Ana Sayfa Fıkıh

Sübhaneke Duası Arapça Yazılısı Okunusu Ve Turkcesi

Arapça yazılışı Metin:

سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ، وَتَبَارَكَ اسْمُكَ، وَتَعَالَى جَدُّكَ، وَلَا إِلَهَ غَيْرُكَ

Arapça Okunuşu : Sübhânekellâhümme ve bi hamdik  ve tebârakesmük ve teâlâ ceddük  (ve celle senâük*) ve lâ ilâhe ğayrük)

Türkçe Okunuşu : Allah’ım! Sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden başka ilah yoktur.

Uyarı : ”Ve celle senâük” yalnızca cenaze namazlar

Bilgilendirme;

Sübhaneke duasında namaz kılan kişi,“ALLAH’ı hamd,övgü,şükür ve takdir içerisinde tesbih ediyorum.’’ dediğinde Rabbi,O’na ‘Ben de seni hamd,övgü,takdir ve şükür içerisinde anıyorum,seni övülmüş kullarımın içerisine katıyorum.Bana dost ve övülmüş kullarımla beraber senin ey kulum,iki cihanda dereceni yükseltiyorum.’müjdesini verir.

“Senin adın ne yücedir,Senin şanın ne büyüktür.’’ (Ve Tebareke’s-müke ve Teala ceddüke) dediğinde Rabbi O’na ‘Senin adını ve şanını iki cihanda maddi ve manevi alanda yücelteceğim.’ müjdesini sunar.
Bu niyaz bize Kevser Suresi’ni hatırlatır.Müşrikler Peygamber Efendimiz’e ‘Sen öleceksin Senin adın, şanın şöhretin Seninle beraber yok olacak,soyu kesik Muhammed!’ diye sataşırken Rabbi,Resulüne “Adı şanı yok olacak ‘Sana kin tutandır,Ey Muhammed.’’(Kevser 108/3) diyerek O’na destek oluyordu.
İşte biz de Rabb’imizi ‘’Senin adın ne yücedir,Sen’in şanın ne büyüktür.’’ diye yücelttiğimizde Kevser Suresinde Rabb’imizin Rasulü’ne verdiği müjde bizim için de geçerli olabilecektir.Rabb’imizin adını ve şanını yüceltirken bizler de iki cihanda adımızın şanımızın hiç unutulmayıp dostlar ve övülmüşler kervanında ölümsüz bir kul olma şerefine nail oluyoruz.Bir insanın namazı iki cihanda amel defterini kapatmayacak en büyük mucizedir.
Namaz kılan insan,“Senden başka ibadet edecek yoktur.’’(Vela ilahe ğayruk) dediğinde kul Rabbine “Rabb’im ibadet ve itaat edeceğim,sonsuz sevgi,şefkat ve huzurun hazzını yaşayacağım tek dostum ve sevgilim Sensin.’’diye niyazda bulunmaktadır.Rabbi kulunun bu niyazına karşılık ‘’Seni razı olmuş ve razı olunmuş hayırlı kulların arasında dostluk ve rıza makamına erdireceğim.’’
“Ey huzura ermiş nefis Rabb’inden razı olmuş ve razı olunmuş olarak Rabb’ine dön iyi kullarımın arasında gir cennetime.’’ (Fecr 27-30)ayetindeki müjdeyi kuluma sunacağım.”der.

BAKARA:
32-Bu imtihana karşı melekler: “Sübhaneke, en yüksek tesbih ve tenzih sana ya Rab!… Senin bize bildirdiğinden başka bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Her şeyi bilen ve daima bilen âlim ve her yaptığında hakîm (hikmet sahibi) hakikaten sensin ve ancak sensin.” dediler ve böyle aczlerini ortaya koydular, tesbih (Allah’ın yüce ve münezzeh olduğunu ifade) ettiler.

SÜBHÂN, tesbîhin bir özel ismidir. “Sübhâneke” de çoğunlukla tevbe başlangıcı olur. Şimdi burada şu sorular akla gelir: Melekler hiçbir isim bilmiyorlarsa, o zaman kelâm sıfatından tamamen mahrum bulunuyorlardı, demek olur. O halde bu sözleri nasıl söylüyorlar ve ilâhî kelâma nasıl muhatap oluyorlardı? Yok eğer bunlar tamamen mahrum değiller de henüz gösterilen yeni şeylerin isimlerini bilmiyorlar idiyse, o zaman naibliğe mutlak yeteneksizlikleri nasıl sabit olur? Gerçekte esma (isimler)dan maksat birinci rivayet vechile bütün isimler ise, meleklerin bütün isimlerden mahrum bulunacakları cihetle, bizzat kelâm sıfatları olmadığı ve ancak ilim sıfatından bir hisseleri bulunduğu anlaşılır. Ve eğer nesilin isimleri ise, diğer isimleri men’ etmeyeceğinden kelam sıfatına engel olmaz v e bu şekilde meleklerin liyâkatsizliğini isbat etmek istenmeyip, başka bir hikmetin meydana çıkarılması istenir. Lakin her iki takdirde melekler ile olan ilâhî hitaplaşma (konuşma) kelâm sıfatına dönmeyip, mânâsı büsbütün başka olmak ve ilim sıfatı ile te ‘ vil edilmek zahirin (açık metnin) gereğidir. Önceki umum (genel) takdirinde bu zorunludur. Husus (özel) takdirinde ise liyakat (yetenek) hikmeti hasebiyle açıktır. Şu halde melekler isimleri, kelâmı Âdem’in haber vermesiyle öğreneceklerdir.
Burada Kelâm i l minin güç bir meselesine gelmiş oluyoruz. Şu kadar söyleyelim ki, asıl ilim hakikatin bizzat bir görünümü ve bir özel inkişafıdır. Kelâm da ilmin bir tecellisi, hem de bir dal, bir alâmet ile naib (vekil) olmak suretiyle tecellisidir. İlmin aslında hakika t in bizzat bir vechi vardır. İsimde, kelâmda ise o vechin ancak bir vekili vardır. Çünkü ismin asıl mânâsı bir şeyi zihne yükseltmek için alâmet ve delil olan şey demektir ve ıstılâhî (terim) mânâsı bundan alınmıştır. Şu halde isim kendisi de bir şey olma k la beraber, isimliği diğer bir şeye vekil ve alâmet olması bakımındandır. Ve Allah daha iyi bilir, bu hikmetten dolayıdır ki, hilafete liyakat, isimlerdeki ve kelâmdaki bu vekalet mânâsı ile uygun olmuştur ve Allah bunu başlangıçta Âdem’e ihsan etmiştir.
Ve işte beşerî ilimler, vekilliği olan bu kelâma ait şekillerin araya girmesiyle ilgili olduğundan dolayıdır ki, gölgeli tasavvurlar ile doludur. Ve keşfe ait ilim ile, isme ve fikre ait ilmin büyük farkları bundandır. Demek ki, Cenab-ı Allah ile melekleri n önceki konuşmaları hiçbir isim ve vekalete ait suretler karışmayan ve bizzat hakikat vechi üzerinde vaki olan bir ilmî cereyandır. Ve meleklerin konuşmaları, tesbihleri, takdis (kutsama)leri, bizzat olan bir ilmî aydınlatma demektir ki bununla, asıl kelâm sıfatının vekalete ait olan cereyan tarzındaki fark, açıktır. Şu halde meleklerin bilmedikleri ve bildiklerinde eksikleri bulunabilirse de hataları ve cehl-i mürekkeb (bilmediğini bilmedik)leri olmaz. Ve bunun için denilmiştir ki, melekler ancak nass (d i nî delil) ile amel ederler. Beşer ise istinbat ve kıyas kuvvetine, gücüne sahiptir. Yukardaki ifadelerinde de açıktan yetenek iddiasında bulunmamışlar ve yeni anladıkları meseleyi eksik olarak görebilmişler ve vekaletin hakikatini bilmemekle beraber, söyl e diklerinde de hakikatın bir cihetini söylemişlerdir.
Beşeriyetin hata ve bilmediğini bilmeme kabiliyeti de kendilerindeki kelâm sıfatı ve bundaki vekalet değeri ile ilgilidir. Şeytan bunları bu yönden aldatabilir. Gerçi kelâm, esas itibariyle hakkı ve doğ r uyu bilme konusudur ve onun vekilidir. Ve bu vekilin temsil ve delaletinde de ciddiyet vardır, fakat kelâmın kendisi olmayan bir tesir ile yalan söylenir. Sonra kelam, ilmin aynı ve hakkın aynı diye alınır da kelam ve vekalete ait suretler ile, karışmış o l an fikre ve tasavvura ait suretler bizzat hak ilim yerine konulur. Ve hasılı bilerek söylenilmez, bilerek anlaşılmaz ve hepsinin ötesinde hak istenmez ve araştırılmaz; vekaletin tabiatı, bir asalet kabul edilir. Ve o zaman insanlığın bütün şer ve fesadı b a şlar. Halbuki Cenab-ı Hak, Adem’in fıtratını, kendi sıfatından hem ilim ve hem kelâm sıfatlarına mazhar kılmış ve kendine isimleri öğrettikten sonra meleklerin karşısında yeteneğini isbat için bir de imtihan yapmıştır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz