamber Efendimiz (s.a.v) kulunun tövbesiyle ilgili şöyle buyurmuştur.
“Kulunun tövbesinden dolayı Allah’ın sevinci, sizden birinizin, ıssız çölde devesi ile giderken, onu üzerindeki yiyecek ve içecekle birlikte elinde kaçırması üzerine, bir ağaç altına gelerek ümitsiz bir halde yaslanıp yattığında, devesini yanı başında görüvermesi üzerine devenin dizginini tutarak, sonsuz sevincinden (Ey Allah’ım Sen Rabbimsin, ben de Senin kulunum diyecek yerde) yanlışlıkla “Allah’ım! Sen benim kulumsun, ben de senin rabbinim” dediğindeki sevincinden daha çoktur.”
Cenab-ı Hakk (c.c):

“Ey iman edenler! Allah’a yürekten bir tövbe ile tövbe edin.”

yani tövbeyi Nasuh’ta bulunun buyurmaktadır.
Muaz b. Cebel (r.a) Hz. Peygamber’e (s.a.v) “Ey Allah’ın Resülü Nasuh tövbe nedir? diye sordu. Hz. Peygamber de buyurdu ki:
“Kulun yapmış olduğu günaha pişmanlık duyup ve Allah’a özrünü arz edip sonrada sütün memeye geri dönmediği gibi o günaha dönmemesidir.”
Hz. Ömer (r.a) Nasuh tövbesini şöyle tarif eder.
“Kişinin bir günahı tekrar işlemekten sakınması ve bir daha böyle bir günahı aklına bile getirmemesidir.”
Al-i İmran süresinin 135. Ayeti Kerimesinde de Cenab-ı Hakk:

“O takva sahipleri ki bir kabahat yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı anarlarda derhal günahlarına istiğfar ederler. Günahları da Allah’tan başka kim bağışlar? Ve bunlar yaptıkları günahlarda bile bile ısrar da etmezler.”

buyurmuştur.
Halid oğlu Ata diyor ki:
Yukarda ki ayeti kerime nazil olunca bana şu olay malum oldu.
“Lanetlik şeytan bütün yardımcılarına seslendi ve başını toprağa çarparak, “Yazıklar olsun bana!…diye bağırmaya başladı. Karadan, denizden (ve bütün yeryüzünden) olanca yardımcıları, feryadı üzerine başına toplandılar.
“Ey efendimiz, size böyle ne oldu? diye sordular. Şeytan da ne olacak dedi. Kur’an da öyle bir ayet indi ki, bundan böyle insanoğullarından hiçbirine işlediği günah bir zarar vermeyecektir. İşte onun için başımı yerlere çarpıyorum.
Şeytanın yardımcıları ey efendimiz, hangi ayettir o? diye sorunca lanetlik şeytan da adı geçen ayeti söyledi.
Bunun üzerine şeytanın yardımcıları şeytanın huzurunda şöyle ant içtiler. Biz insanoğullarına havai nefis yollarını açacağız. Onlar da nefsin gelip geçici çirkin arzularının peşine dalarak tövbe, istiğfar etmekten vazgeçecekler, fakat buna rağmen de şehevi isteklerine taptıklarının farkına varmayarak Hak yol üzere olduklarını sanacaklardır. Lanetlik şeytan bu sözleri duyunca çok memnun oldu.
Evet arkadaşlar tövbe ve istiğfar da gaflete düşmeyelim o lanetlik şeytana o sevinci tattırmayalım. Unutmayalım ki, tövbe ve istiğfar da bulunduğumuz da Allah’ı (c.c) sevindirmiş ve mel’un şeytanı da kahretmiş oluruz. Cenab-ı Allah (c.c) cümlemizin tövbelerini ve istiğfarlarını kabul eyleyip tövbesin de sebat gösterenlerden eylesin…
Ayet-i Kerime de Cenab-ı Hakk (c.c):
“Allah’ın kabul edeceği tövbe, ancak bilmeden kötülük edip de sonra tez elden tövbe edenlerin tövbesidir; işte Allah bunların tövbesini kabul eder; Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir. Yoksa kötülükleri yapıp yapıp da içlerinden birine ölüm gelip çatınca. Ben şimdi tövbe ettim diyenler ile kâfir olarak ölenler için (kabul edilecek) tövbe yoktur. Onlar için acı bir azap hazırlanmıştır.”
Peygamber Efendimiz (s.a.v) kulun tövbesinin kabul olma zamanı ile ilgili şöyle buyurmuştur.

“Ulu Allah can boğaza gelmedikçe kulun tövbesini kabul eder.”

Hadiste geçen “Canın boğaza gelmesi” şeklindeki ifadenin manası, ruhun çıkmak üzere boğaza gelmesi demektir. O zaman hadisi şerifin manası şudur.

“Ruh çıkmak üzere boğaza ulaşmadıkça kulun tövbesi kabuldür.”

Çünkü can boğaza geldiğinde kul, öbür dünyada azaba mı, rahmete mi, sıkıntıya mı, rahata mı kavuşacağını ayan beyan görür. (Ve tam bu sırada tövbe etse, imana da gelse Allah katında makbul değildir. Çünkü tövbenin şartı, günahı terk etmeye kesin olarak karar vermek ve onu bir daha işlememektir. Bunun ise can boğaza gelip de takatten düşüldüğü bir anda gerçekleşmesi imkansızdır. O yüzden kul, böyle bir an gelip çatmazdan önce Allah’a tövbe etmeli ve günahından bir daha işlememek üzere pişmanlık duymalıdır.

Peygamberimiz (s.a.v) diyor ki:
Bir gün bana Cebrail (a.s) gelerek şöyle dedi: “Ey Muhammed!… Ulu Allah sana selam ediyor ve diyor ki: senin ümmetinden ölmezden bir yıl önce günahından tövbe eden kulumun tövbesini kabul ederim.”
Bunun üzerine “Ey Cebrail!… dedim. ‘Ümmetim için bir yıl uzundur. Çünkü onlar büyük bir aldanışın içine düşmüşler, nefsin geçici arzu ve istekleri peşinde koşuyorlar.” Bu sözlerimi Allah’a (c.c) ilettikten sonra dönerek şöyle dedi: “Allah buyuruyor: “Ölmezden bir ay önce tövbe edenin tövbesini kabul ederim.”
“Ben bu da çok…” deyince Cebrail tekrar Allah’a (c.c) ulaştırdıktan sonra dönüp gelerek, “Ey Muhammed!… Rabbin şöyle buyuruyor:” dedi. “Ölmezden bir saat önce tövbe edenin tövbesini kabul ederim.”
Ben yine “Ümmetim için bu da çok” deyince Cebrail bu sözlerimi Allah’a iletip döndükten sonra şunları söyledi: “Ey Muhammed!… Rabbin sana selam ediyor ve şöyle buyuruyor. “Bütün ömrünü günah içinde geçirmiş, ölmezden bir yıl, bir ay, bir gün veya bir saat önce bana dönüp günahlarına tövbe etmemiş hatta canı boğaza gelip de konuşamaz ve diliyle özür dileyemez olmuş, fakat o anda yürekten derin pişmanlıklar duymuş olan kimsenin günahlarını bağışlarım.”
Hz. Ömer (r.a) anlatıyor: Bir gün peygamberimiz (s.a.v) ile birlikte, hasta döşeğinde yatmakta olan yerli (Medineli) sahabelerden birini evinde ziyarete gittim. Peygamber (s.a.v) adama, “Günahlarından Allah’a tövbe et” diye telkin etti. Fakat adam dilini döndüremiyordu. Gözlerini göğe dikti. Peygamber de tebessüm etti. Bunun üzerine, Peygamber’e (s.a.v) “Ey Allah’ın Resülü!… neden öyle gülümsedin?” diye sordum. O da şöyle cevap verdi.
“Hasta, diliyle tövbe edemeyince gözleriyle göğe işaret verdi ve yürekten tövbe etti. Ulu Allah da meleklerine, “Ey Meleklerim!… Şüphesiz ki kulum, diliyle tövbe edemedi, ama yürekten derin bir pişmanlık duydu. Siz de şahit olun ki onun bu tövbesini kabul ettim ve onu bağışladım.” diye buyurdu. (işte o yüzden bende memnun olduğumdan gülümsedim, ey Ömer!)
Furkan süresinin de 70. Ayet-i Kerimesinde Cenab-ı Hakk (c.c) şöyle buyuruyor.
“Ancak tövbe ve iman edip salih ameller işleyenler başkadır, Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir.”
Seyyid Muhammed Raşid Hz leri (k.s) bir sohbetlerinde buyurdular ki:
“İnsan hacca gider Cenab-ı Allah (c.c) (kul hakkı hariç) bütün günahlarını affeder. Ve yine insan bir mürşidi kamile varır tövbe eder Allah (c.c) bütün günahlarını bağışladığı yanı sıra hepsini sevaba çevirir. (yani tövbenin ne kadar kıymetli olduğu anlatılmaktadır.)
Başka bir Ayet-i Kerimede de Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır.
“Bununla beraber şüphe yok ki ben; tövbe eden ve iman edip iyi ameller işleyen, sonrada doğru yolda giden kimseyi çok bağışlayıcıyım.”
Demek ki Allah (c.c) bizden iman ve tövbe den sonra yapmış olduğumuz tövbede sebat gösterip salih ameller işlemeyi bekliyor.
Din ulularından biri diyor ki:
Kişinin tövbesi şu dört şeyi yerine getirirse Allah tarafından kabul olunur.
a) Diline sahip olması, yani dedi-kodu, yalan, söz taşımak ve gevezelik gibi kötülüklere başvurmaması.
b) Hiç kimseye karşı yüreğinde kin ve düşmanlık duyguları beslememesi.
c) Kötü arkadaşla düşüp kalkmaması.
d) Günahına tövbe ederek, geçmiş günahlarının affını dileyerek devamlı Allah’a ibadet etmek suretiyle kendisini ölüme hazırlaması.
(İşte bu dört hususu göz önünde bulunduran kimsenin tövbesi kabul olur.)
Hud süresinin 90. Ayet-i Kerimesinde Allah (c.c) buyuruyor ki:

“Rabbinizden mağfiret dileyin. Sonra ona tövbe ile dönün şüphe yok ki benim Rabbim çok merhametlidir. (müminleri) çok sevendir.”

Kudsi bir hadis de şöyle buyrulmaktadır: Ulu Allah buyuruyor ki:
“Kulum bir günah işlemiş ve arkasından dergâhıma yönelerek “Ey Allah’ım günahımı bağışla” diye bana yalvarmıştır. Ben o zaman derim ki benim kulum bir günah işlemiş (fakat hemen arkasından yaygın affediciliğime sığınarak) günahları dilediğinde bağışlayan ve dilediğinde cezalandıran bir Allah’ı olduğunu bilmiştir.” Aynı kulum bir daha günah işlemiş ve yine “Ey Allah’ım günahımı bağışla” diyerek bana yönelmiştir. “Bende derim ki kulum günah işlemiş (fakat arkasından) günahları dilediğinde affeden ve dilediğinde cezalandıran bir yaratıcısının olduğunu bilerek bana sığınmıştır.” Aynı kulum yine bir daha günah işlemiş ve “Ey Allah’ım!… Yaptığım günahı affeyle” diyerek hemen bana başvurmuştur. “Ben (yine) (varlık ve ululuğumu tanıyan) kulum bir günah işlemiştir” der ve (dergâhıma yönelerek bana karşı taşıdığın sarsılmaz imanı açıkça ortaya koyduğu için her defasında bu günahkâr kulumu bağışlar) ve ona şöyle seslenirim; “İşlediğin günahlar ne olursa olsun seni affediyorum.”
Enes (r.a) anlatıyor: Peygamber’den (s.a.v) şunları duydum:
“Ulu Allah şöyle buyuruyor: “Ey insanoğlu!… Bana yalvarıp yakardığın ve de benim yaygın rahmetimden ümidini kesmediğin sürece senin günahlarını affederim. Benim için önemli, değil. Ey insanoğlu!… Günahların gökler dolusu çok da olsa tövbe, istiğfar ettikten sonra seni bağışlarım. Ey insanoğlu! Yeryüzü dolusu hatlarla huzuruma çıksan da, sonra karşımda bana hiçbir fani varlığı ortak koşmamış olarak hesaba çekilsen, ben de seni yeryüzü dolusu mağfiretimle karşılarım.”
Sakın şeytan ve nefis bizi aldatmasın, nasıl olsa tövbe edersin diye vesvese verip bizi günahlara daldırmasın. Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyorlar ki:
“Diliyle affını dileyip de aynı günahı işlemekte ayak direten kimse Allah ile alay eder gibidir.”
Peygamberimiz (s.a.v) diyor ki:
“Şeytan dedi ki: “Ey rabbim!… Ululuğuna ant olsun ki, insanoğullarının ruhları bedenlerinde kaldığı sürece ben onları baştan çıkarmağa devam edeceğim. Buna karşılık Ulu Allah da buyuruyor ki: “Ululuğum ve yüceliğim hakkı için, onlar tövbe istiğfar ettikleri sürece ben de onların günahlarını daima bağışlayacağım.”
Onun içindir ki Peygamber Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur.

“Kişi günde yetmiş kere (yürekten) tövbe etse bile yine bu konuda fazla ısrar etmiş sayılmaz.”

Başka bir hadisi şeriflerinde de iki cihan serveri buyurmuştur ki:
“Günahlarına karşılık Allah’tan af dilemeyi devamlı huy edinenlere, Ulu Allah, her sıkıntı için bir kurtuluş çaresi, her kederin arkasından bir rahata kavuşma imkanı verir ve hiç ümit etmediği yerlerden rızkını temin eder.”
Demek ki bu hadisten anlaşılan tövbeyi kendimize huy edineceğiz ve fırsat buldukça mürşidimizi ziyaret edip onun ellerinden tutup tövbemizi alacağız ve onun manevi desteğini, himmetini ve güzel nazarlarını almak için gayret göstereceğiz.
Resül-i Ekrem (s.a.v) buyuruyor ki:
“Ulu Allah, gündüz günah edenlerin tövbe etmesi için geceleyin, gece günah işleyenlerin tövbe etmesi için gündüzleyin (rahmet) elini (kullara) uzatır. Bu hal güneşin battığı yerden doğacağı güne (kıyamet gününe) kadar böyle devam eder.”
Günahlarımız ne kadar çok olursa olsun Allah’ın (c.c) Rahmetinden ümidimizi kesmeyeceğimizi Cenab-ı Allah Zümer Süresinin 53. Ayet-i Kermesinde ne güzel buyurmaktadır:
“Deki! Ey günah işlemekte haddi aşarak nefislerine karşı cinayet işlemiş kullarım. Allah’ın Rahmetinden ümit kesmeyin. Muhakkak, Allah bütün günahları bağışlayıcıdır. Çünkü O, çok bağışlayıcıdır, çok esirgeyicidir.”
FAKİH (Ebul- Leysi Semerkandi) ravileri ile Hz. Ömer’den (r.a) şöyle anlatıyor.
Hz. Ömer (r.a) bir gün ağlayarak Resülullah’ın (s.a.v) huzuruna çıktı. Resülullah (s.a.v) sordu. “Ya Ömer, neden ağlarsın?” Hz. Ömer (r.a):
Ya Resülallah, kapıda bir genç var öyle ağlıyor ki; ciğerimi yaktı, deyince.
Resülullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ya Ömer, onu içeri al; bana getir.”
O genç ağlayarak içeri girdi. Resülullah (s.a.v) ona sordu: “Ey genç neden ağlıyorsun?” “Ya Resülallah günahlarımın çokluğundan ağlıyorum. Allah’ın bana gazabından korkuyorum.” Resülullah (s.a.v) ona sordu: “Ey genç Allah’a şirk mi koştun?” “Hayır,” deyince tekrar sordu: “Haksız yere birini mi öldürdün?” “Hayır,” deyince Resülullah (s.a.v) şöyle buyurdu.
“Allah günahları bağışlar. İsterse yedi kat gök, yedi kat yer kadar olsun. İsterse köklü dağlar misali olsun.”
Bunu dinleyen genç şöyle konuştu: “Ya Resülallah, benim günahım yedi kat sema, yedi kat yer ve köklü dağlardan da büyük.” Bundan sonra aralarında şu konuşma oldu. Resülullah (s.a.v) sordu, oda cevabını verdi:
“Günahın Arşı Kürsü’den de mi büyük mü?” Evet günahım Kürsü’den de büyük.
“Peki günahın Allah’ın affından da mı büyük?” Genç, şüphesiz Allah en büyüktür. “O halde Yüce olan Allah günahları bağışlar.” Resülullah (s.a.v) devam etti: “Şimdi günahını bana anlatabilirsin.” O genç adam şöyle dedi.
“Senden utanıyorum,” ya Resülallah!.. Bunun üzerine Resülullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Günahını bana anlatabilirsin.” Bundan sonra genç şöyle anlatmaya başladı.
“Ben kefen soyucuyum. Yedi yıldan beri kabirleri açar ölülerin kefenlerini soyup satardım.” O genç sözünü bitirir bitirmez Resülullah (s.a.v) ürperdi. Ayağa kalktı. Bir yandan başını sağa sola sallıyordu. Bir yandan da şöyle buyurdu: “Ey günahkar, cehenneme öyle layıksın ki!… Derhal buradan çık.”
Genç, çıkıp gitti. Tam kırk gece Allah’a (c.c) yalvardı. Kırkıncı gece başını semaya kaldırdı, şöyle yalvardı:
“Ey Muhammed’in (s.a.v), Adem’in, Havva’nın Allah’ı. Eğer beni bağışlandıysan Muhammed’e (s.a.v) ve arkadaşlarına bildir. Bağışlanmadıysan semadan bir ateş gönder, beni yaksın. Ahiret azabından beni kurtar.”
Bunun üzerine Cebrail (a.s) Resülullah’a (s.a.v) geldi; şöyle dedi: Ya Muhammed selam sana! Rabbin de sana selam eder…
Bunun üzerine Resülullah (s.a.v) şöyle buyurdu:
“Selam Allah’dır. Selam Allah’ındır ve selam O’na döner.”
Bundan sonra Cebrail, Resülullah’a (s.a.v) Allah’ın emrini bildirdi: Allah Teala soruyor: “halkı sen mi yarattın, Ben mi?
“Hayır, beni de, cümle halkı da Allah yarattı.”
Onların rızkını sen mi veriyorsun?
“Hayır, onların da, benim de rızkımızı Allah veriyor.”
Onların tövbesini Allah mı kabul buyuracak yoksa sen mi?
“Hayır, Benim tövbemi de, onların tövbesini de Allah kabul buyuracak.”
Allah Teala emir veriyor: O kulumun tövbesini tam ve halis tövbeden sayacaksın. Ben de onun tövbesini kabul ettim.
Bundan sonra, Resülullah (s.a.v) o genci çağırdı; müjdeledi: “Allah Teala, tövbeni kabul buyurdu.” Müjdesini verdi.
İbn-i Abbas’tan rivayetle şöyle anlatılmıştır:
“Mümin kul, günahından tövbe edince tövbesi kabul olur. Ayet-i Kerime de buyrulan
“Oysa üzerinizde muhakkak gözcü melekler var. Dürüst yazıcılar var. Her ne yaparsanız bilirler.” Hafaza meleklerine, ona yazdıkları kötü işleri unutturulur. Ve Yasini Şerifin 65. Ayetinde buyrulan “Bu gün biz onların ağızlarını mühürleriz de neler kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları da şahitlik yapar.” Azalarına da hataları unutturulur. Ve yine Zilzal süresinde belirtilen
“Yerküre kendine has sarsıntıyla sallandığı, toprak ağırlıklarını dışarı çıkardığı ve insan, ne oluyor buna dediği vakit, işte o gün (yer) Rabbinin ona bildirmesiyle bütün haberlerini anlatır.” yerdeki (yani günah işlemiş olduğu) makamına da unutturulur. Böylece kıyamet gününe gelir; aleyhine şahitlik eden olmaz.
Gereği gibi yapılan tövbenin kabul edileceğinin vaad edilmiş olduğuna dair bir hayli ayet ve hadis vardır ki, şu ayette bu cümledendir.
“Umulur ki, Rabbiniz sizden kabahatlerinizi örter.”
Ebu Zer’den (r.a); Peygamberimiz (s.a.v) Yüce Allah’ın şöyle buyurduğunu haber vermiştir. (Hadis-i Kudsi):
“Ey kullarım, siz gece gündüz hata işlersiniz. Ben ise bütün günahları affederim, şu halde benden mağfiret dileyin. Bende sizin günahlarınızı affederim.
Ey kullarım, siz hiçbir zaman Bana zarar verecek bir seviyeye ulaşamazsınız ki, bana zarar veresiniz. Bana faydalı olacak bir seviyeye ulaşamazsınız ki, bana menfaatiniz dokunabilsin.
Ey kullarım, sizden evvelkilerle sonra gelenleriniz, sizin bütün insan ve cinleriniz aranızdan en muttaki bir adamın kalbi kadar Allah’tan korkar ve sakınır olsa, bu Benim mülküme bir şey katmaz.
Ey kullarım, sizden evvelkilerle sonradan gelenleriniz, sizin bütün insan ve cinleriniz, aranızdan en günahkar bir adamın kalbi kadar günahkar olsa, bu, Benim mülkümden bir şeye eksiklik vermez.
Ey kullarım, sizden evvelkilerle sonrakileriniz, bütün insan ve cinler bir yere toplanıp hepsi Benden bir şey istese, Ben de herkese istediğini versem, bu, Bende olandan bir şey eksiltmez, ancak denize atılan iğnenin eksikliği kadar bir eksiklik olur bu.
Ey kullarım, sizin bu amellerinizi Ben sayar ve tespit ederim, sonra onların tam olarak karşılığını size veririm. Bunun için kim hayırla karşılaşırsa, Allah’a hamt etsin. Bundan başka bir şey ile karşı karşıya kaldığı vakit de, kendinden başkasını kınamasın.”
Kasım Ebü Ümame Bahili’den Resülullah’ın (s.a.v) şöyle buyurduğunu anlattı:
“Sağ yanda oturan melek, sol yanda oturan meleğin amiridir. Kul, bir iyilik işlediği zaman on misli sevap yazar. Ancak, kul bir kötülük işlediği zaman sol yanda duran melek onu yazmak isterse sağ yandaki ona engel olur; Şöyle söyler: Altı-Yedi saat kadar bekle. Melek bekler. Eğer bu süre içinde kul Allah’a tövbe ederse günah yazmaz. Eğer istiğfar etmezse bir günah yazar.”
Bütün bu anlatılanlar Resülullah’ın (s.a.v) keremi sayesinde olmaktadır. Geçmiş ümmetler böyle değildi. Onların biri, bir günah işlediği zaman kendilerine önceleri helal olan haram olurdu.
Yine onlardan biri, bir hata işlediği zaman kapısına yahut cesedine yazılırdı. Falan kimse falan günahı işledi, denirdi. Bu ümmete her şey kolaylaştırıldı. Çünkü şu müjdeli ayet geldi.
“Bir kimse, bir kötülük yapar veya nefsine zulmederse sonra da Allah’tan bağış talebinde bulunursa Allah’ı bağışlayıcı ve merhametli bulur.”
Peygamberimiz (s.a.v) diyor ki:
“Sizden önceki devirlerde yaşamış bir adam vardı; doksan dokuz kişi öldürmüştü. Yeryüzünün en bilgili kişisini sordu; ona bir rahibi tarif ettiler; ona git, dediler. Adam, rahibin yanına giderek doksan dokuz kişi öldürdüğünü, fakat şimdi yaptıklarına pişman olduğunu, tövbesinin kabul edilip edilmediğini sordu. Rahip ona tövbesinin kabul edilmeyeceğini söyledi. Adam da (rahibin bu ters cevabı üzerine kızarak) rahibi öldürdü; böylece öldürdüğü kimselerin sayısı yüze yükseldi. Yine yer yüzünün en bilgili kişisini sordu; ona âlimliği ile ün salmış birini tarif ettiler.
Adam, şöhretli âlimin yanına gitti ve yüz kişi öldürdüğünü, tövbesinin kabul edilip edilmeyeceğini sordu; Âlim, tabii tövben kabul edilir, tövbe edip Rahmetine sığınacağın Allah (c.c) ile senin arana kim girebilir ki? Sen filan yere git, orada Allah’a ibadet eden kullar vardır, sen de onlar ile birlikte Allah’a ibadet eyle.
Sakın memleketine dönme, çünkü orası kötülükler diyarıdır, dedi. Adam yola çıktı, fakat yolculuğunun ortalarında öldü. Rahmet melekleri ile azap melekleri, ölüsünü kimin alıp kimin götüreceği hususunda anlaşmazlığa düştüler.
Rahmet melekleri “Adam buraya tövbe etmiş ve kalbinin çıplak samimiyeti ile Allah’a yönelmiş olarak geldi (onun için ölüsünü bizim götürmemiz gerekir) dediler. Azap melekleri de “o hiçbir iyi amel işlemiş değildir (onun için) biz götüreceğiz ölüsünü dediler. Onlar böyle tartışırken yanlarına insan kılığına girmiş bir melek geldi.
Rahmet ve azap melekleri, yeni geleni (haklı tarafı seçsin diye) hakem tayin ettiler. İnsan kılığındaki melek onlara “Yürüyüp geldiği yol ile yolunun kalan kısmını ölçün ve hareket ettiği yere mi, yoksa varmayı düşündüğü yere mi daha yakın olduğunu tespit edin, ona göre ölüsünü hanginizin götüreceğine karar verirsiniz” dedi.
Yolun her iki kısmını da ölçerek adamın, ibadet etmek üzere varmak istediği yere daha yakın olduğunu gördüler. Bunun üzerine ölüsünü rahmet melekleri götürdüler.”
Menkibe:
Bayezid-i Bistami (k.s), Bir gün talebeleriyle giderken delilerin bulunduğu bir tımarhanenin önünden geçiyorlardı. Talebelerinden birisi, orada delilerin tedavisi için bir şeyler yapmaya çalışan baştabibe yaklaşıp; “Günah hastalığı ile hasta olanlar için bir ilacınız var mıdır?” diye sordu. Baştabip cevap veremeyip susunca, ayağı zincirle bağlı delilerden biri, Bayezid’in (k.s) teveccühü ile şöyle dedi. “O derdin ilacı şöyledir.”
“Tövbe kökünü istiğfar yaprağıyla karıştırıp, kalp havanına koyarak, tevhit tokmağıyla iyice dövmeli. Sonra insaf eleğinden eleyip, gözyaşıyla hamur etmeli. Daha sonra Aşkullah ateşinde pişirip, Muhabbet-i Muhammediyye balından katarak, gece gündüz kanaat kaşığıyla yemelidir.”
Resül-i Ekrem (s.a.v):
“Göklere kadar yükselen günahı işlemenizde sonra nedamet etseniz, Allah Teala tövbelerinizi kabul eder.” buyurmuştur.
Rivayete göre, Allah Teala iblisi lanetlediği vakit(rahmetinden kovduğu zaman), iblis kendisinden kıyamete kadar yaşaması için mühlet istedi. Allah Teala da kendisine belirli bir vakte kadar mühlet verdi. Bunun üzerine iblis, senin ululuğun hakkı için ölünceye kadar Ademoğlunun kalbinden çıkmam onu aldatırım, dedi. Allah Teala da “İzzet ve celalim hakkı için bende ölünceye kadar ona tövbe kapılarını açık tutarım” buyurdu.
Günahtan çok üzülen adamın biri, İbn-i Mes’u’da bunun tövbesi var mı? diye sordu, İbn- Mes’ud aldırış etmedi. Adam sorusunu tekrar etti İbn-i Mes’ud baktı ki gözlerinden yaşlar akıyor. Bunu görünce İbn-i Mes’ud “Cennetin sekiz kapısı var bunlar bazen açılır, bazen kapanırlar, fakat tövbe kapısı asla kapanmaz. Ona müvekkil bir melek var. Daima kapıyı açık tutar. Sen ameline bak ümidini kesme.” buyurdu.
Rivayet edildiğine göre, İsrail oğullarından bir genç yirmi yıl ibadetle meşgul oldu. Sonra yirmi yılda isyan etti. Bir gün aynaya baktı, saç ve sakalının ağarmakta olduğunu görünce, yirmi yıl isyanına nedamet ederek. “İlahi yirmi yıl sana itaat ettim sonra da tam yirmi yıldır sana isyan ediyorum. Acaba sana yönelir ve tövbe edersem tövbemi kabul eder misin? deyince, boşluktan duyduğu ses de. “Bize icabet ettin, biz seni kabul ettik. Bizi terk ettin bizde seni terk ettik. İsyan ettin sana mühlet verdik, ne zaman bize yönelirsen biz yine seni kabul ederiz dedi.
Yine seleften biri şöyle anlatıyor: “Kul bir günah işlediği vakit, günah işlediği yer yarılayım da bunu içime alayım. Gök üzerine yıkılayım der. Allah Teala ise, “Kulumdan çekilin, ona müsaade edin, mühlet verin, onu siz yaratmadınız. Eğer siz yaratsaydınız ona merhamet ederdiniz. Bekleyelim belki tövbe eder, günahlarını bağışlarım. Belki tövbesine iyilikler ilave eder de günahlarını sevaba çeviririm, buyurur. İşte bu durum Ayet-i Kerime de şöyle buyruluyor:
“Şüphesiz ki Allah gökleri ve yeri zeval bulmalarından tutmaktadır. Eğer onlar zeval bulurlarsa ant olsun ki ondan sonra bunları kimse tutamaz.”
Hikaye edildiğine göre ariflerden biri çamurlu kaygan bir yerden giderken eteklerini toplayarak kayıp düşmemesi için dikkatli adımlarla yürüyordu. Fakat bütün gayretine rağmen kendisini kurtaramadı çamurun ortasına düştü. Tabi her tarafı çamur olduğu için artık aldırış etmeden bu defa çamur içinde istediği gibi serbest yürümeye başladı ve bir yandan da ağlayarak. İşte günaha düşmeden önce günahlardan sakınan adamın hali budur, bir defa iki defa günaha düştükten sonra artık aldırış etmeden onun ortasında yürümeye başlar.
Tövbe ve istiğfar hususunda İslam büyüklerinin sözleri
Hz. Ali (k.v): “Kurtuluş çareleri elinde iken helak olan kimseye şaşarım” buyurdu. O çare nedir? Sualine cevap olarak. “Tövbe ve İstiğfardır.”

Avn b. Abdullah:
“Tövbekârlarla oturup sohbet edin, zira onların kalpleri daha yumuşaktır.”
F u d a y l: “Günahları terk etmeden tövbe etmek, yalancıların tövbesidir.” demiştir.
K a t a d e anlatıyor. “Size hastalığınızı teşhis ettirip tedavi çarelerini bulduran Kur’an-ı Kerimdir. Hastalığınız günah irtikâbı tedavisi ise tövbe ve istiğfardır.”
M. Hadimi: “Günahtan hemen sonra tövbe etmek, farzdır. Tövbeyi geciktirmek büyük günahtır. Bunun içinde ayrıca tövbe etmek lazımdır.”
Lokman-ı Hakim de oğluna nasihatin de “Ey Oğlum! Bir hata işlediğin zaman hemen tövbe et ve sadaka ver. Tövbeyi yarına bırakma, çünkü ölüm ansızın gelir.”
Ş a k i k i B e l h i de “İnsanları iki şey helak eder, biri tövbe ederim diyerek günah işlemeleri, diğeri de sonra yaparım diyerek tövbeyi geciktirmeleridir.”
İ m a m-ı R a b b a n i (k.s) “Tövbe ve istiğfar devamlı olmalıdır. Haramları ve şüpheli şeyleri, öldürücü zehir bilmelidir.”
İ m a m-ı G a z a l i “Şartlarına uygun yapılan tövbe muhakkak kabul olur. İnsan tövbenin kabul edileceğinde değil, tövbenin şartlarına uygun olup olmadığında şüphe etmelidir.”
Z ü n n ü n-i M ı s r i de “Her uzvun tövbesi vardır. Kalbin tövbesi, haram işleri yapmayı niyeti terk etmesi. Gözün tövbesi, haramlara bakmaması. Ayakların tövbesi, harama gitmemesi. Kulakların tövbesi, haram şeyleri dinlememesi. Karnın (midenin) tövbesi, haram şeyleri yememesi.
Günahı takip eden dört şey vardır ki, işlenilen günahtan daha şerlidir:
1) Kulun nefsindeki günah arzularını söküp atmadığı halde dil ile istiğfar etmesi.
2) Cezasının Allah (c.c) tarafından hemen verilmemiş olmasına aldanması.
3) Günahında ısrar etmesi.
4) Günahına müteakip bir taat işlediği zaman, bu taat sebebiyle günahı bağışlanmamış olduğu halde. “Günahtan sonra bir taat’te bulundum, o halde günahım bağışlanmıştır” diye sevinmesi.

S a’d i Ş i r a z i:
“Elde tespih, dudakta tövbe, kalp ise günahların şevk ve muhabbeti ile dolu olursa o ma’siyet ve günahlar, kişinin tövbe ve istiğfarı ile alay eder.
H a t e m ü l A’s e m: “Nefsine uyup bir günah işleyerek Rabbine asi olduğun zaman, hemen tövbe et ve nadim ol. İnsanlara özür beyan etme. Çünkü kendini insanlara karşı mazur göstermeye çalışman, işlemiş olduğun günahtan daha büyüktür.
Şeytan ancak şu beş hasletten dolayı bedbaht olmuştur.
1) Günahını ikrar ve itiraf etmedi.
2) İsyanından dolayı nadim (pişman) olmadı.
3) Kendisini hiç kınamadı.
4) Tövbe etmedi.
5) Allah’ın rahmetinden ümidini kesti.
Adem (a.s) da bunların aksine beş hasleti yüzünden mutluluğa kavuştu.
1) Günahını itiraf etti.
2) Nadim (pişman) oldu.
3) Kendini kınadı.
4) Hemen tövbe etti.
5) Allah’ın rahmetinden ümidini kesmedi.

Unutmayalım ki, Cenab-ı Hakk (c.c) tövbe edenlerin tövbelerini kabul buyurduğu gibi yanı sıra tövbe edenleri de sever ve geçmişte işlemiş olduğu bütün kötülüklerini iyiliklere çevirir. Bizlere düşen peygamber Efendimiz’in (s.a.v) buyurduğu gibi tövbe ve istiğfardan usanmamalıyız.

Bir gün bir bedevi Peygamber Efendimiz’e (s.a.v) gelerek “Ya Resülallah, kişi bir günah işlese ne olur? Resül-i Ekrem (s.a.v): “Amel defterine bir günah yazılır,” buyurdu.
Adam peki, “Ya Resülallah sonradan pişman olup tövbe etti ne olur. Resül-i Ekrem (s.a.v): “Yazılan o günahı silinir.”
Adam, “Ya Resülallah yine (nefsine) uyup tekrar günah işlerse ne olur? Peygamber Efendimiz (s.a.v): “Tekrar amel defterine bir günah yazılır.” Adam, “Peki ya Resülallah tekrar pişman olup tövbe etse ne olur. Resül-i Ekrem (s.a.v) “İşlemiş olduğu günah silinir.”
Adam, “Bu hal ne zamana kadar devam eder ya Resülallah diye sorduğunda Peygamber efendimiz (s.a.v): “Ta ki, kul tövbe-i Nasuh edinceye kadar” dedi, ve ekledi. “Siz tövbe etmekten usanmadıkça Allah’ta tövbenizi kabul etmekten usanmaz.” buyurdu.
Sadat-i Kiramlar “Babullahtır” yani Allah’a (c.c) giden kapıdır. Onların nezareti altında yapılan tövbe, tövbe-i nasuhtur. Yani Allah’ın (c.c) bizden istediği tövbedir. Cenab-u Rabbül Alemin cümlemizin tövbesini tövbe-i Nasuh’tan eylesin!…
Biat ve İntisap:
Biat ve intisap Kur’an-ı Hakim de anlatılmış ve övülmüştür:
Biat işinde iki taraf vardır. Biri Allah Teala, diğeri ise aciz olan kuldur. Allah Teala, bu işte kendisi adına yeryüzünde halifesi olarak Resülullah’ı (s.a.v) görevlendirmiştir. Bu görevde kendisine büyük bir yetki vermiş; Hz. Peygamberin elini Allah’ın eli olarak tavsif edilmiştir. Bu durum ayette şöyle ifade edilir:
“Sana biat edenler, ancak Allah’a biat etmiş olurlar. Allah’ın eli, onların elinin üzerindedir.” (Ancak burada Allah’ın eli ifadesinden kudret, destek, yetki ve temsil anlaşılmalıdır.)
Biat’ın anlamı şudur:
Allah yoluna giren bir müridin, mürşidine sadık ve bağlı kalacağına, Allah için Allah yolunda kendisine kayıtsız şartsız teslim olacağına, haramlardan uzaklaşacağına, helal ve hayırlara sarılacağına, günahlardan tövbe edeceğine ve bir daha yapmayacağına dair söz vermesi, buna Allah’ı ve Resülü ile mürşidini şahit tutması demektir.
Resülullah Efendimiz (s.a.v), İslama girmiş olmalarının yanı sıra Ashab-ı Kiram (r.anhüm) ile değişik zaman ve mekânlarda, pek çok önemli konularda biat yapmıştır.
Biat hicretten önce 1. Akabe denilen yerde yapılmıştır.
Bir hac mevsiminde Medine’den gelen on iki Müslüman, bir gece Resülullah (s.a.v) ile Akabe denilen yerde buluştular. Resülullah Efendimize (s.a.v), darlıkta ve varlıkta, neşeli ve sıkıntılı zamanlarında onun emrini dinleyip boyun eğeceklerine, her nerede olursa olsun hiçbir kınayanın kınamasından asla çekinmeyeceklerine ve bu hususta gerçeği söyleyeceklerine dair biat ettiler.
Bu yüzden biat, Peygamberimiz ve ashabının uygulaması olup bütün müminlere örnektir.
Daha sonraki sene 2. Akabe biatı yapıldı. Ayrıca Hudeybiye’de “Rıdvan” biatı ve Mekke’nin fethinde genel anlamda bir biat yapılmıştır. Bunlardan başka özel zamanlarda ve gerekli görüldüğü zamanlarda hususi biatlar yapılmıştır.
Hz. Peygamber (s.a.v) ile ashabı arasında gerçekleştirilen bu biatlar, daha sonraki devirlerde devlet idarecilerine ve tasavvuf imamları, mürşidi kâmil zatlara birer örnek ve delil olmuştur.
[ayirac]
Anahtar dolu sandık
Hacı İdris anlatıyor: Hazret-i Gavs’ımızın (Seyyid Abdülhakim (k.s) ahirete irtihalinden sonra Seyda hazretleri (Seyyid Muhammed Raşit (k.s) irşada başlamıştı.Ben birkaç defa teşebbüs ettiysemde Seyda hazretleri (k.s) “İdris sende, Gavsın müridisin bende” deyip beni geri çeviriyor, biat etmeme müsaade etmiyordu.
Bu durumun sebebini biliyor fakat bir türlü kendimi düzeltemiyordum
Vefatından sonra bile Gavsımızı unutamıyor, Seyda’ya kalben teslim olamıyordum. O’nu çok seviyordum fakat bir mürşitten daha ziyade Gavsımızın oğlu olarak görüyordum. Seyda da zannedersem bu duruma manen vakıf oluyor, beni bu halimle kabul etmiyordu.
Ben ise köye aynen eskisi gibi ziyaretlerimi sürdürüyordum.
Gavsımızın kabrini ziyaret edip bol bol ağlıyordum, orada kaldığım süre içinde Seydayı da ziyaret eder duasını almayı ihmal etmezdim ve bir şey yapacağım zamanda yine gider izin alır ondan habersiz iş yapmazdım.
O günlerde aramızda sevgi bağı ve dostluğumuz bulunan Gavsımızın halifelerinden Molla Ali’den dahi tövbe intisap isteğime aldığım cevap,
estağfurullah idris biz arkadaşız sonra her ikimizde Gavsın müridiyiz,
ben sana nasıl tövbe vereyim, olmuştu.
Anlayacağınız arkadaşlar, neredeyse bütün şeyhlerle aram iyi idi, içlerinden sevdiklerimde oluyordu fakat kendime beni kabul edecek bir şeyh bulamıyordum.
Müthiş bir boşluk ve mürşit arayışı içinde günlerimi geçirirken, Bir gece yarı uyanık bir halde uzanmış yatıyordum. Azametinden ve heybetinden ürktüğüm bir zat baş ucumda dikildi bana, kızgın ve sert bir şekilde
“Bundan sonra başın sıkışırsa benden himmet isteyeceksin başkasını arama” dedi,
Ben korku içinde ancak siz kimsiniz diyebildim. Oda bana “Ben Abdülhalikıl gücduvani” dedi. Beli kurban baş üstüne dedim. Sonradan anladım ki öyle herkese gitmem sadatları kızdırmış.
Aradan aylar geçti. Bir gün Tillolu Molla Burhan, İdris hazırlan bir gurup olarak hacca gideceğiz, dedi. Dedim Seyda kimler var, bana isimleri sayınca, o kadar alimin arasında ben ne yapayım dedim.
“Sana da yapacak iş buluruz bize şoförlük yaparsın, yemek yaparsın falan deyip beni ikna etti.
Tamam ben gidip izin alayım dedim. Ver elini menzil. Seyda hazretlerine (k.s) Durumu arz edince Seyda bana “Hac içinde mi izin istiyorsun İdris” buyurdu bende ona beli kurban her iş de dahi izin dedim. Mübarek tebessüm etti ve “Bize de Beytullah ta dua et.” buyurdu.
Eve geldiğimde gerekli hazırlığı yaptık, vakit geldiğinde de Siirt , tillo ve o yörenin tanınmış yedi mollasıyla beraber yola koyulduk. Önce Şirvan’a uğradık şeyh Müşerrefe misafir olduk. O güzel insan bizi çok hoş ağırladı.
Ayrılacağımız zaman bir paket getirtti.
“İdris bunu sana emanet ediyorum.” Bu paketi Erbil deki şeyh Mustafa ya vereceksin. Sen bu işlerden anlarsın” dedi. Kurban ben Erbil i bilemem dedim. “Merak etme bunlar oraya gidecekler” diye cevap verdi.
Tekrar yola çıktık. Uzun bir yolculuktan sonra bir akşam üstü şeyh Mustafa’nın dergahına ulaştık. Daha girişte çok tatlı bir atmosferle karşılaştık. Her taraf miskler gibi nispet kokuyordu. Sanki vefat eden Gavsımızın irşada başladığı kasrik köyünde hissettim kendimi.
Şeyh Mustafa’yı sorduk, Dergahta olmadığını söylediler. Sizi sabah ya dergahta yada evinde kabul edecektir, dediler.
Biz orda ki sofilerle sabaha kadar büyük keyif yaşadık. Her tarafta nispet kokuyordu , acayip rahmet ve cezbe vardı, hatta bir sofi bir ara cezb halinde işaret parmağını göğe doğru tutunca, parmağından bir nur çıktı , sanki arşa değdi sandım.
Tamamdı İşte Gavsımın vefatından sonra nihayet aradığım şeyhi buldum dedim. Ertesi sabah şeyh Mustafa yine camiye gelemedi, biz onu dergahta beklerken bir sofi geldi. Hadi buyurun şeyhim sizi bekliyor dedi. Kalkıp Şeyhin evine gittik, En geride ben vardım ve kapının yanında ayakta izin için bekliyordum.
Şeyh Mustafa beni fark edince, Molla Burhana bu kim? diye sordu.
Mola Burhan kurban bu Şeyh İdris dedi. Şeyh Mustafa hazretleri çok şaşırdı toparlandı, ben niye tanımıyorum daha önce hiç duymadım, dedi.
Molla Burhan “Kurbanım bu Şeyh Seyyit Abdülhakim’in (k.s) müridi biz ona sevgimizden şeyh deriz.” diyince;
Şeyh Mustafa bu sefer ayağa kalktı. Beni çağırdı ve sordu. “Sofi, sen şeyh Abdülhakimin sohbetinde bulundun mu? Evet kurban bulundum.
Sofi, sen şeyh Abdülhakimle beraber iki adım yol yürüdün mü? Evet kurban yürüdüm. Sofi, sen şeyh Abdülhakimle beraber aynı sofrada oturdun mu? Evet kurban oturdum. Ben bu şekilde cevaplar verince şeyh Mustafa kendi yerini teklif etti. Ben oturmak istemedim estağfirullah diyince elimden tutarak yanına oturttu.
Dedi sofi “Şeyhinden bize bir şey anlatmayacak mısın” bende anlatmaya başladım. Bir gün biz Gavs (k.s) ile beraber Taruni’ye irşada gidiyorduk.
Gavs hazretleri (k.s) bir katıra binmişti. Dağ yoluna sapacağımız zaman orada otlamakta olan iki ayrı sürüye ait koyun ve keçiler koşarak gelip katırın etrafında bir halka yaptılar.
Gavs (k.s) “Sofi haydar bunlar ne istiyor”? Diye sordu. Sofi Haydar Gavsım bilir, dedi. Gavsımız (k.s);
“Sofi Haydar bunlarda Şahi haznenin (k.s) nazarını istiyorlar” dedi.
( Şahı Hazne Abdülhakim hz lerinin vefat etmiş mürşidi idi.) Ve onlara nazar etti. Hepsi tekrar geldikleri yere geri döndüler.
Ben bunu anlatınca şeyh Mustafa molla Burhana dönerek;
“Molla Burhan böyle bir şey ancak zamanın Gavsının yanında görülür.” dedi. Sonra bana döndü, Sofi burada gördüğün her ne varsa, bize o kapıdan geliyor. Deyip, Seyda hazretlerinin hatırını sordu.
Ben tam aradığım şeyhi buldum zannederken o bana tekrar kendi kapımı
yani menzili gösteriyordu. Oradan ayrıldık Suriye de ve hicazda çok güzel günler geçirip, haccı eda ettikten sonra Türkiye ye döndük. Ben hemen eşyalarımı eve bıraktım. Seyda Hazretleri için aldığım hediyeleri yanıma alarak derhal menzile doğru yola çıktım.
Menzile varınca muhtarın dükkanın yanında Dr. Ahmet bey, seyit Hüseyin, muhtar oturmuş sohbet ediyorlardı. Selam verdim. Muhtar ayağa kalktı beni tuttu “Sen vurulmalık adamsın” dedi. Ben de doğru söylüyorsun. “Çünkü zamanında benim sana yaptığımı baban sana yapmadı” dedim. Biliyorum idris “Zaten bende onun için vurulmalıksın” dedim diye cevap verdi.
Peki ne için öyle diyorsun? dedim. “Sen neden Seyda’ya intisap etmiyorsun” dedi. Kolay dedim. “Bak burada üç tane ağasınız tutun kulağımdan. Seyda’ya götürün kurban bu yeniden iman etmek istiyor deyin” dedim. “Biz böyle bir şey yapamayız” dediler. o zaman beni suçlamayın ben ne zaman yanına gitsem müsaade etmiyor, bunu sizde biliyorsunuz dedim.
Yatsı kılınmış olduğu için Muhtar haydi eve gidelim. Dedi. Birlikte gittik.
Gece geç vakte kadar sohbet ettik. Artık izin verirsen kalkalım deyince;
muhtar “Artık çok geç biz burada sohbet ederken, bizim hanım köye gelen ziyaretçilerin kadınlarını eve misafirliğe almış. Bu odanın dışı ve avluya kadar kadın dolu hepside yerlere uzanmış uyumuşlar, anlayacağınız hapsolduk, Şimdiden sonra onların arasından geçemezsiniz, bulunduğunuz yere kıvrılıp uyuyun sabah nasılsa giderler o zaman yol açılır gidersiniz” dedi.
Mecburen bağdaş kurup oturduğum halde duvara yaslanıp uyudum.
Rüyada kendimi merkadın önünde buldum. Baktım ki merkat bir saraya dönüşmüş. Kapıda askeri kıyafetli iri yapılı ve ellerinde mızrakları olan iki nöbetçi vardı. İçeri girip Gavsımı göreyim dedim kapıya doğru ilerledim.
Ellerindeki mızrakları sağdan ve soldan çapraz yapıp yasak dediler. Ne demek yasak o içerideki benim şeyhim her zaman geliyorum. Hiddetli bir şekilde gidin söyleyin o beni içeri alır dedim.
Beni dikkate almadılar ve o kadar kararlı yasak dediler ki çekindim
beklemeye başladım. Ben dışarıda çaresiz beklerken uzaklardan çok hoş bir müzik sesi gelmeye başladı. Fakat ben bu müziği daha önce hiç duymadım marş gibi, ilahi gibi bir şey. Müziğin güzelliği beni adeta sarhoş etti. Ses giderek yaklaşıyordu sesin geldiği yöne bakmaya başladım.
Birde baktım ki o sesin geldiği istikametten muazzam bir askeri birlik geliyor. Ama dünyada öyle onların giydiğinden bir kıyafet yok. Bir tahtırevan taşıyorlar üzerinde de bir sandık, önlerinde de bir bando takımı davullarla köye doğru geliyorlar. Ben bunlarda kim böyle diye düşünürken, Geldiler doğruca Gavsın (k.s) sarayına girdiler. Bende onların arasına karışıp içeriye girdim.
O askerlerin komutanı ki üzerindeki elbise insanın gözünü alıyordu.
Yanlarında getirdikleri bir sandığı Gavs hazretlerinin (k.s) önüne bıraktılar. Bu sandık eskiden köylerde kullanılan çeyiz sandıklarına benziyordu. Hani rengarenk boyanan aynalarla süslenen sandıklar vardı ya, işte öyle bir sandık. Bazı metal aksamı hafif paslı ve oldukça eskiydi.
Komutan olan şahıs; “Bunu Hazreti Peygamber (s.a.v) size Seyyid Muhammet Raşit’e vermeniz için gönderdi.” Dedi. Gavsımız görevliye Raşid’i çağır, dedi. Seyda oraya gelince ona şöyle hitap etti.
“Oğlum Raşid, ben seni başkalarının çocuklarından ayrı tutmadım, bunu sen hak ettin. Resülullah (s.a.v) bana ne emanet etmişse ben de sana aynıyla veriyorum.”
Ben öyle merak ettim ki hemen seslendim. Kurban o sandığın içinde ne var ki? Gavs (k.s) tebessüm etti. Sandığın kapağını açtı. Elini geniş geniş açarak içine uzandı. Tutabildiği kadar bir tutam bir birine halkalarla tutunmuş sayısız anahtarı yukarı doğru kaldırdı. “Bunlar kainatın anahtarları” Derken tam bu esnada sabah ezanı başladı. Benden bir feryat koptu kendimi yere attım. Kafamı merkatın duvarına vurmuşum. Kanamaya başlamış ama fark edememişim. O anda her şey ve herkes gözümün önünden kayboldu.
Bütün bu gördüklerim rüyamıydı, rüya ise buraya nasıl geldim, o odadan ne zaman ve nasıl çıktım, Bu soruları kendime sorarken bir yandan da camiye doğru koşmaya başladım, Koşarken de yaşadıklarımı düşünüyordum. Camiye girdim, cami tıklım tıklım dolu idi. İnsanları adeta çiğneyerek mihrabın önüne yakalaşırken, Seyda hazretleri gülerek bana bakıyordu. O güne kadar bana elini vermeyen Seyda, hemen elini uzattı tövbe ve biat ettim. Bana usulca dedi ki:
“Deli, başın kanıyor, Git abdest tazele gel.” Hemen dışarı çıktım, Abdest alıp geldim. Zar zor namaza yetiştim.
kaynakça:
Nisa / 64
Nur / 31
Müslim.
Tahrime / 8
Nisa / 17-18
Taha / 82
Buhari.
Tirmizi.
Tirmizi.
Ebu Davud
Ebu Davud
İnfitar / 10-12
Zilzal / 1-5
Müslim. Tirmizi.
Nisa / 110
Buhari. Müslim.
Evliyalar Ansiklopedisi c.3 s.380
İbn Mace
Fatır / 41
Avvan b. Hüseb (r.a)
Fetih / 10
Tasavvuf tarihi s. 266
Buhari, ahkam, 43; Müslim, imaret, 41-42; Nesai, Biat, 1-5
Kaynak

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz