Nas Suresi Arapça Yazılışı Okunuşu ve Türkçesi

Nas Suresi

Okunuşu: Kul e’ûzü birabbinnâsi. Melikinnâsi. İlâhinnâs. Min şerrilvesvâsilhannâs. Ellezî yüvesvisü fî sudûrinnâsi. Minelcinneti vennâs.

Anlamı: (Ey Muhammed!) De ki: İnsanlardan ve cinlerden ve insanların gönüllerine vesvese veren o sinsi vesvesecinin şerrinden, insanların ilahı, insanların hükümranı ve insanların Rabbi olan Allah’a sığınırım.

NAS:

İnsanların Rabbine. Bütün insanların kendilerine ve işlerine sahip, terbiye edici sahibine, yani halk ve emriyle insanlar yaratan ve sanat ve kudretiyle o ğâsık, kara topraktan o duygusuz, karanlık maddeden tan gibi parlayan duygulu insanlar yetiştiren, onlara yaramaz şeyleri atıp yarar şeyleri süze süze akıtarak lütuf ve terbiyesiyle tavırdan tavıra, halden hâle kemâle erdirerek büyüte büyüte akıl ve iz’an verip insanlık gereklerini, insanlık vazifelerini duyurarak bütün yaratıklar içinde seçkin bir halde kendi cinsiyle birlikte, toplum hâlinde yaşayacak hâle getiren ve getirmekte bulunan ve bu şekilde onlara terbiye fikriyle rububiyet anlayışını öğreterek kendi varlığını sezdirip hak ve hayır uğrunda çalışmak yolunu gösteren Mevlâsına,
2. O insanların meliki (hükümdarı)ne. Yani o terbiye ile yetiştirilen, akıl melekeleri, insanlık güçleri gelişmeye başlayan, insanların hepsini hükmü altında tutarak bütün melekelerini ve güçlerini hayır nizam ile olgunluklarının gayesine doğru faaliyete sevketmek üzere mertebelerine, ilim ve hikmetinin gereğine göre emir ve yasak ile idare eden hükümdarına, daha açıkçası nisbî mânâ ile Rab ve melik değil, “Mülkün sahibi, sen dilediğine mülkü verirsin, dilediğinden mülkü alırsın, dilediğini yükseltirsin, dilediğini alçaltırsın. Hayır senin elindedir.” (Âl-i İmrân, 3/26) âyetinin mefhumunca dilediğine mülk verip şah yapan, dilediğini de padişah iken indirip atan, dilediğini aziz, dilediğini zelil etmek kudretine hâiz olan devamlı mülk ile tam Rab’lık kendisine mahsus bulunan melikler meliki, padişahlar padişahı, hükümdarlar hükümdarına,
3. yani İnsanların ilâhına, o insanların hak mabuduna, yani aklı, melekeleri tamamlanmış, hakkı haksızdan, hakikati hayâlden, güzeli çirkinden, hayrı şerden, bâkî zevki fânî zevkten, kastedilen gayeyi vasıtadan, nankörlüğü şükürden fark ve ayırdedecek vicdanları hak bilgi ile aydınlanmış, bulundukları âlemin ve kendi nefislerinin mahiyetini öğrenmiş, varlıklarının hikmetini, nereden gelip nereye gittiklerini, bütün cihanın zevkinden, bu kâr ve zarar kavgasından kazancın ne olduğunu, o sevgilerin, saygıların, o ümitlerin, arzuların, o hâcetlerin dileklerin nereye bağlanacağını, gülen yüzlerin neye güldüğünü, dökülen dillerin neye döküldüğünü, ağlayan gözlerin neye ağladığını, çırpınan kalplerin ne ile tatmin edileceğini; bundan dolayı nelerden kaçınıp nelere koşmak, neye gönül verip neye dayanmak, neye sığınmak, neye tapmak lazım geldiğini anlamış; vücudda tecelli eden, zâhir (açıktan) ve bâtın (gizli olan görünmeyen)dan vicdanları saran, gayba ve şuhûd (görünen)a hâkim olan Hakk’ın cemâlindeki celâlin, celâlindeki cemâlin ebedî zevkini duyarak her işinde ihlâs ve ihsan ile ona yüz tutmuş, uğrunda can vermeyi canına minnet bilerek hüküm ve rızasına kendini teslim etmiş selîm kalp sahibi ergin insanların, maksatlarına gaye edinerek ibâdet edegeldikleri, akıllı ve reşit olmuş bütün insanların, kurtulmaları için imân ve ibâdet ile sorumlu bulundukları hak Tanrı’ya, hâsılı; yaratma ve emir, var etme ve yok etme, yaşatma ve öldürme, sevap ve ceza ile bütün tasarrufa tam kudret ve mükemmel bir ihtiyaçsızlık ile celâl ve ikramda tek olmayı gerektiren ilâhlık ancak kendisinin hakkı olan o Ehad (tek), Samed olan Allah’a sığınırım.
“Rab” ismi, rabbü’d-dâr (ev sahibi), rabbü’l-mâl (mal sahibi) gibi izafet (tamlama) ile kullanıldığı zaman Allah’dan başkasına da söylenebilir. “Melik” isminin de ondan daha özel olmakla beraber Allah’tan başkasına söylendiği bilinmektedir. Fakat ilâhlık asla şirk kabul etmediği, “Allah’tan başka ilâh yok.” olduğu için ilâh ismi şer’an ve hakikaten Allah’a mahsustur. Şu halde Rab daha genel, melik daha özel, ilâh daha da özeldir. Burada ise maksadın, Allah Teâlâ olduğunun iyice anlaşılması için Rabbi’n-nâs, Melik’in-nâs da İlâhi’n-nâs ile beyân buyurulmuştur. Gerçi bunların Rabbe sıfat veya bedel olması da caiz görülebilirse de Zemahşerî ve diğer kritikçiler beyân atfı olmalarını tercih etmişlerdir. Fakat burada önce şunu düşünmek gerekir: Allah Teâlâ yalnız insanların değil, her şeyin Rabbi ve bütün âlem onun Rablığı, Melikliği, İlâhlığı nizamı altında dizili olduğu halde burada niçin “Rab” ismi önce insanlara izafetle tahsis buyurulup da sonra “İnsanların hükümdarı, insanların ilâhı” diye açıklamaya lüzum görülmüş ve niçin (nâs) üç defa tekrar edilmiştir? Bunun nüktesi:
1- Kur’ân’ın iniş hikmeti insanların terbiyesi, insanları doğru yola hidâyet ve irşad olduğu için bunu başında olduğu gibi sonunda da bilhassa hatırlatmak ile insan rûhunun terbiyesine Allah’ın yardımının artması hususunu anlatmak ve bu şekilde Kur’ân’ın sonundan başına dönüp baktırmaktır. “Sığınırım de!” emirleri Fatiha Sûresi’nin “Bize doğru yolu göster.” (Fatiha, 1/6) duâsına son cevap olarak doğrudan doğruya bir sığındırma ve koruma irşâdı olduğu için Bakara Sûresi’nin başındaki “Müttakîler (Allah’tan gereğince korkanlar) için yol göstericidir.” (Bakara, 2/2) âyetinin mânâsının bir ölçüsü olduğu gibi, “İnsanların Rabbi” buyurulması “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki, (Allah’ın azabından) korunasınız.” (Bakara, 2/21) hitabını hatırlatarak sonu başa bağlamıştır. Hatim indirmede başa dönülerek “hâll-i mürtehil” yapılması da bu nükte ile uyumludur.
2- Ebu’s-Suud’un beyân ettiği üzere bunda “iâzeye şâyân bir istiâze minhâcına” yani korumaya lâyık bir sığınış yoluna irşâd vardır. Çünkü Rabbine sığınanın, fertlerinden bir fert bulunduğu insan cinsi içinde terbiyesi, köleliği, kulluğu ile Rabbine intisab edişi ve tevessülü, rahmet ve acımanın artmasının sebeplerindendir. Ve Allah Teâlâ’nın bunu böyle emir buyurması bu şekilde korumaya kesin vaadde bulunduğuna delâlet eden kerem delillerindendir. Bir de burada sığınılan şer, özellikle nizamlara düşmanlığı ile bilinen şeytanın şerridir. Bundan korunmak için insanların ona karşı Allah’ın terbiyesi altında, hükümranlığı içinde, kulluk safında dizilmelerini Kur’ân’la savunmaktır. “Benim halis kullarım üzerinde senin saltanatın yoktur.” (Hıcr, 15/42) yüksek sözünün mânâsı üzere şeytanın nüfûz ve saldırısından korunacaklarına bir işaret de vardır. Bir insan ferdinin böyle “İnsanların Rabbine, insanların hükümdarına, insanların ilâhına sığınırım.” diye mertebeden mertebeye en gelişmiş toplum nizamı içinde sığınması, “Ey Rabbim, ey hükümdarım, ey ilâhım, beni terbiye edip yetiştiren sen, benim bütün varlığımı veren ve bütün muradlarımı verecek olan, kendisine en yüksek sevgi ve saygı ile ibadet ve kulluk etmek borcum ve en üstün görevim bulunan mabudum, tanrım, tek sığınacağım, penahım sensin, ben ancak sana sığınırım ve sığınıyorum.” demek mânâsında olmakla beraber, öyle demekten daha belâgatlıdır. Çünkü insanlık mertebelerinin en yüksek saffı bulunan ilâhîler saffında, ehlullah (Allah ehli) cemaati içinde bir mevki alacak şekilde korunmak üzere Rablığın en yüksek ve en küllî (genel) tecellisi demek olan ilâhlık hüküm ve yardımına toptan sığınmak hem kudret ve rahmetin kapsamını itiraf ile hamd ve senânın yüksekliği, hem de cimrilikten, kendini beğenmişlikten sakınarak hemcinslerine erişmiş olan nimetleri kendine erişmiş sayacak kadar şükran hissi ile hayırlı olmayı içermek itibarıyla elbette ferdî olarak sığınmaktan daha belâğatlıdır. Onun için cemaatle olan ibâdet ve duânın fazileti daha yüksektir. Beydâvî gibi bazı tefsirciler “İnsanların Rabbi” diye tahsis etmenin nüktesi, burada sığınılan vesvese şerrinin insan ruhlarına mahsus bir şer olduğunu söylemekle yetinmişlerse de yeterli değildir.
“Nâs” kelimesinin tekrar edilip de “Onların hükümdârı ve onların ilâhı” diye zamir ile yetinilmemesinin sebebine gelince: Keşşâf sahibi bunun beyan atfı olmasının gereğine yorarak demiştir ki: “Çünkü beyan atfı, beyan içindir. Şu halde gizleme (zamir getirme) değil, açık isim getirme yeri olmuştur.” Razî bununla beraber bir de, şöyle der: “Bu tekrar, insanların şerefini artırmayı gerektirir. Çünkü Allah Teâlâ kendisini insanların Rabbi, insanların Meliki, insanların ilâhı olmasıyla tanıtıyor demektir. Eğer insanlar yaratılmışların en şereflisi olmasaydı, elbette kitabının bitiminde kendisini insanların Rabbi, Meliki ve İlâhı diye tarif etmez, kitabını bu tarif ile bitirmezdi.”
Bu açıklamaya göre (en-Nâs), üçünde de aynı mânâda olarak sırf beyan ve takrir ile insanlığın şerefini artırmak için tekrar olunmuştur, demek olur ki, Ebu’s-Suud da bunu tercih etmiştir. Alûsî de: “Bir şeyin marife (belirli) olarak tekrar edilmesi halinde ikinci, evvelin aynı olması” çoğunluk kâidesinden dolayı bunu tercih etmiş ise de, fâsılanın fâsılasız olarak aynen tekrarı hilâfı (tersi) açık olma ve beyân atfı da nâsa değil, Rabb’e ait bulunmak hasebiyle her birinde muzafun ileyhin muzafa (tamlayanın tamlanana) göre başkaca bir mânâ beyan etmiş olması daha doğru ve daha faydalıdır. Anılan kaidenin çoğunluğu da tersine karine (ip ucu) bulunmamakla kayıtlı olduğu malumdur. Onun için bunu daha çok uzatanlar burada tekrar olmayıp, bu nüktelerden başka bir de insan nefislerinin derecelerine ve yükselmedeki mertebelerine bir tenbih dahi olduğunu söylemişlerdir.
İbnü Sina ve bazı ârifler demişlerdir ki: Zira insan nefsi asıl fıtratında Allah’ı bilmek ve Allah’ı sevmekle süslenmeye kâbiliyetlidir, fakat ilk önceleri bu bilgilerden boş olur. Nitekim “Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığı zaman hiçbir şey bilmiyordunuz.” (Nahl, 16/78) buyurulmuştur. Buna maddî akıl (akl-ı heyûlâî) mertebesi denilir. Sonra ikinci mertebede onda evveliyyât (başlangıçlar) ve bedîhiyyat (apaçık şeyler) denilen ilk ilimler hâsıl olur ki, bunlarla fikrî mechulleri arayıp bilmeye ulaşılır. Buna, akıl bi’l-meleke (meleke ile akıl) mertebesi denilir. Sonra da işin sonunda o fikrî meçhuller kuvveden fiile (his hâlinden, iş hâline) çıkarılır ki, buna da akıl bi’l-fiil (fiil ile akıl) mertebesi denilir. İşte “İnsanların Rabbine sığınırım, de!”, insanî nefis mertebelerinden ilk mertebeye işârettir ki, bu onun gerek bedihî (apaçık) ve gerek kesbî (çalışmakla elde edilen) bütün ilimlerden uzak bulunduğu hâlidir. Nefis bu mertebede, onu terbiye edecek ve o apaçık bilgilerle süsleyecek terbiyeciye muhtaçtır. Sonra o apaçık bilgilerin meydana geldiği ikinci mertebede onlardan fikrî ilimlere geçme melekesi meydana gelir ki “İnsanların hükümdarı” bu mertebeye işaret eder. Sonra da üçüncü mertebede fikrî ilimlerin düşünce ve tasarıdan, fiile çıkmasıyla nefsin tam kemâli hâsıl olur ki “İnsanların ilâhı” da bu mertebeye işaret eder. Demek ki burada “nâs” kelimesinin üç defa zikri, aynı mânâda tekrar olmayıp, her birinde insana ait nefsin bir mertebesine işaret olunarak Hak Sübhânehu ve Teâlâ kendisini insanlığın her mertebesinde tecelli eden hüküm ve tasarrufuna göre birer isim ile isim vererek tanıtmıştır.
Razî, Felâk Sûresi’nde bunu nakletmekle beraber, burada bu farkı şöyle özetler: “Evvela Rabb’i zikr ile başlamıştır. O, tedbir ve ıslah ile tasarruf edendir. Bu ise Hak Teâlâ’nın insana olan ilk nimetlerindendir. Ta onu terbiye ederek, yetiştirip ona akıl verinceye kadar ki, o zaman insan kendisinin kul ve Rabbinin melik olduğuna delili anlar. Onun için ikincide “melik” zikredilmiştir. Sonra da ona ibadet gerek ve üzerine vacip olduğunu ve mabûdunun o ibadete layık bulunduğunu anlayınca onun ilâh olduğunu tanır. Bir de kulun Rabbinden ilk tanıdığı, O’nun, katındaki açık ve gizli nimetlerden ihsan eden lütuf sahibi olmasıdır. Bu Rabdır, sonra onun bu sıfatlarına bilgiden, celâletini ve halka muhtaç olmadığını marifete intikâl eder, o zaman onun hükümdar olduğunu bilir. Çünkü hükümdar, başkası kendisine muhtaç, kendisi başkasından zengin olandır. Sonra kul O’nu böyle tanıyınca O’nun yükseklik ve yücelikte vasfedenlerin vasfı üzerinde bulunduğunu ve O’nun yükseklik ve azametinde akılların şaşkın ve hayrette kaldığını anlar. Ve o zaman O’nu tapılacak tek ilâh olarak tanır.”
Beydâvî de bunu şöyle ifade etmiştir: Bu yüksek nazımda o Rabb’in sığınmaya layık, sığındırmaya kâdir ve O’na karşı koymanın mümkün olmadığına delâlet etmekle beraber, yaratıcısını tanımak için yönelen düşünce ehlinin mertebelerine de işaret vardır. Çünkü o, ilk bakışta kendi üzerinde gördüğü açık ve gizli nimetlerden, kendisinin bir Rabbi olduğunu bilir. Sonra bakışta derinleşir, nihayet gerçekleşir ki, o Hak Teâlâ he rşeyden zengin ve her şeyin zatı O’nun ve emrinin masrafları O’ndandır, O hak hükümdardır. Sonra bununla istidlâl eder ki, ibadete layık olan ancak O’dur, başka yoktur. Bir de bunda sıfatın ihtilafını, zatın ihtilâfı yerine indirmekle alışılmış istiâze vecihlerinin hepsi toplanmış olur. Yani âdet, mühim bir belaya duçâr olan kimse işini önce ana-babası gibi ulusuna ve terbiyecisine sunar, onların defetmeye güçleri yetmezse hükümdarına, sultanına çıkarır. O da derdini gideremezse onu hükümdarların hükümdarı ve her şikayet ve sığınmanın son mercii olan Hak Teâlâ’ya şikayet eder. Bu âdet üzere burada Allah’a hem Rablık sıfatıyla, hem meliklik sıfatıyla, hem ilâhlık sıfatıyla sığınmak vecihleri toplanmıştır ki, bunda sığınılan âfetin büyüklüğüne de işâret vardır.”
Bazıları tekrar olmadığını anlatmak için daha sade olarak şöyle demişlerdir: İlk “nâs”, cenin ve çocuklar gibi terbiyeye muhtaç olanlar; ikincisi siyasete muhtaç olan gençler ve orta yaşlılar; üçüncüsü sırf Allah’a yönelmiş olan ibâdet ediciler ve yetkinlerdir.
Görülüyor ki üç “nâs” arasında bu gösterilen farkların hepsi de mühim ve dikkate şâyândır. Bazısı daha felsefî, bazısı daha edebî, bazısı da sade olmakla beraber hepsi de birbirine yakındır. Dil nokta-i nazarından bunların karinesi (ip ucu) de muzaf olan Rab, Melik ve İlâh isimlerinin mefhum ve ilişiği olanlardaki umum ve husus farkıdır. Rab ismi terbiyeden olduğu, terbiye hakkı da sahip olmaya dayandığı için akıl sahibi olanları da olmayanları da ilgilendirdiği için daha geneldir. Bu karine (ipucu) ile “insanların Rabbi”nde “‘nâs”ın akıllı, akılsız bütün insan cinsini içine alması gerekir. “Melik” ismi ise “mîm”in ötresiyle mülk veya melekûttan olduğu, bu da “mîm”in esresiyle “milk”ten daha özel olarak akıllıların tümü üzerinde siyâset ile tedbir ve işlerin idaresi mânâsından geldiği, “melekût” da bunun mübalâğası bulunduğu için “melik”, “rab”dan daha özeldir. Nitekim Ragıb der ki: “Mim”in ötresiyle mülk, toplum üzerinde emir ve yasak ile tasarruftur ve akıllılar üzerinde siyasete tahsis edilmiştir. Onun için “İnsanların hükümdarı” denilir de, “Varlıkların hükümdarı” denilmez. Şu halde “melik’in-nâs”daki “nâs” bütün insan cinsi içinden aklı eren insanlar olması lazım gelir. En derin sevgi, en yüksek hürmet ile ibadete lâyık olmayı ifade eden ilâhlık, hak tanrılık ise en mükemmel sıfat olduğundan bunun muzaf olduğu üçüncü “nâs”ın da akıl ve vicdan, iman ve iz’an, ahlâk ve irfan, insaf fikri, güzel amel gibi insanlık melekelerinde az çok bir kemâl, bir erginlik, bir yetkinlik bulunan insanlar olması akla gelir.
Şu halde birinci “nâs”ın, rablık hükmünce hepsinden daha genel olarak henüz ilk terbiyeye muhtaç ve aklî melekesi oluşmamış cenin ve çocuklar gibiler de dahil olmak üzere “istiğrak lâmı” ile bütün insan cinsini içine almış olması açıktır. Yani terbiye edilip yetiştirilmiş, büyütülmüş insanlar da hariç olmaz. Çünkü meliklik ve ilâhlık hükmünü de içine alan Rablık hükmü onlarda fiilen sabittir. Gerek başlangıcında, gerek sonunda hiç bir insan ondan âzade ve ihtiyaçsız değildir. Şu kadar ki bunda ilk mertebe de dahil bulunduğundan yükselme mertebelerindeki farkı ortaya çıkarmak isteyenler, bilhassa onu anlatmayı mühim görmüşlerdir. Maksadları ilkel insanlara tahsis değildir. Gerçi “nâs” deyiminin bazan âdi insanlar mânâsına hakaret etmek için kullanıldığı da biliniyor ise de, bu mânâ “nâs” mânâsındaki genellikten doğmuş olduğu gibi Rab isminin izafeti de bir şeref ifade ettiğinden dolayı burada hakaret etme kastına zıt olacağından, bunun gereği olan genellemeyi özelleştirmeye karine (ipucu) yoktur. “Lâm”ın istiğraka yorulması lazım gelir. Yoksa Rablığı, meliklik ve ilâhlık ile beyâna vecih kalmaz, arada zıtlık olurdu. Hatta tekrarı tercih edenler bundan dolayı tercih etmişlerdir. Ancak atf-ı beyânda asıl maksad mânâyı beyan etmek değil, tasdik olunanı ve müsemmâ (isimlenen)yı beyândır. Ebu Hafs Ömer, denildiği zaman, Ebu Hafs ile Ömer arasında beyân, mefhumu değil, müsemmâ (isimlenen)yı beyandır. Ve onun için Ebu Hayyan beyan atfında meşhur olan, sıfat ile değil, camid isimle olmaktır, diye Keşşâf’a ilişmiştir. Âlûsî de buradakilerin camid isim hükmünde olduğu beyâniyle ona cevap vermiştir ki, maksadı isimleri burada vasıflık durumundan dolayı değil, Allah’ın isimlerinden olmak üzere sırf isim yerinde olarak beyân atfı olduklarını söylemek olacaktır. O halde ikinci “nâs”, birincinin büsbütün aynı olması gerekmeyeceği gibi, büsbütün başka olması da gerekmez. Şu kadar ki burada kastedilen mânâya geçmek için vasıflık mânâsıyla izafetin beyanda âleti düşünmek gibi tasavvuruna ihtiyaç bulunduğu da inkâr edilemez. Şu halde maksad “nâs”ı beyân değil, Rab mefhumunu da beyân değil, Rabbin zatını daha özel olan sıfat veya isimleriyle beyân olduğundan dolayı her birinde “nâs”ın ona göre düşünülmesi daha açık olur. Bu şekilde ikinci “nâs”da “lâm”ı ahd ile örfî istiğraka yormaya bir karine (ipucu) bulunmuş olacağından bu, birinciden daha özel olarak terbiye olunan insanlar içinden yetişmeye, aklî melekeleri ve insanî güçleri gelişmeye başlamış, her birinde isteyerek gayret ve çalışma yetkisi meydana gelmiş, bundan dolayı hayır nizamını bozacak şekilde birbirleriyle çekişme ve toplanma yeteneği yüz göstermiş olup da yaratılışlarının hikmeti olan menfaatleri hak ve adalet dairesinde telif ve çekişmeleri ortadan kaldırarak ve her biri ehliyet ve yeteneğine göre gayret göstermekle sorumlu tutularak toplum halinde yardımlaşmak üzere yaşayabilmeleri için siyâsete ve “bilfiil akıl” denilen fikir ve idrâk ile sevk ve idâre, muhafaza ve korumaya muhtaç bütün akıllı, ergin insanlar toplumu olmak lazım gelir ki, küçük büyük, gelmiş, geçmiş ve gelecek bütün insan cinsi üzerinde Rablığı geçerli olan tek Rab ve böyle bütün akıllı ergin insanlar üzerinde mülkü, melekûtu hakim ve dâim tek hükümdar şüphesiz ki ne insanlar içinden, ne de yaratıklardan birisi olması mümkün olmaz. Bu, en yüksek, en gelişmiş insanların ibadet ve ubûdiyet ile kulluğu kendilerine en mukaddes görev bildikleri, muhabbet ve rızasını en yüksek maksat edindikleri ve bu şevk ile onun sevgili kul ve esirleri safında dizilmeyi canlarına minnet saydıkları tek mabûd, o, gönülleri doyulmaz ebedî vuslat aşkıyla titreten, güzellik edenlerde daha yüksek güzellik neşesini uyandırarak her an kendisine doğru sıdk ve mücahede ile yaklaşma aşkını heyecanlandıran, her temiz sevgide bir güzellik ânı; nefesleri tıkayan, yürekleri çatlatan, akılları dehşete düşüren ve sersemleştiren her acı korkuda bir celâl cilvesi gösteren ilâhlık saltanatı şeriksiz olarak kendisine mahsus bulunan Hak Teâlâ olabilir. Ve onun için “İnsanların ilâhı” diye beyan buyurulmuştur. O halde bu üçüncü “nâs” akıllı insanlar içinden peygamberler, sıddîklar, şehidler, salihler ve Allah’ın birliğine iman edip de onlara uyan ve onlara arkadaş olmak, onlarla haşrolunmak isteyen hâlis mümin erkek ve kadınlar, müslüman erkek ve kadınlar gibi kâmil insanlar, yani Fâtiha Sûresi’nde “Kendilerine nimet verdiğin, gazab edilmemiş ve sapmamışların yoluna.” (Fâtiha, 1/6-7) ve Bakara Sûresi’nin başında “Ahirete kesinlikle iman ederler. İşte onlar,Rablerinden bir hidâyet üzeredirler ve umduklarına erenler işte onlardır.” (Bakara, 2/4-5) buyurulan insanlar olması gerekir. Hakikaten sığındırılıp korunmaları vaad olunanlar da bunlardır. Bununla beraber insanların Rablık, mülk, ilâhlık hükümleri altında birer âyette üç tavır ile tekrar etmesi “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz, sizi o diriltti, yine öldürecek, yine diriltecek, sonra O’na döndürüleceksiniz.” (Bakara, 2/28), “De ki: Allah sizi yaşatıyor, sonra sizi öldürüyor. Sonra sizi, kıyamet gününe topla(yıp getir)ecektir ki, onda şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Câsiye, 45/26) gibi âyetlerde hatırlatılan yaşatma ve öldürme mertebeleri ile âhiret günü tavırlarını da hatırlatmaktan hâli değildir. Bu bakımdan şöyle demek olur: İnsanlar ölüler iken, yani hayatsız yer, cansız madde, ölü toprak iken onları, Rablık hükmüyle hayat verip insan yapan nâsın Rabb’ine, sonra o hayattaki insanları Melik’lik hükmüyle idare ederken siyaset edip öldüren insanların hükümdarına, sonra da o öldürdüğü insanları ilâhlık hükmüyle ebedî ahiret hayatıyla yeniden diriltip toplayarak cezalarını vermek üzere ilâhî huzuruna döndürecek olan, yani kudreti bu kadar büyük ve akıllıların hayırlısı olan insanların ilâhına sığınırım de. Ona böyle sığınmak ise, sonunda muhakkak olan zoraki döndürmeden önce her emrine hazır olmak üzere isteğe bağlı dönüş demek olan tevbe ve hak yola dönüş ile “Kul(um) bana nafile (ibadet)ler ile yaklaşmaya devam eder. Ta ki ben onun kulağı, gözü ve kalbi oluncaya kadar.” kudsî hadisi gereğince yaklaşarak “Allah’da bâkî olmak”ta karar azmi olmuş olur ki, bu da “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz.” (Fâtiha, 1/5) anlaşmasının fiilî sonucu demek olan kurtuluş ve büyük zaferdir. Ne mutlu buna eren kullara!
Şimdi görülüyor ki, önceki sûrede sığınılan “müsteâzünbih” (kendisine sığınılan) ancak bir sıfat ile zikrolunmuştu, “Felâkın Rabbi.” Halbuki istiâze olunan (sığınılan) âfet, “mâhalâk” (yarattığın)ın şerri üç çeşit âfet sayılmıştı: Ğâsık, neffâsat, hâsid. Bu sûrede ise sığınılan “Rabbi’n-nâs, meliki’n-nâs, ilâhi’n-nâs” üç sıfatla zikrolunuyor, kendisinden sığınılan ise bir şerdir. Demek ki bu şer, bu âfet önceki âfetlerin hepsinden büyük, hepsinden tehlikelidir. Ve bundan korunmayı insan hayatının bütün safhalarında ve özellikle son deminde en özel maksad olarak bilmek lazım gelir. Demek ki sığınmak için senâ (övme) dahi istenilen matlûbun kadrine göre olması icap eder. İnsana dışından gelen âfâkî (nesnel, objektif) şerler ne kadar büyük zarar ve fenalık olursa olsun, ona ne kadar acı, elem ve ıztırap verirse versin onda insanın kendi düşüncesinden, inancından, iradesinden, kazanmasından bir sebep olma bulunmadıkça, o şey onun hakikatına nüfuz etmez, ruhunu kirletmez, Allah katında sorumlu kılmaz, hakikatte onun hesabına bir şer sayılmaz. Bilakis o yüzden elem ve zahmet çektiği için ecir ve sevap bile alır. Çünkü o, onun yaptığı bir şey değildir. Onun sorumluluğu yapana aittir. Halbuki insanın kendinden gelen veya az çok meyil ve irâdesine yaklaştırılarak kendine yaptırtılan şer, kendi şerridir. O, ondan sorumludur, ruhunu kirletmiş, kendi kendine düşmanlık etmiş olur. İnsan nefsinin en büyük âfeti işte böyle kendi içinden gelen fenalık, içindeki bozukluk, imânsızlık, iradesizlik, himmetsizlik, yanlış anlayış, yanlış düşünüş, fena temayül, aldanış, basiretsizlik, kararsızlık, hâsılı bir kelime ile şüphecilik, vesveseciliktir.
“Mecruhu sanma cerh-i mücerreddir öldüren,
Âfât-ı bâtıniyyedir aslı musîbetin”
“Yaralıyı, yalnız yaranın öldürdüğünü sanma.
Musîbetin aslı, bâtınî âfetlerdir.”
4. Onun için Kur’an’ın başında şüpheyi bertaraf etmekle, imân ve âhireti bilmek korunmanın, kurtuluşun ilk şartı olarak tesbit edildiği gibi, sonunda da her şerre sürükleyen sinsî vesvesenin şerrinden sığınma emrolunarak buyuruluyor ki: ye müteallıktır. O hannâs vesvesecinin şerrinden, yani geri geri çekilip sinen, sinip sinip aldatmak, Hak yolundan geriletip fenalığa sürüklemek için döne döne vesvese vermek âdeti olan o dönek, o sinsi, o geriletici vesvese kaynağının şerrinden sığınırım.
Esasen vesvese mânâsına masdar ismi veya muzaaf rubâînin masdarı bu vezinde de geldiğine göre masdar olmakla beraber çok vesveseci, müvesvis mânâsına mübalağa için sıfat ve isim olarak kullanılmıştır ki, aynı vesvese kesilmiş vesvese kaynağı demek gibidir. “Lâm” ile “el-vesvâs”, şeytanın bir ismi olmuştur. Çünkü Keşşâf’ın dediği gibi bütün meşgûliyeti, sanatı ve daima üzerine düştüğü hep vesvese ve azdırmadır. Öyle vesvese vermekle bilinen odur. Bahru’l-Muhit’de Ebu Hayyan der ki: “el-Vesvâs, şeytanın ismi demişlerdir, bununla beraber vesvas şehvetlerin fısıldadığı vesveseye de denilir ki yasaklanmış olan nefsin arzularıdır.”
Vesvese nedir? Keşşâf’ın ve Ragıb’ın da söyledikleri vechile vesvese esasen fis, hiş demek, yavaş fısıltı yapmak, fiskos etmek gibi gizli sese, gizli fısıltıya denilir. Zinet eşyası hışıltısına “vesvâsü’l-huliy” denilmesi bundandır. Kamus’un kaydettiği vechile avcının ve köpeklerin yavaşça seslerine vesvese ve vesvâs denilmesi de bundandır. Bundan hâtırâ-i redîeye, yani nefsin veya şeytanın kalbe koyduğu hayırsız, faydasız, alçak hatıra ve dağdağaya vesvese denilmek meşhur olmuştur, dilimizde bilinen de budur. “Nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz.” (Kâf, 50/16) âyeti nefsin vesvesesi hakkında, “Şeytan ona (Âdem’e) fısıldadı.” (Tâhâ, 20/120) âyeti de şeytanın vesvesesi hakkındadır.
a gelince: “Hunûs”tan mübalâğalı ism-i fâil veya o vezinde ism-i mensub olarak vesvâsın sıfatıdır. Çok hunûs edici, hunûs âdeti olan demektir. Küvvirat Sûresi’nde “Gündüzleri kaybolup geceleri ortaya çıkan bütün yıldızlara.” (Küvvirat, 81/15-16) âyetinde de geçmiş olan hunûs, lugatta lazım (geçişsiz) fiil olarak teahhur ve rücû yani gerilemek ve geri dönmek, sıkılıp büzülmek, sinip kaybolmak ve görünmez olmak mânâlarıyla ilgili olduğu gibi, müteaddî (geçişli) fiil olarak geriletmek, munkabız etmek, sindirip kaybetmek mânâlarına gelir. Tefsirciler çoğunlukla lâzım fiilden geç kalma ve inkıbaz ile sinmek mânâsını esas tutarak tefsir etmişlerdir ki, bundan “hannâs” geri çekilerek veya büzülüp sinerek fırsat bulunca dönmek âdeti olan demek oluyor. Onun için biz bunu sinsi diye tercüme etmeyi uygun bulduk. Keşşâf’ta: “Hunûsa mensup, âdeti hunûs yani geri kalmak olandır. Çünkü Sâid b. Cübeyr’den rivayet olunmuştur ki, insan Rabbini zikrettiği zaman şeytan hunûs eder, geri kaçar, gaflet edince de döner vesveseye başlar.” der. Ragıb da der ki: “Hannâs, hunûs eden, yani Allah anıldığı zaman geri kalan şeytandır.” Bunlara göre “Vesvâs-i hannâs” şeytan demek olmuş oluyor ki, tefsircilerin çoğu da bunu söylemişlerdir. Sûrenin sonunda bu şeytan
6. “cinlerden ve insanlardan” diye genelleştirilerek beyân olunacağına göre bu da yeterlidir. Bununla beraber Ebu Hayyan bunun nefse de şümûlünü ve tam sinsilik mânâsını göstererek Bahir’de demiştir ki: “el-Hannâs, “İzi üzere geri dönen, zaman zaman gizlenendir.” Ve bu vasıf, şeytanda yerleşmiştir. Kul Allah Teâlâ’yı zikrettiği zaman şeytan geriler, çekinir. Şehvetlere gelince: Bu da imân ile ve meleğin ilhamiyle, hayâ ile siner, çekinir. Şu halde bu iki mânâ “vesvas”ta mevcuttur, da “Şeytanlardan ve insanların nefislerinden” demek olur. Yahut vesvâs ile murad, şeytan ve kötü yakınlardan yaldızcı, kışkırtan, da o “vesvâs”ı beyan olur. “Hunûs” müteaddi (geçişli) olabileceğine göre de “hannâs”, geriletici veya sindirici demek olur. Şeytan ve şehvetler hakkında bu da doğrudur. Çünkü bunlar vesveseleriyle insanı geriletir, insanlık rûhunu hak yolunda ilerlemekten alıkoyar. Akıl ve fikrini çelerek sabır ve metanetini, azim ve irâdesini kırarak imân ve şeksiz ilimden, güzel ameller için mücahededen çekindirir, sırf hayvanî, fanî zevklere ve yanlış yollarla türlü hilelere, aldatışlara sevkederek geriletir, aşağılatarak ve soysuzlaştırarak fânî hayatta çürütüp bitirmek ister. Allah anıldıkça, hak korkusu göründükçe geriler, siner, fırsat buldukça döner, yüz buldukça şımarır, musallat oldukça olur, musallat olduğunu da düğümlere üfleye üfleye vehimler ve hayâller içinde sindire sindire alçaltır ve adı kötüye çıkmış eder bırakır. Bu mânâ itibarıyla da yine sinsi diye tercemesi uygun olur.
İbnü Sinâ demiş ki: Vesvâs, vesvese veren düşüncedir. Bu da hayvansal nefsi kullanmaya geçişi, sonra da hareketi aksine oluşu cihetiyle hayâl gücüdür. Zira nefsin asıl vechesi ayırıcı prensipleredir. Hayal edici güç onu madde ve ilişkileriyle meşgul olmaya doğru tuttuğu zaman o güç, hunûs etmiş, yani tersine hareket etmiş olur. Bazıları da demiştir ki, kuruntu gücüdür. Çünkü o başlangıçlarda akla uygun gelir. Fakat iş sonuca gelince çekinir, vesvese vermeye, şüpheye düşürmeye başlar.
Âlûsî’nin bunlara karşı, “Allah’ın kelâmını böyle tefsir etmek vesvâs-i hannâsın şerrinden olduğu gizli değildir.” demesi de yerinde olmamıştır. Zira kuruntu ve hayâl atılınca vesvesenin yeri kalmaz. Allah’ın kelâmını, yarattığı tabiata bakarak, âfakî (nesnel) ve enfüsî (öznel) alâmetlerini düşünüp ve inceleyerek anlamaya çalışmak şeytanın vesvesesi değil, Kur’ân’ın bakma (nazar) ve tefekkür emirlerinin gereği olduğunun da unutulmaması gerekir. Nitekim Beydâvî de vesvese vereni vehim kuvveti gibi diyerek izah etmiştir. Bunu bir temsil değil, sadece düşündürmeye yorup da vehmin ve hayâl vesveselerinin şerrini istiâze (sığınma)den hariç bırakmak şeytanın en çok kullanmak istediği aracılarını ihmâl etmek demektir.
“Vesvâs”ın vesvese veren kuvvet demek olduğunda ve vesvesenin hayâl etmek ve kuruntu ile ilgili bulunduğunda vesveseye düşülmeye sebep yoktur. Ancak bunu tahsise kalkışmayıp da şu ilâhî beyanın umûm ve şümûlü üzere anlamak elbette daha doğrudur. Zira “Vesvâsü’l-hannâs” nedir, diye tereddüde düşülmemek için şöyle beyan ve açıklama buyurulmuştur: O ki insanların sînelerinde vesvese verip durur. Yani insanların içlerinde: gerek ferd olarak içlerinde, gönüllerinde ve gerek toplum olarak içlerinde, aralarında, yahut Allah’ı unutanların göğüsleri, bağırları içinde iç ve dış duyularından hatırlarına, gönüllerine türlü vesvese sokar, sezilir sezilmez fiskos eder gibi yavaşçadan gıcıklayarak kötü telkinler yapar, kötü kötü eğilimler, alçak alçak hisler uyandırır. Bu şekilde akıl ve fikirlerini çeler, türlü fenalıklara düşürür. Allah yoluna gitmekten, insanlık gayesine ermekten alıkor, nihayet din ve imandan çıkarır, ebedi helake sürükler. O vesvâsi’l-hannâs işte böyle her şerrin başı olan vesveseyi gafil insanların sînelerinde fısıldayıp duran sinsi etken her ne ise odur.
İbnü Sinâ der ki: “Nefsin birinci bineği sînelerdir. Zira insana ait nefsin ilk ilgilendiği kalbdir. Onun aracılığı ile diğer uzuvlara yayılır, onun için vesvesenin etkisi ilk önce sînelerde olur.”
Tefsirciler diyorlar ki, burada mevsûlünün i’rabında üç vecih caizdir: Birincisi, sıfat olarak mahallen mecrûr olmaktır ki, vesvâsın tefsir edici sıfatı (sıfat-ı müfessiresi) demektir. İkincisi, onu tefsir için isti’nâf cümlesi olmak üzere takdirinde haber olarak merfû olmaktır. Üçüncüsü, zem üzere mansup olmaktır. Bu iki veche göre “el-Hannâs”da vakıf yapmak, vakf-ı hasen olur. Birincisine göre ise Kevâşî tefsirinde, “vakıf caiz olmaz” demiş. Fakat Taybî buna: “Vakfın caiz olmamasında şüphe (nazar) vardır, çünkü fâsıla vardır (âyet sonudur).” diye ilişmiş. Keşf’te de demiştir ki, sıfat olunca hüsün (güzel olma), müsellem değildir. Meğer Allahümme vakf-ı hasen bir özel fâsılada bu gibisine de şamil olması hakkında bir veche göre olsun. Zira Kur’ân’ın her fâsılası güzeldir, her âyetinde vakıf yapmanın da güzel olması lâzım gelir. Âyetlerde vakıf, Rasulullah’ın sünnetidir, diye de bir rivayet vardır. Bu “en-Nâs”dan murad, Allah’ı zikirden gaflet edenler, yani gaflet halinde olan insanlar olması açıktır. Onun için bunun “nâsî” yani unutan mânâsına olmasını da caiz görmüşlerdir.
Cinlerden ve insanlardan. Yani o vesvese veren gerek gizli cin taifesinden, cinnîlerden olsun ve gerek malum insanlardan, insîler kısmından olsun o vesvasi’l-hannâs ikisini de kapsamına alır. İkinci bir mânâ ile: Cinden de vesvese verir, insanlardan da vesvese verir. Yani cinlerden, tabiat ötesi gizli yaratıklardan bahsederek onlara ilişik ettirerek o cihetten de vesvese verir. İnsanlardan bahsederek, onlara ilişik ettirerek o yönden de vesvese verir. İbnü Sinâ’nın anlayışına göre cin istitar (gizlenme, örtünme)den, ins istinâstandır, gizli işler gizli hisler, yeniden başlanılan işler açık hislerdir. Vesvese veren, kalbe vesveseyi bunlardan verir. Üçüncü bir mânâ ile gerek cinden olan ve gerek insten olan insanların sadır (sîne)ları içinde vesvese verir, bu şekilde cinni de azıtır, insanı da azıtır. Dödüncü bir mânâ ile de, yani gizli, açık cin ve insanın şerrinden.
Bu mânâların vechi: Buradaki in mânâsı ve ilişkisidir. Bunda tefsirciler üç, dört vecih zikretmişlerdir:
Birincisi: “Min” beyâniyye olarak yü beyân olmasıdır ki, dolayısıyla “vesvâs”ın cinslerini beyan olur. Yani o vesvese veren vesveseci şeytan iki türlüdür: Biri fizik ötesi sahada gizli takımdan, cinnîler soyundan, biri de normal düzeyde açık ilgi kurulan, bilinen insanlar soyundandır. Bu mânâ En’âm Sûresi’nde geçtiği üzere “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman yaptık. (Bunlar), aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözler fısıldarlar.” (En’âm, 6/112) âyeti mânâsına uygun olarak vesvâs (vesveseci)ın insan ve cin şeytanlarından daha genel olduğunu ve hepsinin şerrinden Allah’a sığınmak lüzûmunu beyân olur, en açık mânâ da budur. Ebu Zer (r.a.)’den rivayet edilmiştir ki, bir adama: “Sen, insan şeytanından Allah’a sığındın mı?” demiştir.
İkincisi: in ibtidâiyye olarak ye taallûk etmesidir ki, vesvese vereni değil, verdiği vesvesenin başlangıcını, ilgilenme yönünü göstermiş olur. Kâh cinlerden vesveselendirir, kâh insanlardan vesveselendirir, demek olur. Bu, yoruma göre cin, en genel mânâsıyla melekleri de kapsamına almış olabilir. Gerçi melek, şer değil ve vesvese vermezse de vesveseciler onlardan da bahsederek vesvese ve aldatmacada bulunabilirler.
Üçüncüsü: deki “nâs”ı beyân olmasıdır ki, Ferrâ ve daha bir takım kimseler buna kâni olmuşlar ve demişlerdi: “Nâs, cinne de denir. Nitekim Cin Sûresi’nde “Cinlerden bir topluluk.” (Cin, 72/1) ve “Cinlerden erkekler.” (Cin, 72/6) denildiği gibi Kelbî’den nakledildiği üzere “Cinlerden insanlar” dahi denilir. Bu şekilde o vesveseci, cinden olan “nâs”a da, insten olan “nâs”a da vesvese verir demek olur.
Keşşâf sahibi der ki: “Ben, bunu doğru bulmam. Çünkü cinne cin denmesi kapalılıklarından, gizliliklerinden dolayıdır. “Nâs” (insanlar)a nâs denilmesi de, beşer denilmesi gibi, ortada oluşlarından dolayıdır ki, ibsâr (görmek) mânâsına olan înâstan alınmıştır. “Nâs” deyiminin ikisine de söylendiği vâki, sahih ve sâbit olsa bile, Kur’ân’ın fesâhatine ve yapmacıktan uzak olmasına uygun olmaz. Bu mânâyı anlamak için ile “en-Nâsî” (unutan) kastedilmesi daha iyidir ki, “O çağırıcının çağırdığı gün.” (Kamer, 54/6) gibi “İnsanların akın akın döndüğü yerden.” (Bakara, 2/199) âyetinde kesrile okunduğu gibi olur. Sonra da bu nâsî, cin ve ins ile beyan edilir. Çünkü insanlar ve cinler, Allah Teâlâ’nın hakkını unutmakla vasıflanmış iki türdürler.” Fakat bu da zahirin zıddı olmakla beraber, bu şekilde “sadr”ın çoğulu olan sudûrun tekil olan nâsîye izafeti de zevke pek uygun gelmez. Bu veche kâni olanların asıl maksadı burada ins ve insîyi mutlak insandan daha özel olarak ona karşıt olan cinni de mutlak insan cinsi ve mâhiyeti içerisinde düşünmek gerekir. Çünkü ins, mutlak insan mânâsına geldiği gibi, insanın ilişki kurduğu dostu, yâri ve devamlı beraber olduğu ahbâbı mânâsına da gelir. Buna karşılık olan da tanımadığı yabancısı, bilmediği demek olur. Yine bu mânâya yakındır ki, insanın nefsi ve vücudu tarafına gelene insî, öte tarafına vahşi tabir olunur. Mesela elin iç yüzü ve ayağın üstü insî, elin dış tarafı ve ayağın tabanı vahşidir ve Anatomide bu mânâ meşhurdur. Aynı şekilde cin, gece karanlığı ve örtünme mânâsından olarak duygulardan gizli olan şeylere ve bütün ruhânîlere ve ruhanîlerden özellikle bir kısmına derecelerine göre söylendiği gibi (En’am Sûresi, 6/128. âyetinde geçmişti oraya bkz.), insanların toplandığı çok ve kalabalık toplumun en çok ve gür yerine de, iç kısmını örttüğü için denildiği lügatta malûmdur. Şu halde da “nâs”, bilinen ve bilinmeyen bütün insanlar, daki “nâs” da daha özel mânâsıyle insînin çoğulu enâsî, hafifletilmiş (muhaffef)i nâs, yani alışılmış insanlar demek olur. Cinne de bunun karşılığı yabancı, gizli, tanınmadık, meçhul insanlar, demek gibi olarak ikisi bütün insanları beyan etmiş olur. Vesvâs (vesveseci) da, bütün insanlar cinsine vesvese veren, maddî manevî, uzak, yakın her ne ise o demek olur. Bu mânâ da haddi zatında önemlidir ve lâfzın ihtimalli durumlarından da olabilir. Ancak bunda cinnin mânâsını tahsis ile beraber, daha çok açıklamaya ihtiyaç duyulan “vesvâs”ı bırakıp da açık olan “nâs”ı beyâna geçmek vardır ki uygun değildir. Onun için bu üçüncü vecih, mânâ itibarıyla doğru olsa bile, âyet metinden anlaşılması itibarıyla pek zayıf ve pek dolambaçlı olduğu için ta’kıd (sözü anlaşılmaz hale sokmak)den uzak değildir. Bununla tefsir, Kur’ân’ın fesâhatına uygun olmaz. Yalnız cin ve insin hâs (özel) bir mânâsını da anlatmak için zikrolunmuştur.
Dördüncü bir vecih de vesvâsı beyân veya harfi cerin tekrarı ve muzaf takdiriyle “Cinlerin ve insanların şerrinden” mânâsında bedel olmaktır ki, bunun da sonucu birinci vecih gibi olur. Bütün bu vecihler içinde en açığı birinci vecihtir. Bu suretle “cinn” duyguların gerisinde olan tabiat ötesi sahayı, (nâs) da tabiî sahayı beyan demektir. Vesvese mutlaka bunların birinden veya her ikisinden gelir.
İşte bütün bunların şerrinden ve özellikle vesvesesinin şerrinden insanların Rabbi, insanların Meliki, insanların ilâhı olan tek, ulu Allahu Zülcelâl’e sığınmak sonuç olarak emredilmiş ve bu vechile sığınanların Allah’ın yarıdmına mazhar olmak suretiyle korunarak güzel sonuca erecekleri vaad buyurulmuştur ki, bunun üzerine teşekkür olarak “Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (Fâtiha, 1/2) diye Fâtiha Sûresi’nden başlamak ne güzeldir!
Bu yüce sûrenin harfleri tekrarsız olarak (med harfleri dâhil) sayıldığında yirmi iki harftir. Fâtiha Sûresi’nin harfleri de böyledir. Alûsî’nin nakline göre bunun, nüzûl senelerine remz olduğunu söyleyenler olmuştur. Çünkü Kur’ân’ın yirmi iki senede nazil olduğunu rivayet edenler de vardır. Lâkin meşhur olan yirmi üç senedir. Şu halde yirmi iki seneden fazla olmakla beraber tam yirmi üç seneye de dolmamış olduğunu söylemek hepsine uygun olur. Gerçi dile ait bir konumu, aklî veya tabiî delaleti olmayarak sırf tesadüf kabilinden görünen bu gibi rastlantılara hükümler gerektirecek kadar delil getirmeye müsait, ifadesi kastedilen bir mânâyı murat etmek nazarıyla bakmak doğru olmaz ise de, hakikatte Allah’ın ilmine göre tesadüf düşüncesi vârid olamayacağı ve her rastlantının dahi gerçekte bir hikmet ve mânâsı bulunması gerekeceği düşünülürse, bu gibi rastlantıların yerine göre sembolik bir mânâ ifadesinden hâli kalmayacağı da inkâr edilemez. Bu sebeple bunları da işaretlerin lâtifeleri ve terkiblerin dayanakları kabilinden olan zevke ait nüktelere katılmış remizler, işaretler halinde kaydetmek ve mütalâa etmek faydadan uzak olmaz. Kur’ân’da bu kabilden de birçok incelikler bulunduğu malûm, bununla birlikte müteşâbihât vâdisi demek olan bu gibi nüktelerden muhkemlerin tersine mânâlar çıkarmaya kalkışmak, hurûfîlik sapıklık ve dalâletiyle bâtınîlik karanlıklarına sürüklemek demek olacağı, bunun ise Kur’ân’ın zulmetten nûra götüren açık beyânına ters düştüğü de şüphesiz olmakla beraber, muhkemlere aykırı olmayarak sezilen, duyulan parıltılar, bakışlar, ince ince irfanları zevkleri okşayan remizler, işaretler, sözden çok hâle ait olan ve ehlinden başkasına örtüsünü açmayan güzellikler de ne kadar incelense o kadar faydalı, o kadar lâtif olur. Meselâ Kur’ân’ın başı besmelenin (bâ)sı ile başladığı, sonu da “nâs”ın “sîn”i ile son bulduğu düşünülünce, bunun “bes”, yani yetişir, kâfi, işte o kadar demek gibi olduğu, bunun da “Biz kitap (Kur’ân)da hiç bir şeyi eksik bırakmamışızdır. Sonra (onlar), Rab’leri(nin huzuru)na toplanacaklardır.” (En’âm, 6/38) muhkem mefhûmuna uygun olarak Kur’ân’ın başka bir kitaba, diğer bir delile ihtiyaç bırakmayacak derecede din esaslarının hepsini içeren, yeterli bir hidayet rehberi olduğuna bir remiz (sembol), yani “Kendilerine okunan kitab (Kur’ân)ı sana indirmemiz onlara yetmedi mi? Şüphesiz inanan bir toplum için bunda bir rahmet ve öğüt vardır.” (Ankebût, 29/51) muhkem mânâsına da işaret olması gibi anlayışlar, boş değil, hoştur. Nitekim şu Farsça beyit de bu mânâda söylenmiştir:
“Evvel ü âhir-i Kur’ân niye bâ, sîn geldi?
Yani rehber iki âlemde bize Kur’ân bes.”
Bunu, bizde bilinen “Allah bes, bâki heves” (Allah yeterlidir, geri kalan hevesdir.) sözünün mânâsıyla anlamak da Kur’ân’ın baştan sona bütün maksatlarını kapsayıcı olmak itibarıyla daha derli toplu olacağını hatırlatmak da şüphesiz ki faydalıdır. Bunda Tevbe Sûresi’nin sonundaki “Eğer (inanmaktan) yüz çevirirlerse de ki: Allah bana yeter! Ondan başka ilâh yoktur. O’na dayandım. O, büyük Arş’ın sahibidir.” (Tevbe, 9/129) ve Yâsin Sûresi’nin sonundaki “Yücedir o (Allah) ki, herşeyin hükümranlığı O’nun elindedir ve siz O’na döndürüleceksiniz.” (Yâsin, 36/83) gibi âyetlere özellikle işaret bulunmakla beraber, Fâtiha’daki yardım isteme ile hâtime (bitiş)deki sığınma emirlerinin tevhid ve ihlâs gayesinde bir tatmini vardır ki, genelde istenilen güzel bitiş (hüsni hâtime) de budur. Bununla beraber bu işâretleri, harflerin sembolik mânâlarından çıkarmaya ihtiyaç da yoktur. Fâtiha ve Bakara Sûresi’nin başı ile İhlas ve Muavvizeteyn (Felâk ve Nâs sûreleri), bu üç sûrenin mânâ ve mefhûnu düşünüldüğü zaman doğrudan doğruya mânâlar arasındaki tutarlılık ve ilgi, sûrelerin baş ve sonları arasındaki birlik ahengi, fikrî ve beyânî silsile de o nükteleri ilhâm etmeye yeterlidir. Bu ahenk ve uygunluk bize Kur’ân sûrelerinin tertibinin de vahyile olduğu hakkındaki mezhebimizin kuvvet ve isabetini gösterir. Onun için sırf remizlerinden fikre doğan mânâlar Allah’ın muradı olduğuna hükmetmek doğru olmayacağı hakkında bilginlerin hatırlatmasını unutmaması ve kastedileni karanlık yollarda aramayıp doğru yola sarılmak maksatların başlıcası olduğunu dâima göz önünde tutmak lâzımdır.
Kıyamet günü selâmete ermek için doğru yola hidayet, istenilen ilk maksad olduğu gibi, o yolda insanlık mertebelerinin en yüksek kemâli olan bekâbillâh (Allah’da bâki olma) saadetine kavuşmak için de gizli açık her türlü vesveseden, şüphe ve zandan sakınarak tam bir bilgi ile Allah Teâlâ’nın Rablığına, hükümranlığına, ilâhlığına sığınmak son gaye olduğunun hâtime (sonuç) olarak beyân buyurulmuş olması şüpheden uzak olarak gösteriyor ki, insanlığın saadetinin gayesi kesin bilgi ile ittika (Allah’tan gereğince korkma)dadır, hüsn-i hâtime (ömrün iyi bir şekilde bitişi) onunladır, “Sonuç, (Allah’tan korkup günahtan) korunanlarındır.” (Â’raf, 7/128). İşte kendisinde şüphe bulunmayan bu en mükemmel kitap böyle “Müttakîler için yol gösterici.” (Bakara, 2/2) olarak indirilmiştir. Gereğince amel edenler de hep o güzel âkıbete ermiştir. Gereğince amel etmek de Allah’ın lütfu ve başarılı kılmasıyladır. Bize düşen “Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz.” (Fâtiha, 1/5) anlaşmasıyla O’nu istemek, kesin bilgi ve ihlâs ile O’na sığınmaktır.
Bu aciz kul da hamd ve tesbih ile O’nun terbiyesinin lütfuna, mülkünün feyzine, ilâhî yardımına, rahmet ve gufrânına sığınarak hem kendim, hem milletim, din kardeşlerim hakkında vesveselerden uzak, selîm kalp ve doğru vicdan ile o güzel sonuca muvaffak kılmasını diler ve on iki seneden beri gece ve günüz Hakk’ın aşkı ile gözlerinden nokta nokta akan gözyaşı dökerek altmış senelik hayatımın sayfalarına Allah’ın kelâmının meâl ve tefsirini yazmaya çalışan güçsüz kalemim bu noktada “Allah bes, bâki heves” (Allah kâfidir, geri kalan hevestir.) diyerek sonuca imza koymak isterken, Hakk’ın cömertlik sırrını bilmiş olmaktan bir ân uzak kalmak istemeyen zayıf kalbim de bu yalvarıp yakarma ile söze son verir:
Geldim likâna ermek için iş bu menzile
Haşret erenlerinle beni eyleyip kerem
Bir ân imiş meâli kitab-ı vücudumun
Ömrüm şu tercemânım olan satr-ı mürtesem
Levh-ı rızaya yazdır ilâhi bu satırımı
Her dem nevâyı hamdini kaydeylesin kalem.
“Sana kavuşmak için bu menzile geldim.
Kerem eyleyip, beni eren kullarınla haşret.
Vücudumun kitabının meâli bir ân imiş.
Ömrüm, şu tercemânım olan resmedilmiş satır.
İlâhî, bu satırımı rıza levhasına yazdır.
Her ân kalem, hamdinin sesini kaydetsin.”
“Ey Rabbim! Bana bir hüküm ihsan et ve beni sâlihler zümresine kat. Ve sonrakilerde bana bir sadakat dili (zikr-i cemil) tahsis eyle. Ve beni naîm cennetinin vârislerinden kıl. Ey Rabbimiz! Bizlere eşlerimizden ve zürriyetlerimizden gözler süruru ihsan buyur ve bizleri muttakilere önder kıl. Ey Rabbimiz! Bizleri ve bizden önce iman ile geçen kardeşlerimizi affeyle ve iman edenlere karşı kalplerimizde bir kin tutturma. Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki sen şefkatlisin, merhametlisin. Ey Rabbimiz! Hamd, evvel ve âhir sanadır. Sen Sübhan’sın ey Rab! Senin şanın ne büyüktür! Bürhânın ne yücedir. Fâtiha senden, sonuç sanadır. Ey Allah’ım! Muhammed (s.a.v.)’e ve onun yakınlarına salat ve selâm et. Nasıl İbrahim’e ve onun onun yakınlarına salat ve selâm eyledinse. Sen övülmüşsün, pek yücesin. Ey Allah’ım! Muhammed (s.a.v.)’i ve onun yakınlarını kutlu eyle, İbrahim ve onun yakınlarını kutlu eylediğin gibi. Sen övülmüşsün, pek yücesin! Bizi, kendilerine nimet verdiklerinle, gazab edilmemiş ve sapmamışlarla haşret! Âmin”.

Felak Suresi Arapça Yazılışı Okunuşu ve Türkçesi

Felak Suresi

Okunuşu: Kul e’ûzü birabbilfelak. Min şerri mâ halak. Ve min şerri ğasikın izâ vekab. Ve min şerrinneffâsâti fil’ukad. Ve min şerri hâsidin izâ hased.

Anlamı : (Ey Muhammed!) De ki: Yaratıkların şerrinden, bastırdığı zaman karanlığın şerrinden, düğümlere nefes eden büyücülerin şerrinden, hased ettiği zaman hasedçinin şerrinden, tan yerini ağartan Rabbe sığınırım.

FELAK:

De. Dikkate şâyandır ki, böyle “de”, “söyle” diye emrolunduğu zaman bundan açıkça anlaşılan; emredilenin, bu emri değil, bununla söylenmesi emrolunan sözü söylemesi istenir. Onun için Peygamber’in de bu sûreleri okurken demeyip diye başlaması gerekmez miydi? diye bir soru hatıra gelir. Bundan dolayı ‘de mutlaka denilmek vâcip, Tebbet’te denilmemek vacip olduğunda ittifak bulunmakla beraber, İhlas’ta ve Muavvizeteyn’de denilmeyerek okunmasını caiz görenler olmuşsa da, yalnız dua niyetiyle söylendiği zaman bu caiz olsa bile Kur’an olarak okunduğu zaman aynen okunmalıdır. Çünkü Mushaflarda öyle tesbit edilmiş, öyle varid olmuştur. İmam Ebu Mansûr Matürîdî “Te’vîlat”da demiştir ki: “Zira bununla görevlendirilen yalnız muhataptan ibaret değil, onun gibi sorumlu olan herkestir.” Onun için zamanlar geçtikçe bâki kalmak, bütün Allah’ın kullarına emir ve tavsiye olunmak üzere aynen tesbit edilmiştir. Bir de denilmiştir ki: Bununla görevli olan okuyanın kendisidir. Allah Teâlâ bu şekilde şunu bildirmiştir ki, bu mefhumun yerinde herkes kendisine bunu söylemeyi emretsin, bunu bırakmasın. Hasılı İhlas Sûresi’nin başında da işaret ettiğimiz gibi bu sûreler, diye emir ile emrolunmuş gibi bir telkin ile okunur. Yani kendine ve herkese şöyle dua etmeyi söyle: Sığınırım. Avz, meaz, ıyaz, istiâze, bir fenalıktan korunmak için başkasına sığınmak, himayesini istemektir ki, sığınana âiz veya müsteiz; sığınılana müsteâzünbih; kaçılan fenalığa münteâzünminh; sığınış tarzına, vesilesine avze; sığındırıp koruyana muîz, korunana muâz denilir. Yani hıfz ve himayesini istiyerek sığınır korunurum. O felâkın Rabbine.
Şafak vezninde “felâk”, birçok mânâlara gelen derin mânâlı şaşırtıcı bir kelimedir. Türevine göre en esaslı mânâsı yarmak mefhûmunu içeren bir kelime olması hasebiyle tıpkı fıtrat kelimesini andırır. Aslında lâm’ın sükûnuyla “halk” vezninde yarmak, birden bire çatlatıp ayırmak veya pörtletmek demek olan felk masdarından meflûk mânâsına sıfat-ı müşebbehe olduğuna göre infilâk ettirilmiş, çatlatılıp yarılarak belirtilmiş demek olacağından ilk bakışta yarık, yahut çatlak diye tercemesi hatıra gelir. Fakat böyle yarık yahut çatlak mânâsına lâm’ın fethiyle değil, tıpkı meşkûk mânâsına şakk gibi mastarında olduğu gibi lâm’ın sükûnuyla felk kullanılır. Çoğulunda da şukûk gibi fülûk deniliyor. Meselâ ayağında yarık, çatlak var denecek yerde deniliyor ki, bu fark, ferc lâfzı ile ferec lâfzı arasındaki farka benzer. Yani fetha ile felâk sade çatlağın, çatlayışın kendisinden ibaret değil, daha çok ondan belirip inkişaf ederek meydana gelen neticenin vasfı demek olur. Mesela bir çekirdeği çatlatmak bir felk, çatlaması bir infilâk, bir infitâr, o çatlayış bir fıtrat, onda iki taraflı meydana gelen durum bir çatlak, bir felk, bir şaktır. Onun bir tarafı bir filk, bir şıktır. O çatlağın iki şıkkı arasından netice olarak pörtleyip beliren, inkişâf eden ve genişleyen tomurcuk, yaprak veya su veya ışık, parıltı, açıklık veya herhangi bir mahlûk, (fetha ile) felâk demektir. Bu mânâ iledir ki, “Taneyi ve çekirdeği yaran, şüphesiz Allah’tır. (O), ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır. İşte Allah budur. O halde nasıl (ona inanmaktan) çeviriliyorsunuz? Karanlığı yarıp sabahı ortaya çıkaran O’dur.” (En’âm, 6/95) buyurulmuştur. vasfından da açıkça anlaşılan budur. O felakın fâlikı: yarıp yaratıcısı, ölüden diri, diriden ölü çıkarıcı ve karanlığı yarıp sabahı açıcı ve bu şekilde yokluktan çıkarılarak doğup doğuran halkı, birbirinden üreterek terbiye ede ede, ihtiyaçlarını vere vere kabiliyetlerine göre yetiştirip sonlarına erdiren ve kendini “tek”, “her şey kendine muhtaç”, “doğurmamış” “doğurulmamış”, “hiçbir şey ona denk değildir” diye ifade edilen yaratıcısı ve terbiyecisi demek olur.
Bir de falk maddesinde yarmak, yarılmak mânâsından başka bir sürat ve şaşmaya değer bir güzellik ve bir baskı ve şiddet mânâsı da bulunur. Onun için hızından insanları şaşırtacak derecede aşırı ve süratle koşmaya tefellük denildiği gibi, şaşırtıcı ve güzel bir şey keşfetmeye iflâk veya iftilâk ve şaşırtıcı mefhumlar, güzel ve nâdir mânâlar bulan yüksek şâire müflik, şaşırtıcı işe filk ve felîk, musîbet ve belâya felîka ve müflika denilir. İşte bu mânâlarla ilgili bulunan bu felk maddesinden felâk lâfzının lügatta isim olarak geleceği üzere birçok mânâları beyân olunuyor:
1- Adem (yokluk)den yarılıp çıkan halk, yani genelde bütün mahlûkat ve özellikle dağlardan pınarlar, buluttan yağmurlar, yerden tohumdan bitkiler, sulb (döl)lerden nesiller, rahimlerden evlatlar gibi bir asıldan ayrılıp çıkan yaratıklar, doğanlar, bu mânâda felak mahluk ve meftur anlamdaşı gibi olarak iki mânâsıyla Samed’e karşılık ve onunla mütezâyif olur. Yani Samed’in eksiksizliğine karşılık bu eksikli ve ona muhtaç olur. İzafeti de bunu belirtir.
2- Örfte, özellikle sabaha, yani sütun şeklinde uzamış olan aydınlığa veya sabah yeri ağarıp açılmaktan ibaret olan şafağa denir. Bu bizim Türkçe’de Tan dediğimizin aynı demektir. Tanlamak: Şaşırmak, bir şeyin birdenbire şuura çarpan yumuşaklık veya şiddetinden acı veya tatlı bir intiba ile belirleyip hayran olmak mânâsına geldiğine göre bunda da felk gibi bir tuhaflık mânâsı vardır ki, şafak atmak deyimiyle ifade olunur. Bu mânâca felak karşılığında karanlık demek olan gasak zikrolunur.
3- İki tepe arasındaki alçak, oturaklı, düz yere denir ve çoğulunda fülkan gelir.
4- Zindanda suçluların ayaklarına vurulan ve miktara da denilen tomruğa denilir ki bizim falaka deyimimiz bunun anlamdaşıdır.
5- Çanak dibinde kalan süt kalıntısına denir.
6- Ekşiyip kesilmiş süte denilir.
7- Cehennemin veya cehennemde bir kuyunun ismi olduğu da nakledilmiştir.
Ragıb der ki: sabahtır; (Neml, 27/61) kavlinde zikrolunan “enhâr” da denildi. Allah’ Teâlâ’nın Hz. Mûsa’ya bildirip onunla denizi yardığı kelimedir de denildi.
İbnü Cerir, birincisi cehennemde bir dere veya cehennemde bir kuyu veya cehennem; ikincisi, sabah; üçüncüsü, halk olmak üzere İbnü Abbas ve diğerlerinden üç rivayet kaydettikten sonra der ki: Allah Teâlâ Resulüne demekle emretmiştir. Arap kelâmında felâk ise sabah felâkıdır. denilir. Ve caiz ki cehennemde felâk isminde bir zindan da vardır. Böyle olunca da Allah Teâlâ sözüyle felâk denilenin sade bazısını irâde buyurduğuna bir delâlet koymadığı ve Allah Teâlâ yarattığı her şeyin Rabbi olduğu için bununla felâk ismi alan her şeyin murad olunması vacib olur.” Bundan dolayı birçok tefsirci daha genel mânâsı alan halk ile tefsirini tercih etmişler, İbnü Münzir ile İbnü Ebi Hâtim de bunu İbnü Abbas’tan rivayet etmişlerdir. İbnü Sina da felâk vücud nuruyla yarılmış adem (yokluk) karanlığıdır demekle bu mânâ üzere yürümüştür. Bununla beraber Cabir b. Abdillâh, İbnü Zeyd, Mücahid, Katade ve İbnü Cübeyr’den rivayet olunduğu üzere tefsircilerin pek çoğu örfte en yaygın olan sabah mânâsıyla tefsiri, zahir (açık) görmüşlerdir. Buna göre “Rabbi’l-felâk”, sabahın Rabbi, yani tanın tanrısı demek gibi olur. Bu şekilde felâk, karanlık arkasında nûr, darlıktan sonra genişlik, kapalılıktan sonra açılış mânâlarına işaret edici olmak dolayısıyla ıyâzın, yani sığınmanın ona muzaf olan Rab ismine taalluk ettirilmesinde buna sığınanın sakındığı şerden kurtarılıp korunacağına işaret eden bir kerîm vaadi ve parlak bir kudret misalini hatırlatarak ümit ve ricasını kuvvetlendirme ve Rablık hükmüne itaatla ona sığınma ve dahil olmada çok ciddiyet ve özene teşvik vardır. Bir de denilmiştir ki, özellikle felakın zikri, onun kıyamet gününden bir örnek olması dolayısıyladır. O halde evler, kabirler gibi, uykular ölümün kardeşi, sabahleyin evlerinden çıkanların kimi neşe ve sevinç içinde ve kimi borç ve ihtiyaç ile alacaklıların baskısı veyahut kulların başına gelmekte bulunan diğer haller ile gamlar ve neşeler içinde bulunması itibarıyla ba’s (öldükten sonra dirilme) ve âhiret halini en çok andıran bir örnek olur.
Kâdî tefsirinde der ki: “Burada ismi, diğer isimlerden, yani felaka izafeti caiz olan diğer Allah isimlerinin hepsinden çok yerindedir. Çünkü zararlardan kurtarmak terbiyedir.” Bu açıklama, felâkın genellenmesi mânâsına göre zâhirdir. Çünkü sığınana da, kendisine sığınılana da şamildir. Yani hem sığınan, hem de sakınılan halkın Rabbidir, âlemlerin Rabbidir. Sabah mânâsına tahsis edildiği şekilde de, onun halleri değiştiren, tavırları başkalaştıran ve böylece gamları ve kederleri yok edecek olan kâdir oduğuna işâret eder.
İbnü Sina söylediğimiz gibi felâkı, varlığın nûru ile yarılmış olan yokluk karanlığına hamlederek daha genel mânâyı aldıktan sonra demiştir ki: Burada Rab ismini zikretmede ilmin gerçeklerinden bir lâtif sır vardır. Şöyle ki: Kul, köle, hallerinin hiç bir şeyinde Rab’dan müstağni olamaz. Nitekim küçücük çocuğun köle olduğu müddetçe halinde bu müşahede olunur. Mümkün olan mahiyet bile ilk başlangıcın dağılmasından müstağni olamadığı için buna işaret olmak üzere Rab ismi zikrolunmuştur. Burada gizli ilimlerden diğer bir işaret daha vardır ki o da şudur: Avz ve ıyâz lugatte başkasına sığınmaktan ibarettir. Başkasına yalnız sığınma ile emrolunup da ondan Rab ile tabir olununca, bu delâlet eder ki: Maksad hâsıl olmazsa onun olmaması, o kendisine sığınılan bol bol hayır vericiye ait bir işten dolayı değil, mümkün olana ait bir işten dolayıdır. Zira şu kesindir ki: Olgunluklardan ve başkasından hiç bir şeyde ilk başlangıç (mebde-i evvel) olan Allah tarafından cimrilik yoktur O, Samed’dir, ondan hepsi meydana gelicidir, yetenekli olanın kabulü cihetini ona sarfetmesine bağlıdır. İşte “Zamanınızın günlerinde Rabbinizin rahmetinden nefhalar: esen hoş esintiler vardır. Uyanın, kendinizi onlara arzedin.” hadis-i şerifindeki nebevî işaret ile murad edilen budur. Allah’ın lütuflarının hoş esintilerinin dâimî ve bozukluğun, ancak istidadı olandan olduğunu beyan buyurmuştur.”
İbnü Merduye ve Deylemî, Abdullah b. Amr b. Âs’tan şöyle rivayet etmişlerdir. Demiştir ki: İlâhî sözünden Resulullah’a sordum, o buyurdu: “Cehennemde bir zindandır, onda zorbalar, kibirliler hapsolunur ve cehennem ondan Allah’a sığınır.” Yine İbnü Merduye Amr b. Anbese’den de şöyle rivayet etmiştir: Resulullah (s.a.v.) bizimle namaz kıldı sûresini okundu, sonra: “Ey İbnü Anbese bilir misin felâk nedir?” buyurdu. “Allah ve Resulü daha iyi bilir”, dedim. Buyurdu ki: “Cehennemde bir kuyudur. O kızıştırıldığı zaman cehennem kızışır, Âdem oğlu cehennemden incindiği gibi cehennem de o kuyudan incinir.” İbnü Cerir ve İbnü Ebi Hâtim, Kâ’b’dan da şöyle rivayet etmişlerdir: “Felâk, cehennemde bir evdir. O açıldığı zaman ateş ehli onun sıcaklığının şiddetinden bağırırlar.” Kelbî’den de: “Felâk, cehennemde bir vâdidir.” diye rivayet edilmiş ve cehennemin kendisidir de denilmiştir.
Keşşâf’ın beyanına göre bu mânâ, engin arza felâk denilmesinden alınmıştır, bunun çoğulu fülkân gelir, halek ve hulkân gibi. Bu şekilde Rabb kelimesinin buna izafetle zikri, azabın en büyüğüne işaret ile ondan sığınana kurtuluşun vaadini içerir. Sabah mânasına olduğu zaman ümide zafer vaadini ifade ettiği gibi, bunda da en büyük tehlikeden kurtarmayı ve korumayı vaad var demek olur. Bazı Ashab-ı kiramdan rivayet edilmiştir ki: Şam’a gelip de zimmet ehlinin dünya geçimindeki genişlik ve refahlarını gördüğü zaman “Hiç önem vermem, değil mi ki arkalarında o felâk var?” demiş ve Kâ’b’dan rivâyet edilen mânâya işaret etmiştir. Alûsî der ki: “Felâk’ın bu üç mânâsından bana göre tercihe değer birinci daha genel mânâsıdır ki, îcad nuruyla yarılmış olan bütün mümkün varlıklara ve özellikle dağlardan gözeler, bulutlardan yağmurlar, yerden bitkiler, rahimlerden çocuklar gibi bir asıldan doğup çıkan bütün yaratıkları içine alır.” Bu şekilde felâk, Samed’in zıddı ve “Rabbi’l-felâk” (felâkın Rabbi), “Rabbi’l-halk” (halkın Rabbi), yahut “Rabbi’l-fıtrat” (fıtratın Rabbi) demek gibi olur. Bunun da önceki sûreye münâsebeti, yani doğmaktan, doğurmaktan, değişim ve yok olmaktan, ortak ve benzerden uzak olan yaratıcının karşısında onun yalnız yaratma ve icadıyla yaratılarak doğup doğuran ve aslında yok olucu ve fâni olan yaratıkların hükmünü ve ona ihtiyacını beyan olduğu da açıktır. Bundan dolayı meâlde “sığınırım Rabbine o fıtratın, şerrinden bütün hilkatin” diye tercüme etmek acizane fikrime lâfzan ve mânen münasip gelmişti. Fakat İbnü Cerir’in dediği gibi lugat bakımından ve şer’an mahluk denilenin hepsinin “Kendisine felâk denilen şeyler.” mânâsıyla sarahate dahil olmasında ve aynı lafzın mahfuz tutulmasında zikrolunan faydalarla beraber daha çok ince ve daha fazla bir şümûl bulunmaması hasebiyle şöyle demek daha tercihe değer göründü: “Sığınırım Rabbine o felâkın.”
2. Yarattığının şerrinden.
Yani o Rabb’in yarattığı bütün halkın: herhangisi olursa olsun şer şanından olan yaratıkların hepsinin şerrinden ki, maddî ve manevî, dünya ve ahiretle ilgili, objektif ve subektif, tabiî ve ihtiyarî her türlü şerri içine alır. Şu halde insan ve cin ile bütün şeytanların şerrinden, yırtıcı hayvanlar, böcekler, haşereler ve mikropların şerrine, zehirler ve ateşin şerrine, günahların ve hevânın şerrine, nefsin şerrine, amelin şerrine varıncaya kadar yaratık denilebilen herhangi bir şeyin, şer ve zarar olabilecek herhangi bir kötülüğünü muhtevası içine alır. Şu kadar ki kastedilenin, genellikle birbirine karşı olan şerler değil, sığınana karşı olan şerler olduğu açıktır. İbnü Sîna gibi bazıları burada sığınan insana mahsus nefsin kendisine sığınılan olmaması gerekeceğini ve bundan dolayı yarattığı şeylerden kastedilen O’ndan başkası olan cisimler ve varlıklar olması gerekeceğini söylemiş ve insan ruhunun dünyadan olmasından dolayı halk demek olan mâhalak (yaratık)da dahil olmayacağı kanaatine sahip olmuş ise de, doğrusu ruh da mahlûktur, sığınanın kendisi de mâhalak (yaratık)da dahildir. Onun için sığınılan şer ona sade dışından zorlayıcı olarak gelecek olan objektif (âfâkî) şerden ibaret olmayıp “Sana gelen her kötülük de kendindendir.” (Nisâ, 4/79) hükmünce tabiî veya kasdî veya hata olarak seçme ve benimsemeyle kendi nefsinden gelen objektif (enfüsî) şerri de içine alması gerekir. “Senin en yaman düşmanın iki yanın arasındaki nefsindir.” hadis-i şerifinde de buna işaret olunmuştur. Bu yönden bu iki âyet, bu iki sûre toplamının bütün mefhûmunu içine almaktadır. Bundan sonrası ise bunun içine yerleştirilmiş olan kısımlar içinde çok vâki olmasından dolayı sığınmaya en çok ihtiyaç duyulan bazı kısımları tayin ederek dıştan içe doğru açıklama ve tafsil olup bu şekilde bu sûrede daha çok âfâkî (objektif, nesnel) olanlar hatırlatılarak buyuruluyor ki:
3. Ve bir ğâsikın şerrinden vukubu sıra, yani girip daldığı, yahut bastığı veya battığı zaman.
Ğâsik kelimesi de bir çok mânâ ile tefsir edilmiş geniş anlamlı bir kelimedir. Bunun masdarı olan “ğasak” veya “ğusuk” veya “ğasekan” lugatta şiddetli karanlık, dolgunluk, akmak, dökülmek, soğukluk ve kokarlık mânâlarıyla ilgilidir. Hepsinin esası da (imtilâ) dolmak veya (seyelân) akmak yahut (insibab) dökülmek mânâlarından birisi olduğu beyan olunuyor. Gecenin karanlığı hücum edip dolarak çok karanlık olmasına masdar olarak “ğasak” ve “ğasakan” ve “ğusuk” denildiği gibi ilk koyu karanlığa da isim olarak “ğasak” denilir. Bu yönden “gasak”, “felâk”a karşılık getirilir de “ğasaktan felâka kadar” denilir ki, gecenin kararmasından sabahın aydınlığına kadar demektir. Buğday içinde bulunan karacaya da “ğasak” denilir. Gözün dumanlanıp seçimsiz olmasına veya yaşarıp sulanmasına yani iki şekilde de göz kararmasına “ğusuk” ve “ğasakan” denilir. Aynı şekilde yaradan sarı su akmasına ve buluttan yağmur çiselemesine ve memeden süt dökülmesine ve her hangi bir şeyin mutlaka akmak suretiyle dökülmesine de “ğasakan” tabir edilir. İçilemeyecek derecede gayet soğuk ve fena kokulu içki veya suya “ğasak” ve “ğassak” denilir. Nitekim “Yalnız kaynar su ve irin (içerler).” (Nebe’, 78/25) bundandır. Kamus müterciminin beyanına göre Türkçe’de de soğuk kokmuş veya “gasak” denilirmiş. Bundan dolayı Cevâlikî bunun Türkçe iken Arapça’laştırılmış olduğunu zannetmiş ise de tersi daha açık göründüğünden adı geçen mütercim buna razı olmamış, “garib” demiştir. Bununla beraber biz Türkçe soğuk kokmuş su mânâsına “ğasak” da bilmiyoruz. Ancak lâfzî bir benzerlikten bahsedecek olursak Arapça “ğasik” lafzının Türkçe’deki “kasık” lafzını ve dolayısıyla şehvet kuvveti mânâsını andırabileceği söylenebilir. Çünkü şehvet, şerrinden sakınılması gereken şeylerin başında gelir.
Şimdi bu açıklamadan anlaşılır ki, ğâsık asıl türevine göre “ğasak yapan” veya “ğasakan eden” veya ğasaklı mânâsına ismi fâil olmakla; dolan, kararan, karanlık eden, akan, dökülen, dolmuş, pusarık, soğuk olan mânâlarına vasıf olarak kullanılması lügat bakımından doğru olur. Buradaki maksadın ne olduğu hakkında da çeşitli tefsirler yapılmıştır. Fakat bunları söylemeden önce “vekab”ın mânâsını da izah edelim:
“Vekab”ın masdarı “vakb” ve “vukub” gelir. Bunun aslı “vakbe” gibi çukurdur. Kayalardaki yaratılıştan çukurlara ve bazı yalçın kayalarda bir iki adam boyu derinliğindeki kuyu tarzında oyuklara ve atın gözü üstündeki çukurlara ve insanın bedeninde göz ve omuz çukurları gibi çukurlara, çarkın ve makaranın iğ çeken deliklerine ve alık yani ahmak ve alçak kimseye vakb denildiği gibi, masdar olarak vakb, vukub da çukura girmek olup sonra mutlaka girmek ve kaybolmak, gelmek, dönüp yönelmek ve karanlık girmek yani karanlık basmak, güneş batmak, ay tutulmak yani husuf (tutulma)a girmek, yahut mihak (Arabî ayın son üç günü)a girmek mânâlarında kullanılmıştır. Onun için burada da “ğâsık”a verilen mânâya göre düşünülmesi gerekir ki, giriş mânâsı hepsinde yeterli olabileceği için çoğunlukla bununla tefsir etmişlerdir. O halde “ğâsık”a verilen mânâlara gelelim:
1- Ğasak, imtilâ (dolmak) ve karanlık mânâsında meşhur olduğu için önce bundan dolgun ve karanlık mânâsı açıktır. Bundan da felâk karşılığında gece mânâsı açık olduğundan dolayı felâka sabah mânâsı veren pek çok tefsirci bunu gece ile, vukubu da gece karanlığının herşeye girip basmasıyla tefsir etmişlerdir ki gibi, “karanlığı bastığı zaman bir gecenin şerrinden” demek olur. Bu şekilde şerrin geceye nisbeti, meydana gelişine zarf olması hasebiyle münâsebeti olan bir şeye isnadı kabilindendir ki, “gündüzü oruçlu” gibi mecazî isnad olup, geceleyin vâki olan şerden demektir. Karanlığının basması zamanıyla kayıtlanması da şerrin o zaman yayılmaya başlaması ve bundan dolayı şer kaplamadan önce istiaze (sığınma) ile korunmanın temini en lüzumlu şey olması nüktesine dayanmaktadır. Ğâsık’ın böyle gece ile ve vukubun karanlığın girişi ile tefsirini İbnü Cerir ve İbnü Münzir, İbnü Abbas ve Mücahid’den; İbnü Ebi Hâtim, Dahhâk’den rivayet etmişler, aynı şekilde Hasen’den de rivayet olunmuştur. Zeccâc da buna kâni olmuş, ancak ğâsıkı, soğuk mânâsına olarak geceyle yorumlamış, gece gündüzden soğuk olduğu için ona ğâsık denildiğini söylemiştir. Ragıb, ğasakın şiddetli karanlık, ğâsıkın gece mânâsına olduğunu söylemiş ve demiştir ki: Ğasıkın şerri, tarık gibi yani gece ansızın gelip çatan arıza veya hayalet gibi geceleyin olan belâ ve musîbetten ibarettir. Zemahşerî de gece gasakının (karanlığının) aslının gözün yaşla, yaranın kanla dolması gibi dolmak mânâsına gasktan yani karanlığın yoğunlaşmasından olduğunu söylemiştir.
2- Ğasık ayla, vukub da ay tutulma veya ay sonundaki üç gün ile tefsir edilmiş ve buna dair bir hadis-i şerif de rivayet edilmiştir. İmam Ahmed, Tirmizî, Hakim ve daha başkaları Hz. Aişe’den şöyle rivayet etmişlerdir: Demiştir ki: Bir gün Resulullah (s.a.v.) Ay’a baktı da: “Ey Âişe! Bunun şerrinden Allah’a sığın çünkü bu o, karanlığı çöktüğü zaman gecedir.” buyurdu. Tirmizî demiştir ki, bu hadis, hasen sahihtir. Alûsî, “Bunun doğruluğunu kabul edenin, diğer bir tefsire dönmemesi gerektir.” demiş ise de, buna tahsisin lüzumunu men etmekle cevap verilebilir. Zira Ay’ın ğâsik olmasının doğruluğu kabul olunsa da, lâfzın zâhir olan mutlaklığının tek bir haber ile tahsisi caiz görülmeyip cümlesinde isnad olunanın tarifi tahsisle yorumlanmayarak tevili de diğer deliller ile sahih olur. Ay’a ğâsik denilmesinin sebebine gelince bunda da bir kaç ihtimal vardır:
a- Bedir (dolunay) halinde nûr ile dolgunluğu itibarıyladır. Bu şekilde vukub (karanlığın çökmesi) hüsuf (ay tutulması)a dahil olup kararmasıdır.
b- Seyir ve hareketinde, burçları katetmesinde sür’ati itibariyledir ki ğask seyelân (akma)dan cereyana istiâre edilmiş olur.
c- Güneş’in ışığından istifade edilmiş olup hacmi, haddi zatında karanlık olması itibarıyladır. Bu iki vecihte vukubu ayın sonunda mihak (son üç gün)a girerek kaybolmasıdır. Müneccimler ay tutulması ve ayın son üç gününü uğursuz sayarlar. Büyücüler de hastalık bırakan sihir ile o zaman meşgul olurlar. Nüzul sebebi sihir olduğuna göre de bu münasiptir denilmiştir. Yani “şerri”nin mânâsı Ay’ın kendisinde bir şerri olmasından değil, o zaman sihir yapanların sihir ile uğraşmaları hasebiyle bu yüzden şerre sebep olması demek olup, şerrin Ay’a nisbeti onunla ilgili olması mânâsına söylenmiştir. Lakin şerrin bu şekilde tahsis edilerek tefsiri müneccimlerin, büyücülerin kanaatlarına göre bir çeşit göz yummayı, müsamahayı içereceğinden dolayı münasib olmadığı gibi, bundan sonraki âyetten fazla bir mânâyı da ifade etmiş olmaz. “Güneş ve Ay Allah’ın alâmetlerinden birer alâmettirler. Bunlar kimsenin ne ölümü, ne de hayatı için tutulmaz.” hadisi şerifiyle anlatılmış olan şeriat koyucusunun maksadına aykırı ve onunla iptal edilen cahiliyye kanaatlarını bir çeşit kabullenmeyi teşvikten uzak kalmaz. Doğrusu Ay’ın tutulması veya son üç gününde şerrinin mânâsı da ışığın kaybolmasıyla karanlığın basmasındaki şer demek olacağından, bu da birinci mânâya dönmüş olur. Çünkü mehtap gecelerinde gecenin karanlığının yoğun oluşu, yani karanlığın basması mânâsı tahakkuk etmez. “Onu takip ettiği zaman Ay’a andolsun.” (Şems, 91/2) hükmü geçerli olur. Bundan dolayı Ay’ın vukubu, sadece tutulması veya mihak (ayın son üç günü)ından ibaret olmayıp batışını da içerirse de dolunay halindeki ayın batışını sabah takip edeceği için bunda gecenin kararma zamanı tahakkuk etmez. Onun için Ay’ın kararması, daha çok tutulma veya ayın son üç gecesiyle tefsir olunmuştur. Şu halde Hz. Aişe hadisinin mânâsı da mehtap gecelerinin ğâsık (karanlık) olmadığını, gecenin karanlık olmasının, Ay’ın tutulma zamanına tahsis olduğunu izah etmek bakımından ğâsıkın gece veya karanlık mânâsına bir tefsir demek olur ve bu şekilde tahsisin mânâsını da tevile hacet olmaksızın hadis sahih olur.
3- İbnü Ebi Hâtim’in İbnü Şihab’dan rivayetine göre battığı zaman güneştir. Şu halde karanlığının basması, batışı demek olmakla, bundan akşam şafakı kayboluncaya kadar olan tamamıyla batışı düşünülünce gece karanlığının girdiği zaman demek olacağından dolayı, bunun da yine birinci mânâyı bir izah olduğu anlaşılır.
4- Ğâsık, Süreyya yıldızı ve karanlığa gömülmesidir, diye tefsir edilmiştir. İbnü Cerir’in, İbnü Vehb’den rivayet ettiğine göre İbnü Zeyd demiştir ki: “Araplar, ğâsık Süreyya’nın batmasıdır, derlerdi ve onun batışı sırasında hastalıklar ve tâun çok olur ve doğuşu sırasında kalkardı.” İbnü Cerir der ki: “Bu görüşü kabul edenler için Peygamber (s.a.v.)’den rivayet edilmiş bir eserden bir illet de vardır.” Ebu Hüreyre’den Hz. Peygamber’e merfûan şöyle rivayet edilmiştir: en-Necmi’l-ğâsik “kararmış yıldız” buyurdu, demiştir. Ve bilinmektedir ki en-Necm, Süreyya demektir. Bundan başka Necm Sûresi’nde de geçtiği gibi “Süreyya doğunca, âfet kalkar.” diye de bir hadis-i şerif rivayet ediliyor. Rivayetlerin bazısında “Arab yarımadasından” kaydı da vardır. Âlûsî der ki: Câmiu’s-Sağir’in Menâvî Şerh-i Kebîr’inde diğer rivayetler de vardır, müracaat edilebilir. Bununla beraber bu şekilde de mânâ, Süreyyâ’nın dahi bulunmadığı karanlık gecelerin şerri mânâsına dönüştürülebilir.
5- “Keşşâf” sahibi der ki: Ğâsık ile kara yılan, ve sokması kastedilmiş olması da câizdir.
6- Kâmus sahibinin “vakb” maddesinde bir nakline göre ğâsık, ihtiras ile dolup kabaran kasık; vukubu da saldırışı meâlinde de bir mânâ söylenmiştir. Bu iki mânâ güvenilir görülmezse de, yılan sakınılması lazım gelen en zararlı düşmanlardan olmakta örnek olduğu gibi, şehvet ve hırs da en büyük şerlerin kaynağı olduğu düşünülürse, bunlardan sakınmayı hatırlatmaktaki faydasının önemi de inkâr olunamaz. Ancak Kamus mütercimi lugat açıklamasına hizmet etmiş olmak için bunun ifadesinde açıkça gitmiş, setr-i avrete uymanın lüzumunu hissetmemiş gibi rahat hareket etmiştir. Bundan dolayı Alûsî der ki: Firuzâbâdî Kâmus’ta “vakb” maddesinde bir görüş zikretmiş ve onu Gazâlî ve daha başkasının İbnü Abbas’dan hikâye ettiğini sanmışlardır. Onun nisbeti sahih olduğunu sanmam. Çünkü görüşler arasında bir avret olduğu açıktır.”
7- Razî’nin, “bazı âriflerden işittim” diye naklettiği mânâdır. Bu iki sûrede yaratıkların mertebelerinin açıklandığını ve şerrin cisimler ve cisimler âleminde vâki olduğunu söyleyerek demiştir ki: Cisimler ya esîrî (bütün evreni kaplayan, ağırlığı olmayan, ısı ve ışığı ileten cevher) cisimler veya unsûrî cisimlerdir. Esîrî cisimler “Rahmân’ın yaratmasında bir ayrılık, uygunsuzluk görmezsin. Gözünü döndür de bak, bir bozukluk görüyor musun?” (Mülk, 67/3) buyurulduğu üzere düzensizlik ve bozukluktan uzak, hep hayırlıdırlar. Unsûrî (ağırlığı olan) cisimler ise oluşabilen ve bozulup değişebilen cisimlerdir. Ya cansız varlık veya bitki veya hayvandırlar. Cansız varlıklar, nefsânî kuvvetlerin hepsinden uzaktırlar. Onun için bunlarda zulmet sırf karanlık olup, ışıklar tamamen yok olmuştur. “Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden.” maksat budur. Bitkiler ise bitkisel gaz gücü ile, uzunluk, genişlik, derinlikte büyüyüp artandır. Onun için bu büyüyen kuvvet sanki bu üç düğüme üfleyen üfürükçüdür. Hayvana gelince: Hayvansal güç, görünen ve görünmeyen duygular, şehvet ve öfkedir. Bunların hepsi de insan ruhunu gayb âlemine bağlanmaktan ve Allah Teâlâ’nın kudsi celâli ile meşgul olmaktan alıkor. “Hased ettiği zaman hasedcinin şerrinden.” âyetinden murad da budur. Bu mertebeden sonra süfliliklerden ancak insanî nefis kalır. Onun için bu sûre kesilip insanî nefsin ilerlemede mertebelerinin dereceleri de bundan sonra Nâs Sûresi’nde zikrolunmuştur. Görülüyor ki bunda ğâsık, karanlık, karaltı mânâsına olarak unsûrî cisimlerden hiç gelişmeyen ve hayvansal kuvveti yani uzvu bulunmayan herhangi bir cansız cisme yüklenilmiştir ki, halis karanlık dediği bizim sırf durgunluk özelliği ile düşündüğünüz tabiattır. Vukubu da mekândaki vaziyeti veya varolmaktan yokluğa girişidir. İbnü Sina da bu mânâ üzerinde yürümüş, fakat ğâsıkı sırf cansız cisme, madene tahsis etmemiş, hayvansal güç ile tefsir etmiştir ve demiştir ki: Hayvansal güç bir zulmet-i ğâsika-i mütekeddiredir, yani bulanık bir kara kuvvettir ki, sığınmış olan düşünen nefsin tersinedir. Çünkü düşünen nefis cevherinde temiz, saf, bulanık madde ve ilişkilerinden uzak, bütün suretler ve hakikatleri kabul edici bir fıtratta yaratılmıştır o ancak hayvanlıktan kirlenir.
Bizim fikrimizce âyetlerin daha genelden daha özele doğru gidişine göre bunu ne sadece cansız cisim kısmına, ne de hayvansal güce tahsis etmeyip bitkileri ve hayvanları içine alacak şekilde mutlak unsurî cisim diye almak, sonra bitkisel güç, sonra da hayvansal güç yahut şehvet ve öfkeyi tahsis etmek daha uygun olur. Bu şekilde ğâsıkın şerri, asıl özelliği durgunluk iken üzerinde Rab’lik hükmü ile var olma ve yok olma cereyan eden ve felâka karşı karaltılar teşkil eden karanlık madde âleminin var olma ve bozulma halindeki bütün şerleri içereceği için, insanın karşısında yer alarak üzerine dalan cismânî her hangi bir kara kuvvetin veya hayaletin âfetine işaret edeceği gibi, vukub çukura girmek demek olması itibarıyla sonunda kabre girmeye mahkum olan fâni bedenin, cismânî tabiatın düşkünlük ve yok olma zamanındaki şerrinden ve kötü sonuçtan sığınmayı da ifade etmiş olur.
8- Zikredilen mânâlardan her birini bir misâl ile izah kabilinden olarak ğâsık, beşeriyete ârız olan ve muradına engel olan elem ve ıztırabına sebep olabilen her hangi bir kara musîbet demek olduğu da söylenmiştir ki, insanın vicdanına her hangi bir karanlık koyabilen kara şey demek olur. Zira maddî veya manevî şer ve zarar, gam ve keder, karanlık ve karalık ile nitelenir. Bu takdirde vukubu, hücumu demektir. Yukarıda izah ettiğimiz vechile gece ile açıklamanın sonucu da Ragıb’ın “tarık gibi her gelip çatan musibet” diyerek işaret ettiği üzere bu mânâya dönüştürülebilir. Hakikatte İbnü Cerir de gece, Süreyya, Kamer (Ay) rivayetlerini kaydettikten sonra demiştir ki: “Bence görüşlerin doğruya en yakın olanı şöyle demektir: “Allah Teâlâ Peygamberine ğâsıkın şerrinden Allah’a sığınmasını emretmiştir. Ğâsık ise karanlık olandır, gece karardığı zaman denilir. de karanlığın girdiği zaman demektir. Katade nin mânâsında “gitti” derdi. Gece, karanlığa girdiği zaman ğâsiktır. en-Necm (yıldız) battığı zaman ğâsıktır. Ay da vukubunda ğâsıktır. Allah Teâlâ bunların hiç birini tahsis etmemiş, genelleştirmiştir. O halde ğâsık denilebilenin her birinin de vukubu zamanındaki şerrinden sığınma ile emrolunmuştur.”
4. Ve o düğümlere üfleyicilerin şerrinden. Yani iplere, ipliklere, düğdükleri düğümlere, yahut gönüllerde düğümlü azimler, inançlar, tutkunluklar içine üfleyen, yahut öyle düğümler içinde anlaşılmaz kapalı bir halde olarak üfürükçülükle afsun yapan büyücü nefislerin, yahut karıların, yahut toplumların şerrinden. “Nefs etmek”, bizim “nefes etmek” dediğimiz üflemektir ki, biraz tükürüklü, veya tükürüksüz olarak üfürür gibi yapmaktır. Keşşaf sahibi tükürükle üflemektir, demiş. Levâmi’ sahibi de üfürmeye benzer, tükürüksüz olarak rukyede (okuyup üflemek) yapılır. Tükürükle olursa tefl, yani “tüh tüh” diye tühlemek tabir olunur demiştir.
İbnü Kayyim de: Büyücüler sihir yaptıkları zaman fiillerinin tesirine çirkin nefeslerinin bazı kısımları karışan bir nefesle yardım dilenirler, diye nakletmiş, Alûsî bundan dolayı Keşşâf sahibinin dediğine daha doğru demiştir. Gerçekten Ragıb da der ki: Nefs, tükürük fırlatmaktır ve bu tühlemekten daha azdır. Afsuncunun ve sihirbazın nefsi de düğümler içine üflemesidir. “Düğümlere üfleyicilerin şerrinden.” buyurulmuştur.” Yılan zehir nefseder” denilmesi de bundandır. Üfürüntü, “Göğüs darlığı olan elbette üfüler” diye de bir mesel vardır. Lâkin Nihâye’de, nefhe (üfürmeye) benzer ve tühlemekten daha azdır. Çünkü tefl her halde tükürükten bir şey karışmadan olmaz. demesinden anlaşılan nefste tükrük şart değildir. Kamus sahibi de: “Böyle nefs (üflemek), nefh (üfürme) gibidir ve tühlemekten daha azdır.” demiş ve mütercimi bunu şöyle izah etmiştir: Tefl (tükürmek) mânâsından daha az üfürmektir ki, buna üflemek denilir. Üfürükçülerin üflemesi gibi tükürüksüz olur ve tefl azca tükürük ile “tüf tüf” diye üfürmektir ki tüflemek denilir. Yalancılık kısmından olan şiir ve gazellere söylenir. Büyücü kadınlara denilir ki, ipi düğümleyip ona afsunla üfledikleri içindir. Müellifin üfürükçü kadınları ile tefsiri nüfus, yahut nisâ (kadınlar) itibarına dayanır. Zira cadılığın pek çoğu kadınların işidir. Demek olur ki “nefs”in esasında biraz tükürük fırlatmak olsa bile nefh gibi tükürüksüz sade nefes etmekle de olur. Nitekim dilimizde nefes edici, okuyucu, üfürükçü denilen rukyecilerde bilinen tükürüksüz üflemektir. Fakat zarar vermek için sihir yapan kötü büyücülerde yılanın dişinden zehiri fışkırtması gibi tükürük savurtmak da âdet olduğu anlaşılıyor. Bununla beraber hava, rüzgar, nefes üfürmek demek olan nefh, ruh nefheylemek tâbirinde olduğu üzere can vermek, hayat ve ilim başlangıcı olan ruhu feyizlendirmek mânâsına kullanıldığı gibi “Rûhu’l-kudüs kalbime nefes eyledi.” hadis-i şerifinde vârid olduğu üzere ruhun kalp ve vicdana bir mânâ, bir ilim veya söz, vahiy etmesi mânâsına da istiare yoluyla olsa bile denildiğinde de şüphe yoktur. Demek ki etmenin çirkin kısmına karşı olarak bir de kudsî kısmı vardır. Vaaz ve öğütde, öğretim ve eğitimde, ruhî tedavilerde olduğu gibi, güzel hikmetli sözler, hayırlı niyetler, kudsî mânâlar ve nefesler sarfıyla yapılan ruhî telkinler bu çeşittendir. Fakat burada bahis konusu, şerrinden sığınılması emrolunan çirkin nefesler olduğu, bunda da bilinen sihirbaz erkek ve kadınların zehire benzeyen çirkin tükürüklü üfürükleri ile afsunları bulunduğu için “düğümlere üfleyenler” ifadesi onlar hakkında yaygınlaşmıştır.
Bunu açıklamak için “ukad”in mânâlarını da tahlil etmek lazım gelir. , ‘nın zarfı veya zarf-ı müstakar olarak onların halidir. kelimesi, malûmdur ki, “ukde” nin çoğuludur. Ukde, bir şeyin uçlarını derleyip birbirine sıkı tutturmak, yani düğüm bağlamak, düğmek ve düğümlemek demek olan “akd” maddesinden isim olduğu için esas mânâsı, düğüm demektir.
Fakat akd, hissî ve manevîden daha genel olarak kullanıldığı için, ukde dahi akd gibi sade hissî bir düğümden ibâret olmayarak birçok mânâlara gelir. Ondan dolayı düğüm denilince normal bir ip düğümünden ibaret zannedilmemesi için Kamus’tan, Nihaye’den, Râğıb’dan bazı mühim mânâlarını kaydedelim:
Kamusta:
1- Ukde, düğüm ve düğüm yeri.
2- Beldeler üzerine velâyet. Nitekim Nihâye’de der ki: Hz. Ömer hadisinde: “Şehirler üzerine velâyet sahipleri helâk oldu.” demektir. Emîrler için sancak bağlanmasından alınmıştır.
3- Valiler için akt edilen anlaşma ki, Übey hadisinde “Kâbe’nin Rabb’ine yemin ederim ki düğüm ehli helâk oldu.” bu mânâdandır, yani akt edilen anlaşma demektir.
4- Sahibinin mülk olarak inandığı akar.
5- Ağacı çok ve girift yer.
6- Develer için otları yeterli otlak.
7- Bir kimsenin yeterli derecede geçimi kendisine bağlı bulunan şey.
8- Bolluk arazi.
9- Ağaç yemeye mecbur kalmış hayvanlar.
10- Herhangi bir şeyin kesin vücubu, lüzumu ki, nikâh bağı ve alış veriş sözleşmesi bundandır. Kalpdeki inanca, şiddetli ilişiğe, azim ve kesin niyete, rey ve görüşe ukde denilmesi de buna dahildir. Nitekim Nihaye’de dua hadisinde “Senin için kalplerimizde nedâmet ukdesi vardır.” nedâmete azim akdi, demektir ki gerçek tevbedir. Yine bir hadiste “Ve elbette deveme emrederim göç eder, sonra Medine’ye gelinceye kadar onun için bir düğüm çözmem.” ona gelinceye kadar azmimi bozmam demektir. Bir hadiste de “Bir adam alış veriş ediyordu, ukdesinde zayıflık vardı.” yani fikrinde ve kendi iyiliklerine bakışında demektir.
11- Kin ve öfkeye de, çoğul sigasıyla, ukad denir. “Düğümleri çözüldü”, öfkesi sükûn buldu demektir.
12- Ukde, kamışa da söylenir ve bazı yerlerin de özel ismidir. Hepsi düğüm mânâsıyla ilgili olan nice mânâlar ki, çoğunu ve hepsini belki bu âyette düşünmek mümkün olabilir. Râgıb da Müfredat’da akdin önce ipin bağlanması ve binanın bağlanması gibi katı cisimlerde kullanıldığını, sonra da ticaret akdi, ahid ve diğerleri gibi mânâ cinsinden olan şeylere isâre edildiğini söyledikten sonra der ki: Ukde, Akdolunanın ismidir, nikâhdan, yeminden ve diğerlerinden, “Bekleme süresi dolmadan nikâh bağını bağlamaya kalkmayın.” (Bakara, 2/235) ve dil tutulduğunda denir. “Dilinde ukde var.” demek, tutukluk, pelteklik var demektir. de “ukde”nin çoğuludur ve bu büyücü kadının bağladığıdır ki, aslı azimettendir. Onun için ona ukde denildiği gibi azimet de denilir. Bundandır ki: Büyücüye muakkid (akt eden) denilir. Ve onun denilir, telkîh (aşılanması)i tutunca kuyruğunu kısan deve; kuyruğu kıvrık teke veya köpektir. Köpeklerin çatışmasına da teâkud denilir.
Demek ki büyücü erkek ve kadının üflediği, akdettiği ukdeler, düğümlediği düğümler bu mânâlarla ilgili bir azim ve azimet düğümüdür ki, asıl uçları onların nefislerinde düğümlenmiş olup onunla diğerleri üzerinde iradelerini şeytanlıkla yürütmek isterler, bir akiddeki el sıkma kabilinden, görünüşteki ip düğümü de onun bir görünümüdür.
O azimet denilen şeyin ne olduğuna gelince: Evvela bilinen şeydir ki azim ve azimet bir işin yapılmasına kalbi bağlamaktır. Yani kalbi kesin olarak bağlamakla kastetmek ve yönelmektir. Ciddiyet ve sabır ile çalışmak ve önem vermektir diye de tarif edilir. Böyle azimle yapılması gereken büyük hayırlı işlere ve ruhsat yönü aranmayarak icrası istenilen çok mühim görevlere azimet, azâim ve avâzim denilir. Büyücünün ukdesinde esas olan, şer ve şeytanlığa taalluk eden bir kalbin akdi ile takip olunur bir azimettir ki, Ragıb bunu şöyle tarif etmiştir: “O azimet bir sığındırma afsûnudur ki, sanki sen onunla şeytanın üzerine sende iradesini yerine getirmesine bir akid yapmışsın, onu bağlayıp düğümlemişsin gibi tasavvur olunur.”
Bu açıklamalardan sonra şu sonuca gelmiş oluyoruz ki, ukdelere, tükürüklü veya tükürüksüz üflemek ukdenin hissî ve mânevî tasavvur olunabilen her mânâsına göre onun gerek bağlanması, gerek çözülmesi, nokta-i nazarından nefes sarfetmek, ilkâât (atmalar) ve telkinler ile nefisler üzerinde heyecanlandırmalar ve kışkırtmalarda bulunmak gibi bir vechile düşünülebilir. Bahis konusu ise şer olan nefes (üfleme)ler olduğu, bunun sonucu ve en açık misâli de işleri, güçleri küfür ve fitne olan büyücülerin afsun düğümlemeyle şunu bunu bağlamak, sihir yapmak için püf püfleyerek veya tüh tühleyerek azim ve azimetle sarfettikleri şeytanlı üfürükleri ve tükürükleriyle düşünüldüğü için büyücülerin, cadıların ünvanı olmuş ve bundan dolayı çoğunlukla “büyücü kadınlar, cadılar” diye tefsir olunmuştur. Burada dikkati çeken noktalardan birisi de “neffâsât”ın müennes çoğul olarak getirilmiş olmasıdır. Onun için bunun müennes olan mevsûfunu takdir etmede üç vecih söylenmiştir:
1- Zâhiri üzere “nisâ” (kadınlar) takdir olunarak “üfleyici karılar” demek olmasıdır. Bunda da iki vecih vardır: Birisi, yukarıda işaret olunduğu üzere cadılık çoğunlukla kadınların şiârı olması ve büyü işinde kadının rolünün çok olmasıdır. Birisi de, erkeklerin azim ve kuvvetleri üzerinde kadın hilesinin, kadın tuzaklarının şirreti veya kadın câzibesinin yüreklere işleyen büyüleyici tesiridir ki, bunu büyünün hakikatine inanmayanlar dahi itiraf ederler. Bununla beraber iki görüşün ikisi de bir mânâya yöneliktir denilebilir.
2- Dişiyi ve erkeği içine almak üzere nüfûs (nefisler) takdiriyle “üfleyici nefisler” demek olmasıdır. Zira Arapça’da “Sin” ile nefis kelimesi müennestir. Bu mânâ, erkeğe ve dişiye, fertlere ve toplumlara sadık olmak itibarıyla daha kapsamlı olduğu ve nüzul sebebi sayılan rivayetlere uygun bulunduğu için genellikle en tercih olunan görüş budur. Onun için meâlde bu mânâ gösterilmiştir.
3- “Üfleyici toplumlar” diye cemaatler takdir edilmesidir. Çünkü büyücülerin toplanmasıyla yapılan büyü daha şiddetlidir. Bu da erkeği ve dişiyi kapsarsa da fertlere şümûlü açık olmaz.
Bu vecihler de anlaşıldıktan sonra beyân olunan mânâların sonucuna gelelim. Tefsirlerde buna başlıca üç mânâ verilmiştir:
1- Genellikle yaygın olan mânâdır ki, şöyle demişlerdir: İpliklere düğümler düğüp de onlara üfleyerek rukye ve afsun yapan büyücü karıların veya nefislerin veya toplumların şerrinden. İbnü Cerir bunu: Rukye ederlerken (üflerlerken) iplik düğümlerine üfleyen büyücü kadınların şerrinden diye anlattıktan sonra: “Tevil (yorum) ehli de, yani tefsirciler de dediğimiz gibi söylemiştir, diyerek şunları nakleder: Muhammed b. Sa’d tarîkıyla İbnü Abbas’dan: sihir karışan rukyeler. Hasen’den: Büyücü kadınlar ve erkekler. Katade’den: ‘yi okumuş ve şu rukyelerin sihir karışanından sakınınız demiştir. Tâvus’tan: “Mecnûnların rukyesi”nden şirke daha yakın bir şey yoktur, demiştir. Mücahid ve İkrime de demiştir ki iplik düğümlerinde rukyelerdir. İkrime demiştir ki iplik düğümlerinde ahzdir (yani bağlama denilen tutukluktur ki Arapça’da ahze denilir). İbnü Zeyd’den ukdelerde büyücü kadınlardır. Fakat bu rivayetlerde “iplik ukdesi” ile tahsisi ancak Mücahid ve İkrime’den vârid olmuştur. Bu açıklamanın ifadesi, sihir karışmayan, yani şer ve şeytanlık için olmayıp da ondan korunmak ve bir hastalık veya âfete Allah’tan şifa niyazı için kendine veya diğerine hulûs-i kalp ve salih niyet ile bir duâ veya âyet okuyup üflemek kabilinden olan nefeslerin caiz olduğuna işarettir. Çünkü bunda kimseye zarar vermek veya sapıtmak veya Allah’tan başkasına sığınma ve iltica mânâsı yoktur. Bu sûrelerde “sığınırım de!” emirleri de her şeyden Allah’a sığınmak gereğini anlatır. Resulullah’ın kendisine ve diğerlerine bu şekilde okuyup üflediği ve böyle hayır için rukye (üfleme)ye müsaade ettiği sabit ve bu sebeple gerek ruhanî ve gerek cismanî nice hastaların şifa bulduğu da vâki olmuş ve görülmüştür. Ancak okuyuculukla sihirbazlık edenlerin de şerrinden korunmak için bu âyetin hükmü ile sihir karışan rukyelerden (okuyup üflemelerden) sakınılmasının gereği hatırlatılmış, ukdeleri iplik düğümleri diye tahsis edenler de böyle düğümlere üflemenin büyü kabilinden olduğunu anlatmak istemişlerdir. Bununla beraber mutlaka okuyup üfleme ile koruma ve yardım isteme, yani okumakla tedavi caiz olup olmayacağı hakkında da ihtilaf edilmiştir: Şüphe yok ki bu sûrelerde ve diğer âyetlerde emrolunduğu üzere herkesin Allah’a sığınarak kendisi ve diğerleri için duâ etmesi, okuması, sadece meşrû değil, dince emredilmiştir. Lâkin bunun tedâvi için kendine okutmak denilen mânâ ile rukye denilen tarzda yapılmasında, Razî’nin beyan ettiği üzere ihtilaf edilmiştir. Bazıları rukyeyi, yani okuma ile tedâviyi yasaklamışlardır. Bunlar, şu hadis ile istidlâl etmişlerdir. “Allah’ın birtakım kulları vardır ki, kendilerine ne keyy (yarayı dağlama), ne de rukye (okuyarak tedavi) yaptırmazlar, yani dağlanmazlar ve başkalarının nefesiyle tedavi istemezler ve ancak Rab’lerine tevekkül ederler.” Bir hadiste de “Allah’a tevekkül etmemiştir dağlanan ve okunmak isteyen.” buyurulmuştur. Bunun izahı Buhârî’nin ve daha geniş olarak Müslim’in Husayn b. Abdurrahman’dan senetleriyle rivayet ettikleri şu hadistedir: Demiştir ki: Saîd b. Cübeyr’in yanında idim. Dün gece düşen yıldızı hanginiz gördü? dedi. Ben, dedim. Sonra da, amma, ben bir namazda değildim, böcek sokmuştu, dedim. Ne yaptın? dedi, “Rukye ettirdim, okuttum.” dedim. “Seni ona ne sevketti?” dedi. “Şâbî’nin bize haber verdiği bir hadis.” dedim. Şâbî size ne haber verdi? dedi. Büreyde b. Husayb Eslemî’den “Gözden veya sokmadan başkasında rukye (okuyup üfleme) yoktur.” dediğini bize haber verdi, dedim. Bunun üzerine dedi ki: İşittiğini tutan iyi yapmıştır. Fakat İbnü Abbas bize Hz. Peygamber (s.a.v.)’den şöyle haber verdi: “Peygamber buyurdu ki: ‘Bana ümmetler gösterildi, peygamber gördüm yanında bir toplumcuk, peygamber gördüm yanında bir iki adam, peygamber gördüm yanında kimse yok. Derken bana bir büyük kalabalık gösterildi, zannettim ki benim ümmetim, derken bana denildi ki: Bu Musa ve kavmidir, lâkin ufuğa bak, baktım ki yine bir büyük kalabalık, derken bana denildi ki: Diğer ufuğa bak, baktım ki bir büyük kalabalık. İşte denildi bu senin ümmetin, beraberlerinde hesapsız ve azapsız cennete girecek yetmiş bin vardı. Peygamber bunu söyledi, sonra kalktı evine girdi. İnsanlar bu hesapsız ve azapsız cennete girecekler kimler olduğu hakkında konuşmaya daldılar. Bazıları: “Bunlar Resulullah’la sohbet edenler olsa gerek.” dediler. Bazıları da: “Bunlar İslâm’da doğup da Allah’a hiç şirk koşmamış olanlar olsa gerek” dediler, daha birtakım şeyler söylediler. Derken Resulullah (s.a.v.) çıktı: “Neden bahsediyorsunuz?” dedi, durumu haber verdiler, buyurdu ki: “Onlar, o kimselerdir ki, rukye yapmazlar, rukye istemezler, tetayyûr yani uğursuz da görmezler ve ancak Rablerine tevekkül ederler.” Fakat Buhârî’de, Mesâbih’de ve Meşârık’da yoktur ve hadis şöyledir:
“Onlar, o kimselerdir ki, uğursuzluk saymazlar, okunmak istemezler, dağlanmazlar ve ancak Rab’larına tevekkül ederler.” Bu, daha sahihtir. Bu hadis İhlâs Sûresi’nde “Samed”in mânâsını izahta geçtiği üzere sebeplere gönül vermeyen, elemler ve musîbetler karşısında sarsılmayarak tevekkül makamının en yüksek mertebesinde bulunan “nefs-i râdıye” sahibi Allah ehli olanların büyükleri hakkında olduğu açıktır. Onun için bunlardan uğursuz sayma ve okunmayı istemenin terkedilmesinin daha iyi olacağına istidlâl olunabilirse de herkes için mutlaka men edilmesi ve yasaklanmasına istidlâl etmek uygun olmaz. Yine Buhârî, Müslim ve diğer sahih hadis kitaplarında okunup üflemeye müsaade eden hadisler de çoktur. Bu cümleden olarak Câbir b. Abdullah hadislerinde demiştir ki: Benim bir dayım vardı, akrep sokmasına okuyup üflerdi. Resulullah (s.a.v.) okuyup üflemeden (rukyeden) yasakladı. Onun üzerine, vardı ey Allah’ın Resulü! Sen okuyup üflemeyi yasakladın, ben ise akrep sokmasına rukye ederim (okuyup üflerim) dedi. Reslullah da: Sizden her kimin kardeşine bir menfaat etmeye gücü yeterse yapsın, buyurdu. Avf b. Mâlik Eşceî hadisinde de demiştir ki: Biz câhiliye zamanında okuyup üflerdik. Dedik ki ey Allah’ın Resulü onun hakkında ne buyurursun? “Rukyelerinizi bana arzediniz, rukyelerde bir sakınca yoktur, onda şirk olmadıkça.” buyurdu. Ebu Saîd Hudrî hadisinde Resulullah’ın ashabından birtakım kimseler seferde idiler. Arap obalarından birine uğradılar. Onlara misafir olmak istediler, misafir etmediler. “İçinizde bir rukye eden (okuyucu) var mı? Zira obanın efendisi ledig (yani yılan veya akrep sokmuş)dir” dediler. Ashab içinden bir adam -ki Ebu Saîd kendisidir evet, dedi. Vardı onu Fatiha Sûresi’yle okudu üfledi, bunun üzerine adam iyi oldu. Ona bir bölük koyun verildi, o, onu kabul etmek istemedi, “Peygamber (s.a.v.)’e arzetmeden almam.” dedi ve Peygamber’e vardı anlattı, “Ey Allah’ın Resulü, vallâhi yalnız Fatiha Sûresi ile okudum”, dedi. Resulullah tebessüm etti de: “Sen onun rukye olduğunu ne bildin?” dedi. Sonra da: “Onu onlardan alın, bana da sizinle beraber bir hisse ayırın, buyurdu.” Daha bunlar gibi hadisler delâlet ediyor ki, yasaklanmış olan rukyeler hakikatleri bilinmeyen, sihir ihtimâli ve şirk mânâsı bulunan rukyelerdir.
Bazıları da üflemeyi yasaklamışlardır. İkrime demiştir ki: Rukye eden (okuyan) üflememeli ve sıvazlamamalı ve düğüm yapmamalıdır. İbrahim Nahaî’den de selef; okunmalarda üflemeyi mekruh görürlerdi, diye nakledilmiştir. Bazısı da demiştir ki: Dahhâk’ın yanına gittim ağrısı vardı, sana tâvîz okuyayım mı ey Ebu Muhammed! dedim. “Peki velâkin üfleme.” dedi, ben de Muavvizeteyn’i okudum.”
Halîmî demiştir ki: “Rukye edenin üflememesi ve sıvazlamaması ve düğüm yapmaması gerekir.” diye İkrime’den rivayet olunan söz, sanki bu husustadır. O, şuna kâni olmuştur: Allah Teâlâ düğüme üflemeyi sığınılacak şeylerden kılmıştır. Şu halde yasaklanmış olması vacip olur. Fakat bu istidlâl zayıftır. Çünkü ancak ruhlara ve bedenlere zarar veren büyü olduğu zaman kötülenmiş olur. Ama bu üfleme, ruhları ve bedenleri ıslah için olursa haram olmaması vacip olur. Bununla beraber Nesaî’de Ebu Hüreyre’den şu hadis de rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Her kim bir düğüm bağlar da sonra ona üflerse sihir yapmıştır, (yani sihir işlerinden bir iş yapmıştır), sihir yapan da şirk etmiştir. Her kim bir şeye takılırsa (bir menfaati olur veya zararı defeder diye gönül takar, inanırsa veya o itikad ile muska ve nazarlık gibi bir şey takınırsa) ona havale edilir.” Yani yalnız Allah’a sığınmayıp da o şeye bağlandığı, ondan umduğu, halbuki Allah’ın izni olmayınca hiçbir şeyin ne faydası, ne zararı olmayacağı için o takıldığı şeyden hiçbir fayda görmez, Allah’ın yardım ve lütfundan mahrum olur.
Âyetin tefsiriyle bu hadisin ilgisi de açıktır. Bu da mutlaka üflemeyi yasaklamamış sihirbazlık tarzında düğümler düğerek şunu bunu bağlamak için okuyup üflemeleri yasaklamış ve son fıkrasıyla da nefsî telkinlerin mutlaka bir hükmü olduğu ve bu şekilde mevhûm (kuruntuya dayanan) şeylere inanmanın ve Allah’dan başkasına sığınmanın zararlarını anlatmış demektir. Bunun sonucu da açıklandığı üzere sihir mânâsı karışan düğümlü, ne olduğu belirsiz, meçhûl ve anlaşılmaz, şüpheli, inanç veya beden üzerinde zararlı olması akla gelen şeytanî üfürükçülükten ve vehimlere kapılmaktan sakındırmaktır. Onun için tefsircilerin çoğu mânâyı hep sihir (büyü) üzerinde dolaştırmışlar ve mutlaka değil, fakat büyü karışan rukye (okunma)lerden sakınmayı söylemişler, iplik düğümleyerek okumayı da sihir tarzında saymışlar, İkrime gibi bazıları da üflemeyi ve el sürmeyi bile şüpheli telâkki etmişlerdir ki, maksatları tükürüklü üfürükler ve sinirleri bozacak sıvamalar olması gerekir. Yoksa şeytanî çirkin üflemelere karşılık kudsî, rahmânî üflemeler ve nefesler dahi bulunduğu ve mâneviyyâtın maddiyyata, maddiyyâtın mâneviyyâta geçmesi için, isterse çok az olsun, bir âdi sebebe teşebbüs dahi lâzım olduğu inkâr olunmuş değildir. “Her şeyin bir devası (ilâcı) vardır.” hadisi gereğince rûhî hastalıklara rûhânî, cismanî hastalıklara cismanî sebeplerle tedavi meşrû olduğu gibi, karışık olanlara da karışık tedâvi elbette meşrû olur. Şu şart ile ki, tesir, sebeplerden değil, Allah’tan bilinmeli ve hepsinde de entrikadan, sihirbazlıktan, şarlatanlıktan, aldatma ve zarar vermeden sakınılmalıdır. Bu cihetle bedenî hastalıkların tedâvisinde bile gerek doktorun ve gerek hastanın ahlâk ve inanç itibarıyla ruh hallerinin dahi özel önemi bulunduğundan, ruhanî kıymet, iyi niyet ve itikat selameti hepsinin başında gelir. Yoksa tıp ilmi adına yapılan zararlar, afsunculuk, üfürükçülük adıyla yapılan zararlardan az değildir. Özellikle bunları Allah için insanlara hizmet ve menfaatten çok, sırf mal kazancı için vasıta yapan ve çok fazla ücretler almak üzere alış veriş akidleri yapmadan bir nefes sarfetmek bile istemeyen doktor taslaklarının, şarlatanların zararları, hiçbir zaman cinciliği, üfürükçülüğü sanat edinenlerden aşağı kalmamıştır. Böylelerinin de de dahil afsunculardan sayılması gerekir. Hatta yalnız tıp ilminde deği, yukarda ukdenin açıklanan mânâlarına göre her meslek ve sanatta hak ve hayır fikrinden ayrılarak insan aldatmak, şer saçmak için nefes sarfedenlerin hepsi de bu mânâda dahil olan, şerlerinden sığınılması gereken üfürükçülerin nefeslerinden olduğunun da unutulmaması gerekir. Bunların böyle olması ise karşılığında sırf hak ve hayır için ciddiyet ve doğrulukla Allah yolunda nefes sarfedenlerin varlıklarını ve kıymetlerini inkâra sebep teşkil etmez. Bundan dolayı, halis niyet ve temiz nefeslerle Allah’a sığınarak, Allah’tan şifa niyaz ederek okuyup üflemeyi de mutlaka sihirbazlık gibi kabul etmek doğru olmaz. Onun için rukye (okunma)yi caiz görenler Sıhah’ta rivayet edilen bir hayli hadis ile istidlâl etmişlerdir ki, Razî bunlardan şunları kaydetmiştir:
1- Resulullah (s.a.v.) biraz rahatsız olmuştu. Cibril Aleyhisselâm ona okuyup üfledi de “Bismillâh okur, rukye ederim sana seni inciten her şeyden, Allah da sana şifa verir.” dedi, diye rivayet edilmiştir.
2- İbnü Abbas demiştir ki: Resulullah (s.a.v.) bize bütün ağrılardan ve hummadan korunmak için şu duayı öğretirdi: “Kerim olan Allah’ın adıyla, ben her kanı akan damarın şerrinden ve cehennem ateşinin şerrinden ulu Allah’a sığınırım.”
3- Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur ki: Bir kimse eceli gelmemiş bir hastanın yanına girer de yedi defa “Niyaz ederim o ulu Allah’a, O yüce Arş’ın Rabb’ine ki sana şifa versin.” derse şifa bulur.
4- Resulullah (s.a.v.) bir hastanın yanına girdiğinde şöyle derdi: “Gider o sıkıntıyı, insanların Rabb’i, ona şifa ver, sensin şifa veren, senin şifandan başka şifa yok, bir şifa ki dert bırakmaz.”
5- Resulullah (s.a.v.), Hz. Hasan ile Hz. Hüseyn’i şöyle sığındırırdı: “İkinizi de Allah’ın tam kelimelerine sığındırırım, her şeytandan, kötü kazadan ve kötü gözden.” derdi ve buyururdu ki: “Babam İbrâhim de oğulları İsmail ve İshak’ı böyle sığındırırdı.”
6- Osman b. Ebi’l-Âs Sakafî’den, demişir ki: Resulullah’a vardım ve bende ağrı vardı, beni az daha öldürecekti. Resulullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Sağ elini onun (ağrıyan yerin) üzerine koy ve yedi kere şöyle de: “Allah’ın adıyla, ben bulduğum şeyin şerrinden Allah’ın izzet ve kudretine sığınırım.” ben de yaptım, Allah bana şifa verdi.” Bu dikkate şâyandır ki Resulullah ona okumamış, onun kendisine okutmuştur.
7- Peygamber (s.a.v.) sefere çıkıp da bir yere konduğu zaman şöyle derdi: “Ey yer! Benim Rabbim, senin de Rabbin Allah’tır, Allah’a sığınırım senin şerrinden ve sendekinin şerrinden ve senden çıkanın şerrinden ve senin üzerinde debelenenin şerrinden, Allah’a sığınırım arslandan, kara yılandan, zehirli yılandan, akrepten, beldenin sâkinlerinin, doğuranın ve doğurduğunun şerrinden.”
Bunlarda üflemeye dair bir işâret yoktur ve bunların meşrû sayılmaları için başka delile ihtiyaç olmaksızın Ku’rân’daki duâ ve sığınma emirleri ve bu sûreler yeterlidir.Bununla beraber Resulullah’ın üflediği ve sıvazladığı da sâbittir.
8- Sûrenin ta başında geçtiği vechile Resulullah (s.a.v.) her gece muavvizâtı (İhlâs, Felâk ve Nâs sûreleri) okur ellerine üfler, yüzüne ve vücuduna meshederdi. Bundan başka yine Hz. Âişe’den Sıhah’ta rivayet edilmiştir ki: “Resulullah (s.a.v.) ailesinden birisi hastalandığı zaman ona Muavvizâtı (İhlâs, Felâk ve Nâs Sûreleri) üflerdi. Vefat ettiği hastalığında da ben okuyup üflüyor ve kendi eliyle kendisini sıvazlıyordum. Çünkü onun mübarek elinin bereketi benim elimden çok büyük idi.” Bununla beraber Resulullah’ın kendisine başkalarının okumasını istemediğini anlatan şu rivayet de çok mühimdir. Yine Sahîh-i Müslim’de: Hz. Âişe demiştir ki: Resulullah (s.a.v.) bizden bir insan rahatsız olduğu zaman onu sağ eliyle mesheder (sıvazlar), sonra şöyle derdi: “İnsanların Rabbi olan Allah’ım o sıkıntıyı gider, şifâ ver, sen şifa vericisin, senin şifandan başka şifa yok, senin şifân dert bırakmaz.” Ne zaman ki Resulullah (s.a.v.) hastalandı ve ağırlaştı, sağ elini tuttum, onun yaptığını yapmak istedim, elini elimden çekti, sonra “Allah’ım, beni affet, beni Refîk-ı alâ ile beraber kıl.” dedi, ben baka kaldım, ne göreyim iş tamam olmuştu (yani vefat etmişti).
Bunlardan başka Resulullah’ın harpte ve diğer zamanlarda yaralananlara okuyup dokunmasıyla derhal şifa hasıl olanlar da çoktur. Fakat onlar onun peygamberlik özelliğinden olan mûcizeler kabilinden olduğu için diğerleri hakkında delil olmaz. Bununla beraber yine Hz. Aişe “Resulullah (s.a.v.), Ensar’dan bir ehl-i beyte humeden, yani akrep gibi zehirli hayvan sokmasından okuyup üflemeye ruhsat verdi.” demiştir ki, bu da Câbir hadislerini teyid etmektedir. Bunda emmek tıbben de faydalı olduğuna göre, tükürmenin de bir yönü düşünülebilir. Bundan başka bir de gözden okuyup üfleme (rukye)ye izin verilmiş olduğu ve bu sebeple “Göz değmesi ve sokmadan başkasına rukye (okuyup üfleme) yoktur.” denildiği de zikredilmiştir. Göz değme olayı bir nefsânî durum olması hasebiyle bunda da ruhanî bir nefes ve telkinin faydası açıktır demektir.
Şimdi bütün bunlardan hasıl olan sonuç da şudur ki: Sihir şâibesi olmamak üzere ruhî ve bedenî kurtuluş için tesirli dualarla rukye (okuyup üflemek) caiz olmakla beraber, istirkâ yani kendini başkasına okutmak, okuyup üfleme talep etmek, Allah’a sığınmak ve dua etmek için başkasının aracılığını dilemek mânâsını içine almış olması itibarıyla dinen hoş görülmüş değildir. O yukarıda zikrolunan hadisler gereğince Allah’ın hesapsız ve azapsız cennete girecek has kulları ondan sakınırlar. Bundan dolayı Hanefî fıkhında bu mesele şu şekilde yazılmıştır: Şifa veren ancak Allah Teâlâ olduğuna ve şifaya onu sebep kıldığına itikat ettiği takdirde tedavi ile meşgul olmakta bir sakınca yoktur. Amma şifa veren ilaçtır diye inanırsa değil. (es-Sirâciyye’de böyledir). Şunu bilmelidir ki, zararı yok eden sebepler üç kısma ayrılır: Birincisi maktuunbih (kesinleşmiş, yüzde yüz)tir: Susuzluk zararını gideren su ve açlık zararını gideren ekmek gibi. İkincisi maznun (zan altında bulunan, şüphe edilen yüzde elliden yukarı)dur. Hacamat etmek, kan almak, ishâl ilacı içmek ve diğerleri gibi tıp konularına ait tedaviler yapmak gibi. Üçüncüsü de mevhûm (kuruntu yüzde elliden aşağı)dur, okuyup üfleme gibi. Şimdi maktuunbih (kesinleşmiş) olanın terkedilmesi tevekkülden değildir. Hatta ölüm korkusu olduğu takdirde terk edilmesi haramdır. Fakat mevhum (kuruntu) olana gelince tevekkülün şartı onu terketmektir. Zira Resulullah (s.a.v.) tevekkül edenleri onlarla vasfeylemiştir: “Okunup üflenmek istemezler…” İkisi arasında orta derecede olan maznuna gelince ki, doktorlar katındaki açık sebeplerle tedavi olmak böyledir. Bunu yapmak tevekküle aykırı değildir, mevhûmun zıddınadır, terki de haram değildir, maktuunbihin (kesinleşmişin) hilâfınadır. Hatta bazı haller ve bazı şahıslar hakkında terkedilmesi yapılmasından daha faziletli olur. Bu, iki derece arasında bir derecedir. nin otuz dördüncü faslında böyledir. Hastaya ve yılan sokmuşa karşı okumak veya bir kağıt parçasına yazıp üzerine asmak, yahut bir tasa yazıp yıkayıp içirmek gibi Kur’ân ile afsun yapmasını istemek hakkında ihtilâf edilmiştir. Atâ, Mücahid, ve Ebu Kılâbe mübah olduğuna; Nehaî ve Basrî mekruh olduğuna kani olmuşlardır. Hizânetü’l-Fetâvâ’da böyledir. Fakat Meşâhir’de inkâr edilmeyerek sabit de olmuştur. Hizânetü’l-Müftîn tâviz, yani muska takınmakta bir sakınca yoktur fakat helâda ve cinsî münasebet esnasında çıkarır (Garâib); bir kadın kocası sevmediği için sevsin diye muska yaptırmak isterse Câmiu’s-Sağîr’de der ki: “Bu haramdır, helâl olmaz.” (Fetâvây-ı Hindiyye, Cilt 5, Kitâbü’l-Kerâhiyye, 18. bab, tedâvî ve muâlecât). Görülüyor ki burada okuyup üfleme ile tedavi terkedilmesi daha iyi olan mevhûm kısmından sayılmıştır. Mevhûm denilmekten maksad da, hiç aslı yok, yalan demek değil, maktûun (kesinleşmiş olan) ve ğalib zan demek olan maznûnun karşıtı yani zannın tercih edilmemiş, zayıf tarafı yüzde elliden aşağı düşen kısmı demektir ki, tıbbî tedavilerin de bir çoğu böyledir. İsabeti yüzde yüz olan maktû, yüzde elliden yukarı olan maznûn, yüzde elliden aşağı olan da mevhûm kısmındandır. Zamanımızda tıp ilimlerinin ilerlemiş olmasına rağmen hayatın hastalıkların tam bir sınırı çizilmiş olmadığı gibi, fennî tedavi de ampirik (deneysel) olmaktan çıkarılmış değildir. Hayat yine mechuller ve esrar ile doludur. Onun için anılan üç kısım hakkındaki hüküm artık değişmiştir veya değişir gibi zannetmemelidir. Bu ayırım her zaman için düstur olacak ilmî bir takvimdir. Bugün de tıpta fennî tedavinin yüzde yüz isabet iddia ettiği bir ilâç tesbit edilmiştir denemiyor. Kinin gibi en sağlam sayılan ilâçların bile yüzde seksen doksan ihtimâl içinde kabul edildiği bilinmektedir. Allah’ın izniyle yüzde yüz sayılabilecek bir hayli ilâçların bulunduğu farz olunsa bile, bunlar maktû (kesin) kısmında dahil demek olduğundan dolayı zikrolunan ayırım değişecek değildir. Birçok masraflara, fedakârlıklara katlanılarak takip edilen tedavilerin birçoğu da nice ukdelerle dolu esrar perdeleri içinde zayıf bir ihtimalin verdiği en küçük bir ümit ile tatbik edilmesi itibarıyla okuyup üflemeden farklı değildir. Aynı zamanda tıp tedavilerinin faydalı olmadığı bazı hastalıklar ve ârızaların bir rukye (okuyup üfleme) ile ortadan kalktığı da öteden beri görülegelmiş olaylardandır.
Karşılığında bir şer ve zarar düşünülmedikçe mümkün olan en zayıf bir fayda ihtimalinden dahi insanları yasaklamak doğru olmaz. Yüzde yüz değil, binde bir, milyonda bir misâle dayanan bir ihtimâl dahi olsa karşılığında bir zarar ihtimali bulunamayan bir fayda mülâhazası yalnız kuruntu değil, az çok delilden doğan bir şüphe demek olduğundan, ihtiyaç halinde daha kuvvetlisi bulunamayınca onunla amel caiz görülür ve öyle bir tesellinin mutlak şekilde yasaklanması da makûl olmaz. Fakat insanların sihirbazlara, şeytanlara kapılması da en çok bu gibi şüpheli durumlar içinde meydana gelir ve onun için zarar ihtimâllerinin de iyi düşünülmesi gerekir. Usûl ilmi (Usûl-i Fıkıh) kâidelerine göre ise kesin delil ile itikad ve amel vaciptir. Tersine kuvvetli delil bulunmayan zanna dayanan delil ile itikad vacip olmasa da, ihtiyaç halinde amel vacip olur, vehim ve şüpheye itibar yoktur. Ancak ihtiyat mevkiinde vehim ve şüpheyi kesmek için faydalı olduğu zaman nazar-ı itibara alınabilir. Bu esas üzere Fıkıh’ta da, şifa, Allah’tan bilinmek şartıyla tedavinin kesin olanıyla amel vacip, korku zamanında terk edilmesi haram; maznun (galip zan) olanıyla amel câiz, durumlara ve şahıslara göre bazan yapılması, bazan da terkedilmesi daha uygun; mevhûm (kuruntu) olanıyla da amel etmek yasaklanmış değilse de, terk edilmesi daha uygun denilmiş, rukye (okuyup üfleme) de mevhûm (kuruntu) kısmından sayılmıştır. Kuruntu olmasının sebebi de dua olması itibarıyla değil, okuyanın nefesinde sebeplik düşüncesi itibarıyladır.
Şu halde bu açıklamadan anlaşılır ki okuyup üfleme ile tedavi halkın pek çoğunun zannettiği gibi dindarlığın gereği ve dinin emrettiği bir şey değil, nihayet bir izindir. Asıl dindarlığın gereği onu terketmek sûretiyle Allah’a dayanmak ve ancak Allah’a sığınıp O’na kendisi doğrudan doğruya duâ etmek ve duâsına başkalarının aracılığını istememektir. Müminin mümine gerek huzurunda ve gerek arkasından duâsı meşrû ve müstahsen ve hatta dinî görevi bulunduğunda ve “Duâ ibâdetin iliğidir.” hadis-i şerifi gereğince duâ ibadetin, dindarlığın iliği olduğunda şüphe yok ise de, duâ etmek başka, okuyup üflemek, başkasının nefesinden medet beklemek yine başkadır. Allah Teâlâ duâyı emretmiş “Bana duâ edin, duânızı kabul edeyim.” (Mümin, 40/60) buyurmuş; “Ben (o kullara) yakınım. Bana duâ edince duâ edenin duâsına karşılık veririm.” (Bakara, 2/186) buyurmuş, “De ki: Duanız olmasaydı Rabbim size ne değer verirdi?” (Furkan, 25/77) Fakat şirkten kendinden başkasına duâ etmekten yasaklamış, “Ben ancak Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam, de.” (Cin, 72/20) buyurmuştur. Aynı şekilde Kur’ân’da ve Resulü’nün diliyle en güzel duaları öğretmiş ve nihayet bu sûrelerde de bütün şerlerden doğrudan doğruya kendisine sığınılmasını emretmiştir. Okuyup üfleyecek olan bunları bellesin, her zaman kendine cankurtaran edinsin. Peygamber (s.a.v.)’den rivayet edildiği üzere her gece ve her ihtiyacında temiz kalp ve itikat ile okusun, kendine üflesin, mümin kardeşlerine de hem dua, hem tavsiye etsin, temiz nefesle dua edenlerin dualarının bereketlerini de inkâr etmesin. Buna söz yok, fakat Allah Teâlâ böyle dua ve icabet (kabul etme) kapısını herkese açtığı, ona genellikle herkesi çağırdığı, herkesin doğrudan doğruya sığınmasını istediği ve şirk ayıbını kabul buyurmadığı halde; ona doğrudan doğruya dua ve ibadet ile sığınma ve ilticayı bırakıp da, “Ben o kapıya gidemem, ne isteyeceğimi de bilemem.” diye dua tellalı aramaya ve onun nefesinden meded ummaya kalkışmak dindarlığın gereği değil, câhiliyye adetidir. İnsanlar bundan gafil olup kendisine okutup üfletmeyi dindarlık gereği sandığı için burada bu genişçe anlatım ile sözü uzatmaya lüzum görüldü. “Muvaffak edici Allah’tır.”
2-Bir de “düğümlere üfleyen kadınlar”, yani hilebaz kadınlar, yahut erkekleri fitneye düşüren, onlara güzelliklerini arz ederek taarruz edip meftûn eyleyen fitneci kadınların şerrinden, diye tefsir edilmiştir. Razî’nin beyanına göre Ebu Müslim bu sonuncuyu tercih etmiştir ki, erkeklerin azim ve iradelerinde fikir ve bakışlarında tesir etmek suretiyle tasarruf eden kadınlar, demek olur. Bu şekilde ukde azîmet, yani kalbin bağlanması ve görüş mânâsına, yahut ip düğümünden istiâre edilmiş, nefs de ipin düğümünü yumuşatmak için tükürmekten istiâre edilmiş olup mânâ şu olmuş olur: Kadınlar, erkeklerin gönüllerine üfler gibi verdikleri heyecanlar ve yumuşatıcı tesirlerle onları görüşten görüşe, azîmetten azîmete çevirir, türlü fitneye düşürürler. Onun için Allah onların şerrinden sığınmayı emretmiştir. Bu mânâ “Muhakkak eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar vardır, onlardan sakının.” (Teğâbün, 64/14) âyetinin mânâsı ile “Muhakkak sizin tuzağınız büyüktür.” (Yusuf, 12/28) âyetinin mânâsına uygundur. Râzî der ki: “Bu görüş güzeldir, fakat tefsircilerin çoğunun görüşü hilâfına olmasa…”
Fakat yukarıda geçtiği üzere sihirbaz (büyücü) düğümünün aslı azîmette olduğu ve onun da mutlaka iplik düğümü mânâsına tahsisi şart olmayıp maksat örfî ve lügavî daha genel mânâsıyla mutlaka büyücü erkekler ve büyücü kadınlar demek olacağına göre, bu görüş de ondan hariç değil, onun bir şıkkı demek olur.
3- İbnü Sina’nın ve bazı âriflerin tercih ettiği görüştür ki, düğümlere üfleyen nefisler, yahut güçler demek olarak aslî cisimlerin içinde uzvî veya âlî (yüksek) denilen gerek hayvanlar ve gerek bitkiler, bütün canlı cisimlerin gelişmesi, başlangıcı olup, bitkisel nefis ve gelişme gücü ve gaz gücü denilen uzva ait güçlere işaret olmasıdır ki, bütün uzviyyette olduğu gibi, insan bedeninde de gıdalanma ve tenasül görevlerinin meyli demek olan şehvet heyecanının ilk başlangıcı ve şartı bu güç, bu nefis; diğer hayvânî ve hissî güçler de bunun tamamlayıcısı ve olgunlaştırıcısı olduğuna göre bu mânâ önceki mânâların illeti yerinde olan şehvet gücüne de işâret olarak hepsinden daha genel demek olur. Hatta bu itibarla “şehvânî kuvvet” demek daha açık olur. İbnü Sina ğâsıkı, hayvanî kuvvete yorarak demiştir ki, “hayvânî güç sığınıcı olan insan ruhunun tersine olarak kudretli bir zulmet-i ğâsika, yani bulanık bir kara kuvvettir. Çünkü insan ruhu cevherinde temiz, sâf ve madde bulanıklığından uzak, bütün suret ve hakikatleri kabul edici bir fıtratta yaratılmıştır. O, ancak hayvanlıktan kirlenir, pislenir, de hayvanlık kuvvetinin şartı olan bitkisel kuvvetlere işarettir. Çünkü o, en, boy, yükseklik, bütün yönlerden hacim ve mikdarı artırması yönüyle üç düğüme üflüyor gibidir. (Hatta nefes alıp verme, bitkisel hayat gereğinden olduğuna göre nefsetmek, üflemek bunda mecâz değil, hakikattir. Bitkilerin boğum yerlerinde de ukde (düğüm) hakikattir, denilebilir.) İnsanî nefis ile bitkisel kuvvetler arasında ilgi, hayvanlık vasıtasıyla olduğu için şüphesiz hayvanî kuvvetin zikri bitkisel kuvvetlerden öne alınmıştır. Bu iki güçten nefsin cevherine lazım gelen şer ise onda beden ilişkilerini güçlendirmek ve ona uygun, cevherine layık gıda ile beslenmesine engel olmaktır. Ona layık gıda da göklerin ve yerin melekûtunu saran ebedî nakışlarla süslenmedir.” Bazılarının dediği gibi ğâsık, katı cisme, madene işaret olduğuna göre de ve bizim dediğimiz gibi hayvan, bitki ve madene ve insan bedenini içine alan asıl cisme işaret olduğu takdirde de bu mânâ cereyan eder. Önceki mânâlar da bunun dallarıdır.
Bütün bunlardan sonra burada (el-Ukad) yukarda Nihâye’den naklen zikrolunan Hz. Ömer ve Übey hadislerindeki “Düğümlere üfleyen helâk oldu.” ve “Düğüme üfleyen helâk oldu.” gibi “velâyet” ve “bîat akdi”, diğer deyimle “Ukde-i mülk” mânâsına olması ve hatta o hadislerin bu âyetin bir mefhumu olması da çok muhtemeldir. Bu düğümlere üfleyenlerin üflemeleri ve şerleri ise bir taraftan kulların haklarını üzerlerine alan idarecilerin kötü idareleri, mevki hırsları, tahakküm ve düşmanlık duygularıyla o düğümleri sıkıştırmak yolundaki zulüm ve zorbalık hareketleri, bir taraftan da Allah’tan korkmaz azgın âsilerin halkı azdırma ve ifsat ile Hakk’a olan bağları, çözmek, fitne ve ihtilâl çıkarmak için sarfettikleri nefeslerle yaptıkları tahrikler, çevirdikleri entrikalar demek olup iki yönü içerir ki, bunların ikisi de Allah’a sığınılması lazım gelen en büyük şerlerdendir. Bununla birlikte bunlar da sihrin “Birşeyi kendi yönünden çevirmek” demek olan genel mânâsında dahil olacağına göre birinci mânâda dahil demektir.
Şu halde özet: “Ukad” (düğümler), hissî, manevî, hakikat, mecâz birçok mânâlara ihtimali olmakla beraber, esas mânâsı “düğüm” demek olduğu için ip düğümünde zâhirdir. Fakat maksadın normal bir ip veya iplik düğümünü bağlamak veya çözmek için üflemek veya tükürmekten ibaret olmadığı da açıktır. Çünkü her iplik düğümünde şer mülâhaza edilemeyeceği de âşikârdır. Bundan dolayı maksad, tabirin hakikati üzere düğüme üflemekten ibaret değil, sihir (büyü)den kinâyedir. Bu şekilde sihirbaz (büyücü) kimseler mânâsına örf olmuş bulunduğundan mânâ genelde büyücü erkek ve kadınların şerrinden sığınmadır. Sihir fiili de iplik düğümüne hasredilmiş değildir. Onun için bunu sihrin herhangi bir şeyi, yönünden döndürme ve değiştirme mânâsıyla anlamak uygun olur ki, bu da zikredilen mânâların hepsini içine alır.
5. Ve herhangi bir hasedçinin, başkasında gördüğü bir nimeti çekemeyip de ona göz diken, onun mutlaka son bulmasını temenni eden hasedçinin hased ettiği zaman şerrinden.
Yani nefsindeki hasedinin gereğini fiile çıkarmaya kalkıştığı, hased ettiği kişiye karşı sözlü ve fiilî zarar verme başlangıçlarını, şer girişlerini tertip ve icraya başladığı zaman şerrinden. Çünkü hased düşüncede kaldıkça hased edenin kendinden başkasına zararı yok demektir. Diğer bir ifade ile de denilmiştir ki: Hased galeyan edip de hasedlendiğine karşı kin ve öfke, düşmanlık kaydıyle kötü nefsini yönlendirdiği zaman ki, “göz değme” denilen durum ve âfet de çoğunlukla o anda olur. Onun için hased ile gözdeğmek birbirinden ayrılmaz gibi düşünülür. O sırada hased edenin nefsi öyle bir çirkin durum alır ki o his ile fırlattığı kötü bakışların kıvılcımları, hased edileni zayıf buluverdiği takdirde bazan onu yıldırım gibi çarpar. Nice hased edenler ve kötü gözlüler vardır ki, hased gözüyle baktıkları zaman bazı yılanların gözleriyle bakışlarındaki ezâ gibi ezâlandırır. Bu his ile harekete geçen kötü nefisler ise her hileye başvurur, ellerinden gelen her fenalığı göze alırlar. Onlar için hased edilenin helâkinden başka bir şekilde teselli kabil olmadığından dolayı o yolda içlerini yiye yiye kendilerini de yakar, helâk ederler. Ancak hasedin gereğini icraya kalkışmayıp da kendi nefsinde sakladığı ve bu yolda nefsi ile mücadele edebildiği takdirde hased edilene bir şerri dokunmaz ve nefsiyle mücahedesinden dolayı sevap bile alırsa da gönlünde o hased hissi devam ettikçe kendi kendini yer, zararı sırf kendine olur. “Haset ettiği zaman” diye kayıtlanması bu farka işaret için olduğunu söylemişlerdir. Bundan başka hasedçinin şerrinden maksad, onun günahı ve hasedi zamanında ve eserini açıklama vaktindeki halinin kötülüğü, çirkinliği olmak da câizdir. İşte bütün bu zikrolunanların şerrinden o felâkın Rabbine sığınırım de. Bu vechile o Samed olan Allah’a sığın, çünkü hepsinin yaratanı ve hepsinin şerrinden koruyacak olan O’dur ve O’na öyle ihlâs ile sığınanlara O’nun koruyuculuğu ve himayesi vaad edilmiştir; “En iyi koruyucu Allah’tır ve O, merhametlilerin merhametlisidir.” (Yusuf, 12/64).
Haset nedir? Ragıb’ın beyânına göre Haset, bir nimetin hak sahibinden yok olmasını temennidir. Çoğunlukla o nimetin kaybolmasına çalışmakla da beraber olur. Rivayet olunmuştur ki mümin gıbta eder, münâfık haset eder. Kamus’un ve diğerlerinin beyanına göre de, o nimetin kendisine dönmesini isteyip istememekten daha geneldir. Yani hasedde aslolan mânâ bir nimetin, bir faziletin, bir olgunluğun sahibinden yok olmasını arzu etmek, kendisine geçmesini, gerek istesin ve gerekse istemesin, başkasında bulunmasını mutlaka çekememektir. Öyle ki, “Onunki onda dursun da sana da verelim.” deseler memnun olmaz, keşke onunki mutlaka gitse de kendisine hiçbir şey verilmese bile hoşlanır. Özellikle haset olunan nimet, hasedçi tarafından gasbolunmak mümkün olmayan şahsî faziletler ve kendine özgü olgunluklar kabilinden olursa, hased eden o zaman bütün bütün fazilet düşmanı kesilir ve onu kendine döndüremediğinden dolayı hased ettiği kişiyi haksız yere mutlaka yok etmekle teselli bulmak ister. “Allah korusun.”
Özet olarak, hasedçi, kendinin iyiliğini değil, diğerinin kötülüğünü ister. Eğer başkasından kaybolmasını istememekle beraber, kendisine de onun gibisini veya daha iyisini isterse, o haset etmek değil, gıbta etmek, imrenmektir. Bunları Alûsî şöyle anlatmıştır: Bilinmeli ki hased, başkasının nimetinin yok olmasını temenni etmeye denir. Bir de başkasında bulunan fakirlik veya diğer herhangi bir noksanın devamını ve nimet yokluğunun hâli üzere devam etmesini temenniye denilir, (ki birincisine dilimizde çekememezlik, ikincisine de iyiliğini istememezlik denilir) yaygın olan öncekidir. Her iki mânâ ile de hased eden Allah katında ve Allah’ın kulları yanında buğzedilendir. Meşhur olduğu üzere hased, büyük günahlardan sayılmıştır. Lakin inceleme budur ki fıtrî ve yaratılıştan olan hased, gereği olan ezâ ile mutlaka amel edilmeyip de ona sahip olan kimse nefsiyle mücadele ederek kardeşine Allah’ın seveceği vechile muamele ederse onda günah olmaz. Belki o doğuştan hased sahibi, nefsiyle mücahede edip kardeşine iyi muamele ettiğinden dolayı büyük sevaba nail olur. Çünkü fıtrî olana, karşı koymakta büyük zorluk bulunduğu açıktır. Bunlardan başka gıptaya da mecâzen hased denildiği vardır, hem ilk örfte bu yaygın idi. Gıpta ise kardeşinde bulunan nimetin kaybolmasını temenni etmeyerek onun gibi senin de olmasını temenni etmendir ki, bunda sakınca yoktur. Nitekim şu Nebevî hadis bu mânâdandır: “Şu ikiden başkasında hased yoktur: Bir adam ki Allah ona mal vermiş ve hak yolda tüketilmesine onu musallat kılmıştır ve bir adam ki Allah ona hikmet vermiştir, onunla amel eder ve onu insanlara öğretir.”
Demek ki şer olan hasedin asıl mânâsı başkasında bir nimet görmekten rahatsız olup onun kaybolmasını istemektir ki, bizim “çekememezlik” dediğimizdir. Birtakım kimselerin zannettiği ve bir hayli yaygın olduğu vechile kıskançlık demek değildir. Kıskançlık, bazan hased demek dahi olursa da daha çok Arapça’da “gayret” tabir olunandır. Nitekim Kamus mütercimi Âsım Efendi de şöyle der: “Gayret, gayr, gar, gıyar: Nâm ve namusa eksiklik verecek halden korumak mânâsınadır ki kıskanmak denilir.” Mesela erkeğin karısını başkasından kıskanması, aynı şekilde kadının kocasını başkasından kıskanması hased değil, gayret ve hamiyettir, bu övülmüştür. Fakat birisi diğerinin karısını veya kocasını veya evladını veya malını veya güzelliğini veya herhangi bir nimet ve meziyetini, şerefini çekememek, ona göz dikmek, onun ondan yok olmasını arzu etmek haseddir, kötülenmiştir. Buna kıskanmak denirse de çekememezliği bir gayret ve hamiyet mânâsında mübalağa sûretiyle kullanmak kabilinden mecaz demektir. Yani yerinde olmayan bir kıskanmaktır. Her ne olursa olsun kıskanmak mutlaka haset demek değildir, ondan daha genel olabilir. Şu halde hasedi sadece kıskanmak diye tercüme etmek doğru değildir. Hased kötülenmişdir, ona bir kıskanmak denirse elin hakkını sahibinden kıskanmak, diye ifade edilmelidir. Halbuki gayret ve hamiyet demek olan kıskanmak övülmüş ve makbul bir haslettir. Feyizlenme, ilerleme, kemâle erme, iffet, hakkın korunması, nimetin muhafazası onunla hasıl olur. Meğer ki kendi hakkının ilerisine tecavüz etmek sûretiyle ifrat olsun. O zaman gayret, cahiliye hamiyeti ve hased mânâsında olmuş olur. Ragıb’ın hasedi tarifinde nimetin hakkı olandan kaybolmasını temenni diye müstahık (hakkı olan) kaydını koyması da önemlidir. Bundan anlaşılır ki, hasedde zulüm mânâsı da vardır ve o halde bir nimetin hak sahibinin gayrinden yok olmasını istemek hased değil, gayret ve adalet demek olur. Şu halde bir gasbedicinin gasbettiği nimetin, elinden çıkmasını temenni etmek hased demek olmadığı gibi, onun bâtıl elinin yok edilmesiyle hakkı sahibine teslim etmeye çalışmak da şer değil, gayret edilmesi lazım gelen bir hayır, bir hamiyet görevi demektir. Fakat bir hak sahibinin nail olmuş bulunduğu bir nimetten kalben acı duyup da onu çekememek, yok olmasını temenni etmek hased ve zulümdür. Fakat bu fiile çıkmayıp, içinde kaldıkça hased edene zararı olursa da başkasına dokunmaz. Amma düşünceden fiile çıkarılmak istenip de o nimeti fiil ile yok etmeye çalıştığı zaman fiilen zulüm ve azgınlık olan hased olmuş olur ki, o zaman onun şerrinden Allah’a sığınmak lazım gelir. O artık hiçbir hak ve insaf tanımaz, mümkün olabilen her türlü kötülük ve hileye baş vurur, her türlü sihirbazlığı göze alır, fırsat bulabildiği kadar düğümlere üfürdükçe üfürür. olanların hepsini de şerrine âlet etmeye çalışır. Bu da kötü kişilerde şehvet kuvveti ile öfkenin ve bilhassa öfke kuvvetinin bir azgınlığı demek olduğundan dolayı İbnü Sina burada da şöyle demiştir: “Haset ettiği zaman hasedçinin şerrinden”, beden ve kuvvetleri ile ruhu arasında meydana gelen tartışma demektir. Hased eden, hayvansal ve bitkisel kuvveti bakımından bedendir; hased edilen de ruhtur. Bu şekilde beden, nefs üzerine bir vebaldir. O halde ondan uzaklaştığı sûrette o nefsin hâli ne güzeldir! Ve eğer onunla kirlenmiş değilse ondan ayrılmasıyla ne büyük lezzete erecektir.” Bu da mânânın bir özü ve istiâze (sığınma)nin ruhunu beyân etmek demektir ki sonucu:
“Ruha dön ve onun isteklerini olgunlaştır,
Çünkü sen cisim ile değil, ruh ile insansın” ifadesine dikkat nazarını çekmektir.
Bunu şöyle özetleyebiliriz: Ey insanî nefis! Bütün yaratıkların, özellikle kevn ü fesat (olma-bozulma) şânından olan maddiyyatın, cismânî güçlerin, hususiyle aldatıcı hayvansal ve bitkisel güçlerin o şehvet ve öfkenin şerrinden o felakın Rabbine sığın. Çünkü onlar seni çekemez, bedende bırakmak, çukura gömmek, helâke götürmek isterler. Onun için sen o fıtrat nûrunun, insanlık ruhunun kadrini bil de onu yaratan Hak Rabbine sığın.
Görülüyor ki bu sûrede insan ruhuna zararı düşünülen, din ve dünyaca çekinilmesi ve korunulması lazım gelen şerlerin hepsi sayılarak onlardan Allah’a sığınmak emredilmiş ve bu şekilde kurtuluş vaad edilmiş demektir. Bundan dolayı Resulullah bunlar nazil olduğu zaman ferahlamış ve bunlarla sığınmaya devam etmiştir. Çünkü bu, ikincisiyle beraber, sığınmak için her işi içine almaktadır. Evvelâ “Yarattığının şerrinden”, sığınılacak şerlerin başlangıçlarının hepsini kısaca içerir. Sonra da ğâsık, neffâsât, hâsid (karanlık gece, üfürükçüler, hased eden) üçü onların mertebelerini veya en mühimlerini bir açıklamadır. Gerçi o kısaca anlatımda ve hatta neffâsât (üfürükçüler) ve hâsid (hased eden)de sığınan nefsin kendisi de dahil olabilir. Fakat karşılaştırma karinesiyle sığınan, kendisine sığınılanda dahil olmamak açık olduğuna göre bu sûre daha çok insana dışından veya bedeninden zarar veren âfakî (objektif) şerlerde zâhirdir. Bu şekil kelam daha genelden başlayıp bilhassa hased ile insana ait ruhların şerlerinde son bulmuştur. Bunun üzerine bunlardan sığınan nefsin olgunlaşması mertebeleri ile ona içinden gelecek enfüsî (subjektif) şerrini genişçe anlatımına ve bu şekilde, “Düğümlere üfleyen”in de bir yönden beyan ve tefsirine işaret olmak ve ondan da bilhassa istiâze (sığınma) ile vaad tamamlanmak üzere gelecekte görüleceği üzere Nâs Sûresi ile son verilmiştir. Bir de dikkate şâyandır ki şerlerinden sığınılan ‘daki mâ mevsûfe veya mevsûle olabilmek ihtimalinden dolayı marife (belirli) veya nekre (belirsiz) olması muhtemeldir. Ğâsık, hasid kelimeleri, nekre ve müfred (tekil), aradaki ma’rife (belirli) ve çoğul olarak getirilmiştir. Bunun nüktesinde Zemahşerî ve Razî: “Zira her ğâsık, her hased eden şerli değildir.
Hatta bazen hayırda gıbta mânâsına hased, hayır bile olur fakat her üfürükçü (neffâse)nün şer olduğuna işarettir.” demişlerse de, bu pek açık değildir. Zira dağınık fert halinde genel olarak her bir ğâsıkın vukubu (karanlığın yayılması) ve her bir hased edenin hasedi zamanında şerrinden tamamen sığınma talep edildiği daha açıktır. Lâkin ğâsık ile hased edenin şerri çoğunlukla karanlıkta ve bilinmezlik içinde, tanınmayarak geriden geriye cereyan eder. Neffâse (üfürükçü) ler, sihirbaz (büyücü)lar ise çoğunlukla tanındıkları, bilindikleri halde yüzlere güle güle, gönüllere üfleye üfleye şirretliklerini yaparlar. Ğâsık (karanlık) bir eşkiya gibi ansızın basar, hasetçi de bir kundakçı gibi saklı yapar, sâhir (büyücü)ler, cadılar ise dost kılığında yankesici gibi göz göre göre çarparlar. Böyle olması onların hilelerinin ince ve gizli olmasına engel de olmaz. İşte bunlar içinde en çok bile bile şerlerine düşülenler üfürükçüler olduğu ve umûmi örfte de en çok şirretle bilinenler bunlar bulunduğu için kelimesinin lâmının ahd veya istiğrak ile marife (belirli) ve çoğul olarak irâd edilmiş olması bizce daha doğru ve daha açık görünmektedir. Nâs Sûresi’nde in marife (belirli) olması da “neffâsât” gibidir. Bu yönden de o bunun tamamlayıcısı olan bir beyânı demektir.

Tebbet Suresi Arapça Yazılışı Okunuşu ve Türkçesi

Tebbet Suresi Okunuşu:

Tebbet yedâ ebî lehebin ve tebb. Mâ eğnâ anhü mâlühû ve mâ keseb. Seyeslâ nâren zâte leheb. Vemraetühû hammâletelhatab. Fî cî dihâ hablün min mesed.

Anlamı: Ebû Leheb’in elleri kurusun; kurudu da! Malı ve kazandığı kendisine fayda vermedi. Alevli ateşe yaslanacaktır. Karısı da, boynunda bir ip olduğu halde ona odun taşıyacaktır.

Tebbet Ne demektir?

Helâk oldu. Bu fiil esasen bir durumu haber vermekle birlikte dilek kipi de olabilir. Dilek kipi olması, ya tekvînî şekilde zarar görmesini dilemek, yahut da Arapların adetlerinde olduğu gibi “Kahrolası” şeklinde beddua olarak hüsran ve helâkı hak ettiğini anlatmak suretiyle kınamak ve çirkin görmek mânâsınadır.

Söz konusu fiili, ilk nüzûlüne bakarak çokları, bu mânâda yorumlamışlardır. Bu yüzden “elleri kurusun” şeklindeki tercüme pek yaygındır. Eli kurusun tabiri daha ziyade yani “eli çolak olsun” mânâsında kullanılmaktadır. Bununla beraber mecâzî anlamda iflâs etsin, elinde avucunda bir şey kalmasın, tutacağını tutamasın ve her tuttuğu boşa çıksın gibi beddua mânâsına da gelmektedir ki, bu şekilde terceme edenlerin maksadı da budur.

Bu fiile, yuh olsun, perişan olsun gibi mânâ vermek, de olduğu gibi tebâbın anlamına daha uygun görünmektedir. Ancak Ebu Leheb’in Bedir Savaşı’nın arkasından ümitsizliğe düşerek ölmesi ve Nasr Sûresi’nin inişinde onun hüsrân ve helakinin gerçekleşmesi sebebiyle Tebbet Sûresi’nin tertibde buraya konulması, söz konusu kelimenin meydana gelen bir durumu haber verdiğini ifade etmektedir. Hatta Peygamber’in şanlı vefatıyla dahi Ebu Leheb’in isteğinin yerine gelmeyip, bilakis helakinin gittikçe daha çok artacağına işaret sayılmaktadır. Bu da, fiilin gereği olarak kınama mânâsı taşımasına engel teşkil etmez.

Yani, sadece ona yuh olsun değil, helake gitti. İki eli sağdan, soldan gerek olumlu gerek olumsuz, gerek tutmak ve gerek itmek için kullanmak istediği bütün sebeb ve vasıtaları, gerek dünyaya gerek dine uzatmak istediği iki eli de helâk oldu. O Peygamber’in zaferine ve hak dinin ortaya çıkmasına mani olmak ve küfre sarılmak için müracaat ettiği maddî manevî şey kendi aleyhine döndü de, yuh diye üflediği elleri hakikaten helâk oldu.

Tebbet Suresinde geçen Ebu Leheb Kimdir? Kısaca Hayatı

Ebu Leheb’in, Peygamber’e nankörlük ve düşmanlıkta ileri giden ve İslâm dininin yayılmasına engel olmak için her türlü fitne ve fesat ateşini alevlendirmeye çalışan Ebu Cehil ve benzeri azgın kâfirlerin küfür ve taşkınlıkları Kur’ân’da anlatılmış olmakla beraber hiçbirinin adı açıkça zikredilmediği halde, Ebu Leheb’in ismine özellikle yer verilmesi, ayrıca Peygamber’in zaferini konu edinen Nasr Sûresi’yle tevhidi konu edinen İhlâs Sûresi arasında bulunması da dikkate değer niteliktedir. Şöyle ki:

Birincisi: Ona, “Ey suçlular, bugün şöyle ayrılın (bakayım).” (Yâsin, 36/59) âyetinin ifade ettiği anlam üzere bir üstünlük vermektir. Onun, Peygamber ile Allah arasına girmek, çoğalmasına mâni olmak isteyen ateşli düşmanlar arasında nazar-ı itibara alınmaya değer bir ayrıcalığa sahip olduğuna işaret eder. Çünkü Ebu Leheb, Peygamber’in baba bir amcası olması sebebiyle hususi bir şerefe haiz bulunuyordu. Böyle iken bu şeref ve nimetin değerini takdir etmediği ve ona yardım edecek yerde aksine engel olmak için nankörlük ve düşmanlıkla ateş püskürmek isteyenlerin önüne düşmesi sebebiyle İslâm düşmanlarının hepsinden daha fazla teessüfe layık olduğunu bildirerek yine Peygamber’in şanını yüceltmek, onun neseb, şeref ve haysiyetlerinin üstünde olan Hakk’ın cilvesinin büyüklüğünü göstermektir.

İkincisi: Ebu Leheb, şahsı gösteren bir künye olmakla beraber lugat itibarıyla asıl mânâsı, alev babası demektir. O itibarla Peygamber’e ve İslâm’a karşı ateş püskürmek isteyip de, kendini cehenneme atmış olan kâfirlerin hepsinin temsilcisi olması sebebiyle onun helâki, hepsinin helâkına misâl yapılmıştır ki, bu da, “Allah’ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Halbuki, kâfirler istemese de Allah, mutlaka nûrunu tamamlamak ister.” (Tevbe, 9/32) âyetinin ifade ettiği anlama işaret olur. Künyeler, alem ismi olmakla beraber yerine göre Hâtem-i Tâi’nin cömertlik, Ebu Hanife’nin ilim ile şöhret bulması gibi sıfatlık mânâsına gelmelerinden ve Meânî ilminde Ebu Leheb isminin de “ateş babası” demek olmasından dolayı, kinâye yoluyla “cehennemlik” vasfına delâlet eden meşhur bir misâl olarak söylenmiştir.

Ayrıca kinâyeler de, hakikatin iradesine engel olmayacağına göre burada, söz konusu mânânın hususi bir önemi vardır. Yani maksat sadece Ebu Leheb’in şahsını belirtmekten ibaret olmayıp, onun vasfına ve bu vasıfta ona benzeyenlerin hallerine de işaret edilmiş demektir. Asıl ismi, Abdüluzza b. Abdilmuttalib iken yanaklarının pek kırmızı olmasından dolayı ateşe benzetilerek, Ebu Leheb denilmiş ve bu künye ile meşhur olmuştur.

Çok ateşli mânâsına gelen “alev babası” künyesi ona başlangıçta, yüzünün parlaklığı veya canlılığı, yahut hiddet ve şiddeti itibarıyla övgü mânâsı düşünülerek verilmişti. Ancak bu vasfın hakikatinde “ateş kaynağı olmak” veya “ateşi sevmek” mânâsının bulunması ve en şiddetli ateşin de cehennem ateşi olması dolayısıyla Ebu Leheb ismi, kendsini ateşe sürükleyen “cehennemlik” ünvanına dönüştürülmüş, fiil ve hareketleri itibarıyla da “cehennemin babası” mânâsına darb-ı mesel olarak kullanılmıştır. Burada söz konusu nüktenin kastedildiğine özellikle “(o) alevli bir ateşe girecektir” âyetiyle işaret edilmiştir. Yani Hz. Peygamber (s.a.v.)’in amcası olmak gibi yüksek bir neseb, yakınlık, soy ve şerefe sahip olduğu halde, iman etmeyip de ona düşmanlık ve küfürde ısrar ettiğinden dolayı Ebu Leheb böyle helâk oldu. O soy ve şeref Ebu Leheb’i kurtarmazsa Peygamber (s.a.v.)’e buğzedip de tevbe etmeyen diğer insanların ne kadar bedbaht olacakları ibret nazarıyla düşünülmelidir.

Keşşaf’da denilir ki: “Tekniye” mastarı, ikram etmek mânâsı ifade ederken burada künye anlamında kullanılmasının üç sebebi vardır.
1. İsmiyle değil, künyesiyle şöhret bulmasından dolayı.
2. Esasen ismi, Abdu’l-Uzzâ olduğu halde künyesi kullanıldığı için.
3. âyetine göre ateş ehlinden olmasından dolayı künyesinin haline uygun olması sebebiyle.

Ayrıca şerli olan kimseye “Ebu’ş-Şer”, hayır sahibine de “Ebu’l-hayr” denilmesi kabilinden de Ebu Leheb denilmiştir.” Evet, Ebu Leheb’in iki eli, yuha, hüsrana gitti, helâk oldu. Kendisi de yok oldu. Muradına eremeyip, perişan oldu ve mahvolup gitti. Ebu Leheb, Peygamber’e karşı Kureyş ile beraber olduğu halde hasta olduğu için Bedir Savaşı’na bizzat iştirak edememiş, ancak maddî yardımda bulunarak Ebu Cehil’in kardeşi Âs b. Hişâm’ı kendi yerine göndermişti. Kendisi “adese” denilen çiçek hastalığına benzer bir hastalığa tutulmuş, Kureyş’in yenildiğini haber alınca savaştan yedi gün sonra kahrından ölmüştü.

Alûsî ve diğer tefsircilerin naklettiğine göre Kureyşliler, adese hastalığından tâun gibi sakındıkları için kendilerine de bulaşır korkusuyla ailesinden bile kimse yanına yaklaşmamış, bu yüzden ölüsü üç gün evde kalıp kokmuştu. Nihayet utandıkları için Sudâni’lerden birkaç kişiyi ücret karşılığı tutarak gömdürmüşlerdi. Bir rivayette de bir çukur kazıp ağaçlarla içine kakmışlar ve örtünceye kadar da üzerine taş atmışlardı. Başka bir rivayete göre de çukur kazmayıp bir duvarın dibine koymuşlar ve sonra da üzeri örtülünceye kadar taş atmışlardı.
Demek ki hâdise, Kur’ân’ın on beş sene kadar önceden haber verdiği tarzda cereyan etmişti. Mamafih durum, sadece bundan ibaret de değildi. Ebu Leheb, dünyada maksadına ulaşamadığı gibi âhirette de çekeceği azaptan dolayı hem cismânî ve hem de ruhânî bir zarara uğrayarak helâk olmuştu.

2. Buradaki istifhâm-ı inkârî veya doğrudan doğruya olumsuzluk edâtıdır ve Ebu Leheb’in helâkini izah etmektedir. Yani ne fayda verdi ona? Hiçbir fayda vermedi. Onu kurtaracak hiçbir hayra yaramadı malı ve kazandığı, yahut kazancı. Buradaki da mevsûl veya mastariyyedir. Mamafih önceki gibi istifhâm-ı inkârî veya olumsuzluk mânâsını ifade eden edat olması da düşünülebilir. Malı ona ne fayda verdi? Ve ne kazandığı? Onu felaketten kurtaracak hiçbir şeye yaramadı ve kendisi de hiçbir fayda elde edemedi anlamındadır. Ancak “Malı da fayda vermedi, kazancı da.” anlamı, iki elin helâkini izah etmeye daha uygundur.

Malından maksat, sermayesi, kazancından maksat da, kâr ve gelirleri, yahut kazanmak için yaptığı ticaret ve benzeri işler; veya malı, babasından miras kalan, kazancı da kendi kazandığı şeylerdir. Ayrıca söz konusu âyette ifade edilen malından kasıt, eski ve yeni bütün malı, kazancından kasıt da, gerek malından harcamak ve gerekse başka yollardan faydalanmak suretiyle kendi istek ve arzusuna göre elde ettiği, pay ve nasip, yani çalışması ve emeği ile yaptığı işler ve sahip olduğu şeylerdir ki buna, isteyerek çalışıp elde ettiği bütün kazancı, çocukları, sosyal durumu, kendine ve toplumuna örf ve âdetlerine göre yaptığı iyilikler, ayrıca Peygamber’e karşı kurduğu tuzak ve düşmanlıkların hepsi dahildir.
İbnü Abbas’tan nakledildiğine göre, âyette geçen “kazancından” maksat, Ebu Leheb’in çocuğudur. Yine denilmiştir ki: Ebu Leheb’in oğulları aralarında anlaşmazlığa düşerek, muhâkeme olmak üzere babalarının yanına gelmişler, derken birbirleriyle çarpışmaya başlamışlardı. Bunun üzerine Ebu Leheb oğullarını ayırmak için aralarına girmiş ve orada birisinin itivermesiyle yere düşmüştü. Buna son derece sinirlenen Ebu Leheb “Çıkarın yanımdan bu pis kazancı.” demişti. Bir hadisde de “Her insanın yiyeceğinin en temizi ve çocuğu kazancındandır.” buyurulmuştur.

Dahhâk: “Ebu Leheb’in kazancı, kötü ameli yani Resulullah’a yaptığı düşmanlık ve kurduğu tuzaktır.” derken, Katâde de “Onun kazandığı şey, bir iyilik yapıyorum zannıyla işlediği ameldir ki, bu “Yaptıkları her işin önüne geçtik de, onu (etrafa) saçılmış toz zerreleri haline getirdik.” (Furkân, 25/23) mânâsınadır.” demiştir. Yine Ebu Leheb’in eğer kardeşimoğlunun söylediği hak ise, malımı ve çocuklarımı fidye vererek ondan kurtulurum.” dediği rivayet edilmiştir. Verilen bu mânâların hiçbirisi diğerine zıt değildir. Maksat, tahsis olmayıp, örnek vermektir. Âyette ifade edilen “kesb”, bu mânâların hepsini içine aldığından, esasen âyetin anlamı şu şekildedir: “Ne malı ne de hiçbir kazancı kendisine fayda vermedi, onu zarar ve helâkten kurtaramadı.

3. Zira o bir ateşe yaslanacak ki yarın âhirette bir ateşe girecek ki Gayet alevli, dünyada eşi, benzeri görülmemiş son derece şiddetli bir alev ve iltihabı olan bir ateş, yani sadece cisimleri yakan bir ateş değil, ruhları sarıp gönüllere nüfûz eden “Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir ki, gönüllere işler.” (Hümeze, 104/6,7) âyetinde buyurulan cehennem nârıdır.

4. Karısı da ki o Harb’in kızı, Ümmü Cemil ve Ebu Sufyân b. Harb’in kız kardeşidir. Bu isimlerdeki imâlara da dikkat etmek gerekmektedir. Bu kelime, fiilinin altında gizli bulunan Ebu Leheb’e ait olan zamirine bağlıdır. Yani Ebu Leheb’in yalnız kendisi değil, karısı da o ateşe yaslanacaktır. Diğer kırâetlerin hepsinde kelimesi, haber olarak ötreli okunur. Bu durumda Ebu Leheb’e bağlanmayıp cümle olarak ondan hal yapılır. Âsım kırâetinde ise üstün okunur. Bu durumda da şu iki şekil söz konusudur.
1- Kelimesinden hal yapılmasıdır ki, karısı da odun hammalı olarak cehenneme girecek, Ebu Leheb’i götürecek veya onun ateşini artırmak için, dünyada küfrüne, arzusuna hizmet ettiğinden dolayı cehennemde de azabına iştirak ile hizmet edecek demektir. Çünkü “O halde yakıtı insanlar ve taşlar olan, inkârcılar için hazırlanmış ateşten sakının.” (Bakara, 2/24), “O inkâr edenler var ya, ne malları, ne de çocukları onlara, Allah’a karşı hiçbir fayda sağlamaz. Onlar ateşin yakıtıdırlar.” (Al-i İmrân, 3/10) âyetlerinde buyurulduğu üzere cehennemin odunu, çırası kâfirler olduğundan küfre hizmet etmek, cehenneme odun taşımak mânâsına gelmektedir. Buna göre onun sırtındaki cehennem odununun da, Ebu Leheb’in kendisinin olması en uygun bir mânâdır.
2- Kınama anlamında mansuptur. “Yani o odun taşıyıcısı karı” mânâsındadır. Bu durumda, kelimesi üzerinde durmak câizdir. Burada da “hatab”dan maksat Ebu Leheb’dir. Bundan başka bir de tâbiri, koğucu, ona buna laf taşıyan bozguncu şeklinde mecâzî bir anlam da taşımaktadır. Keşşaf sahibi ez-Zemahşerî der ki: “İnsanlar arasında koğuculuk yapan bozgunculara, “Aralarında odun taşıyor.” denilir. Bu cümle, insanlar arasında ateş yakmak, şerre sebeb olmak anlamında kulanılmaktadır. Nitekim
“Beyaz insanları, yani yüzleri ak temiz kimseleri avlamaya çalışmadın,
Alçaklığın sırtına binerek oba arasında yaş odunla yürümedin.”
diyen şair de bu mânâyı ifade etmiş, dumanı çok olmasından dolayı şiirinde “yaş odun” tabirini kullanarak şerrin çokluğuna işaret etmiştir.” Lisanımızda bu mânâ, “kundakcılık etmek” şeklinde ifade edilmektedir. “Yangına körükle gitmek” sözünde de aynı anlam söz konusudur. Ancak, Türkçe’de “odun hamalı” tabirinden bu mânâ anlaşılmaz. Onda sadece küçümsemek anlamı vardır. Zira izzet ve servet içinde büyümüş bir kadının odun hamallığı yapması, acıklı bir sefâlet demektir. Esasen bundan, koğuculuk ve bozgunculuk mânâsını çıkarmak için ya “kundakçı” demek, yahut “hammâlete’l-hatab” tâbirini terceme etmeyerek darb-ı mesel tarzında aynen söylemek daha uygundur. Bu anlam, cehenneme girmenin sebebi olan dünyadaki durumu göstermiş olmaktadır. Fakat asıl mânâ, dünyadaki aile şerefine, zenginlik ve üstünlüğüne rağmen, ahiretteki sefâlet ve hakaretini duyurması ayrıca Ebu Leheb’in arzusuna boyun eğenler içinde en sakınması gereken karısının bile cehennem ateşinde hakaretle onun azâbını şiddetlendirmeye hizmet etmekte olduğunu ifade etmesi sebebiyle, diğer anlamlarını da dikkate almakla birlikte, “odun hamalı” diye terceme etmeyi daha uygun gördük. Nitekim İbnü Zeyd ve daha başkalarından gelen rivayetler de, bunu kuvvetlendirmektedir. Denildiğine göre, Ebu Leheb’in karısı, Resulullah (s.a.v.)’in geçeceği yol üzerine geceleyin diken dalları bıraktırmak suretiyle ona eziyet etmek isterdi. Onun için bu tabirle kınanmıştır. Mamafih bu rivayet de onun Peygamber’e eziyet vermek ve dinin yayılmasına engel olmak için kocasının fikrine hizmet etmek üzere gizlice koğuculuk ve benzeri işler yapmak suretiyle rahatsız etmeye çalışması tarzında temsilî bir ifade olarak düşünülürse, yukarıda söylenen mânâların hepsine uygun düşmüş olur.
5. Bu cümle de “hammale”nin altında gizli olarak bulunan zamirinden haldir. Yani gerdanında süs yerine bir ip ki…
Âyette yer alan “cîd” boyun mânâsına gelirse de, “unuk” kelimesi gibi sadece boyun anlamı ifade etmeyip, özellikle gerdanlık gibi zinet eşyalarıyla süslü veya süslenmeğe layık güzel boyunlar anlamındadır. Bu yüzden denilmeyip buyurulmuştur. Gerçi burası, tahkir makamıdır. “… biz de inkâr edenlerin boyunlarına (ateşten) halkalar koyduk.”
(Sebe’, 34/33) gibi “ğull” (pranga) ve benzeri ifadelerle küçümseme mevkiinde boyun zikredilmektedir. Ancak burada “odun hammalı” diye küçük düşürüldükten sonra “Boynunda da bir ip mevcuttur.” denilseydi, kapsamlı bir mânâ ifade etmezdi. Halbuki “cîd” şâirin “Güzel kadının gerdanındaki zinetten daha güzel.” dediği gibi süs ve övgü ile söylenmektedir. Bu mânâ farkı, Türkçe’de de söz konusudur. Biz de bu gibi durumda “gerdan” tabirini kullanırız. Bu sebeple âyette, tahkirden sonra nın zikredilmesi, kadının kadınlık onurunu coşturmak suretiyle durumun acıklı manzarasını göstermektedir. Binaenaleyh bu kelâm “boynunda bir ip vardır” diye anlaşılmalıdır. “O dilberin boynunda gerdanlık yerine bir ip vardır” şeklinde düşünülmelidir ki, “Süs içinde yetiştirilip mücâdelede açık olmayanı (tartışmayı beceremeyeni) mi (Allah’ın parçası yaptılar).” (Zuhruf, 43/18) âyetinin ifade ettiği mânâ üzere, süslü gerdanlıklarla donatılıp ikramla yetiştirilen, düşmanlık ve mücâdele mevkilerinde bulunmaması gereken bir gerdanın hamallık ipi ile aşağılanmasındaki hakaret ve istihzânın acılığındaki fesahat anlaşılabilsin. Said b. Müseyyeb ve daha başkalarından rivayet edildiğine göre, onun gerdanında mücevherlerle süslü, kıymetli bir gerdanlık vardı. Öyle iken bu gerdanlığın yerinde sağlam liflerden, kuvvetli tellerden bükülmüş, kıvrılarak örülmüş bir ip bulunmaktaydı. Söz konusu kelime ile ilgili Ragıb el-İsfahânî’nin “Müfredât” adlı eserinde şu açıklamalar mevcuttur: “Mesed, ince hurma dallarından, yani şahlarından elde edilen ve fitillenen sağlam bükülüp örülen liftir. de yaratılışı, vücudu bükülmüş ip gibi derli toplu olan kadın demektir.
Bunun netiesi şudur ki, mesed, hurma lifinden bükülmüş, sağlam bir urgan demek oluyor. Fakat Zemahşerî diyor ki: Mesed, iplerden şiddetli ve kuvvetli bir şekilde bükülmüş olandır. Bu ister liften olsun, ister deriden olsun, ister başka şeylerden olsun aynıdır. Şair: “Develerden daha hızlı, daha kıvrak geçen mesed…” demiştir.
Aynı şekilde cümlesi de sağlam yapılı kuvvetli adam mânâsını ifade etmektedir. Kâmusta “mesd” kelimesi “ip bükmek” ve “yolda gayretle sürüp gitmek” mânâsınadır. denildiğinde bu sözle, “ipi güzelce bükmek” mânâsı kasdedilmektedir. “Mesed” ise, demirden çark oku demektir. Ayrıca hurma lifinden, bir görüşe göre de “Mukl” ağacının ince dallarından bükülmüş ipe denilmektedir. Bazı alimlere göre de sağlam ve kuvvetli bükülüp örülmüş olan ipe “mesed” adı verilir.

Besâir’de açıklandığına göre, “Mesd” mastar, “Mesed” ise isimdir, ancak “Memsûd” anlamındadır, yani pek sağlam örülmüş ip demektir. Yani âyet, “gerdanında şiddetli bir şekilde bükülüp demir bir ip yapılmış olarak” mânâsınadır. Demek ki mesed, esasen “memsud” mânâsına alınarak bununla, hurma veya mukl ağacının lifleri gibi kuvvetli liflerden bildiğimiz kendir, urganlar tarzında fitil fitil, kat kat bükülmüş veya örülmüş sağlam urganlar kasdedilmektedir. Bu anlamda kıl, deri ve demir gibi hangi maddeden yapılırsa yapılsın, ip şeklinde bükülmüş yahut örülmüş olan sağlam telli, fitilli urgan, halat ve zincirlerin hepsine mesed denilmektedir. Burada da maksat ipin, yapıldığı maddeden ziyâde kuvvet ve kıvraklığı söz konusu olduğu için en sağlamının düşünülmesi gerekmektedir. “Biz, kâfirler için zincirler ve demir halkalar hazırlamışızdır.” (İnsan, 76/4) âyetinin ifade ettiği mânâ üzere cehenneme giden kâfirlere vaad edilen de zincirler ve bağlardır. Bir gerdana gerdanlık yerine yakışan da bir zincirdir. Fakat bir odun taşıyıcısının sırtına aldığı odunları bağlayıp uçlarını, gerdanlık yerine sarkıtacağı sağlam ipin de zincir değil, liften bir urgan olması daha uygundur. Kâfirin hassasiyetine dokunan en acıklı manzara âyetin, sırtında cehennem odunu olan kocasını taşırken gerek iftihar ettiği gerdanlığını, gerekse örgülü kıvrık saçlarının gerdanından sarkmasını, kendi yanacağı ateşin odununu taşıyan bir odun hamalının boynuna düğümleyip geçirdiği kuvvetli urganın boynundan sarkması şeklinde tasvir etmesidir. Bu da, dünyada Allah yoluna sarf edilmeyen servet ve kazancın, şükrü bilinmeyen şeref ve asaletin ardındaki hakaret ve aşağılanmaya bir misâldir. İşte o ateş babası Ebu Leheb, parlaklığına ve bir takım üstünlüklerine rağmen Allah’a ve Resulü’ne karşı küfür ateşi yakmak istediğinden dolayı o ateşin odunu olarak helâke sürüklenmiş ve karısıyla birlikte bütün âleme darb-ı mesel olmuştur. Ta peygamberliğin başlangıcında haber verilmiş olan bu hakikat, aynı tarzda tahakkuk etmiş, Resulullah (s.a.v.)’in tebliğ ettiği şekilde Allah’ın birliğine imân etmediği için onun şefaatından istifade edememiş, ne nesebinin şerefi, ne de mal ve kazancı gibi asaletinin kudret ve ihtişamı, kendini helâk olmaktan kurtaramamıştır. Onun için diye beddua etmesinden dolayı da kendisine tevbe de nasip olmayıp mahvolup gitmiştir. “Kötü sondan Allah’a sığınırız.”

Şimdi birisi, tesbih, hamd ve istiğfar ile Allah’a giden, diğeri de hüsran ve aşağılanma ile ateşe giden iki son böyle beyân edildikten sonra, güzel bir sona erişmek ve o helâkten kurtulmak için tek çarenin Allah’ın dinine sarılmak ve bunun için de önce Allah’ı birlemek ve samimiyetle tanımak sonra da bütün kötülüklerden korunmada O’nun yardımına sığınmak olduğu hususu beyân edilecek arkasından da Allah tarif edilerek tevhid ve samimiyetle O’na bağlanma emredilecektir.

Nasr Suresi Arapça Okunuşu Yazılışı ve Türkçesi

Nasr Suresi

Okunuşu: İzâ câe nasrullahi velfeth. Ve raeytennâse yedhulûne fî dinillâhi efvâcâ. Fesebbih bihamdi rabbike vestağfirh. İnnehû kâne tevvâbâ.

Anlamı: (Ey Muhammed!) Allah’ın yardımı ve zafer günü gelip, insanların Allah’ın dinine akın akın girdiklerini görünce, Rabbini överek tesbih et; O’ndan bağışlama dile, çünkü O, tevbeleri daima kabul edendir.

NASR:

“geldiği zaman.” Tahakkuk ifade eden bir zaman zarfı olduğu için fiil-i maziye gelir, şart mânâsına delalet ettiği için de mazinin mânâsını geleceğe çevirerek şartın gelecekte gerçekleşeceğini ifade eder. Burada şartı, ile ona atfedilen fiilinin toplamıdır, cevabı da ve matufudur. nın bu vechile tahakkuk ifade etmesinden dolayı burada kendisinden öncesinin de düşünülmesiyle şu mânâ hasıl olur:
“Ey Muhammed, seni gönderen, senin tek mabudun olan Allah’ın yardımı ile fetih gelecek, hem sen insanların Allah’ın dinine fevc fevc (dalga dalga) girmeye başladıklarını göreceksin. Çünkü “Allah, “Elbette ben ve elçilerim galip geleceğiz.” diye yazmıştır.” (Mücadele, 58/21); “Elbette biz elçilerimize ve inananlara hem dünya hayatında, hem de şahitlerin (şahitliğe) duracakları günde yardım ederiz.” (Mümin, 40/51), “Eğer siz Allah(ın dinin)e yardım ederseniz, (Allah da)size yardım eder.” (Muhammed, 47/7) buyurulmuştur. Sen Allah’ın Resulü olduğun ve önceki sûre mânâsı üzere tevhid ve ihlas ile Allah’a ibadet ve kulluk edip sırf onun dinine sarıldığın, bu şekilde mücahede ederek ona yardım ettiğinden dolayı bunlar kesin olarak olacak, işte bunlar gerçekleştiği zaman “Rabbini öğerek tesbit et”…
Allah’ın yardımı. Düşmanlara karşı galip ve muzaffer kılacak olan vaad edilen yardımı, “Allah’tan yardım ve yakın bir fetih… Müminleri müjdele!” (Saff, 61/13) buyurulan yardımı, ve fetih. Zemahşerî der ki: “Nasr” ile ” feth” arasında ne fark vardır ki ona atfedilmiş? dersen, derim ki: “Nasr”, iğase ve düşman üzerine üstün kılmaktır. “Fetih” de memleketlerin fethidir ve mânâ Resulullah’ın Arab’a ve Kureyş’e zaferi ve Mekke’nin fethidir. Allah’ın müminlere nusreti ve şirk beldelerinin onlarca fethi emridir de denilmiştir.” Râzî tefsirinde de der ki: “Nasr, istenilenin tahsiline yardımdır, fetih de onunla ilgili olan istenilen şeyin meydana getirilmesidir. Nusret, fetihe sebeptir, onun için atfedilmiştir.”
İkinci bir vecih: Nusret dinin kemali, fetih dünyaya ait istektir ki, tamamı nimettir. Bunun benzeri “Bugün size, dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım.” (Maide, 5/3) âyetidir.
Üçüncü bir vecih: Nusret, dünyada istediğine ulaşmak, fetih de “Ve (cennetin) kapıları açıldı.” (Zümer, 39/73) buyurulduğu üzere cennete ait olmaktadır. Görüşlerin en açığı; yardımın, Kureyş’e veya bütün Arab’a üstün gelme, fethin de Mekke fethi olmasıdır. İbnü Abbas’tan nakledilen de Mekke’nin fethidir ki ona “fethu’l-futuh” (fetihlerin fethi) denilir. Nitekim buna başlangıç olan Hudeybiye antlaşmasına da “feth-i mübin” denilmişti. Şu halde asıl mânâ sade Kureyş’e veya Arab’a karşı yardımın ve Mekke fethinin hususiyetleri üzerine değil, bunlar, ilerde bunların üzerine kurulacak fetihlerin anahtarı, İslâm’a fetihlerin kapılarının açılışı demek olması hasebiyle ve üstünlük ve fethin gelmesi, gelecek bütün fetihlerin gelmeye başlaması mânâsına raci olduğundan dolayı bir çok tefsirciler bu nasrı ve fethi cinse yüklemişlerdir ki, bu mânâ Kevser’in verilmesinde beyan olunan mânâ gibi olarak “Bugün dininizi size, olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım.” (Maide, 5/3) buyurulan güne işaret olmuş olur. Veda Haccı’nda da teşrik günlerinde Mina’da indiği rivayetine göre bu mânâ daha yakın olur. Ancak bu takdirde daki gelecek mânâsı fiilinde değil, rü’yet (görme)in bazı kısmı itibarıyla düşünülmek gerekir. Bu açıklamadan sonra şu sonucu da gelebiliriz ki, fetihten maksat yalnız memleket fethinden ibaret olmayıp, daha çok kalblerin iman ve İslâm’a fethi demek olur. Mekke fethi üzerine en çok terettüp eden fetihler, İslâm dininin derhal yayılıvermiş olması ve yirmi seneden beri Kureyş kâfirlerinin karşı koymalarından dolayı hakkın kabulüne kapalı duran kalplerin Mekke ve Taif fethinden sonra akın akın İslâm’a açılıvermiş bulunmasıdır. Onun için Isâm demiştir ki: “Allah’ın dinine dalga dalga girdikleri”ne münasip olan, fethin müminlere din kapısının açılması mânâsına yorumlanması da kalbe çarpan mânâlardandır.” Yukarılarda da geçtiği üzere Mekke’nin fethi hicretin sekizinci senesi Ramazan’ında olmuştu. Resulullah’ın emrinde Muhacirler ve Ensar ve diğer müminlerden on bin kişilik muntazam bir ordu vardı. İki bin kişi de sonradan katılmıştır. Peygamber’imiz (s.a.v.) Mekke’de onbeşgün kaldı, ilk girdiği zaman Kâbe’nin kapısında durup: “Allah’tan başka ilâh yoktur, tekdir; kuluna (Muhammed’e) yardım etti, (müşrik) toplulukları da yalnız başına yenilgiye uğrattı.” demişti. Sonra da: “Ey Mekke’liler! Şimdi ben size ne yapacağım, dersiniz? buyurdu. Hayır yapacaksın, kerîm bir kardeş ve kerîm bir kardeş oğlu, dediler. Haydi gidiniz sizler serbestsiniz “gidiniz, siz serbestsiniz” buyurdu. Bu şekilde onları âzad etti, onun için onlara “serbestler” denildi. O zamana kadar İslâm’a girenler birer ikişer giriyorlardı. Buhârî, Amr b. Seleme’den şöyle nakletmiştir: Demiştir ki: Fetih olunca her kavim, İslâm ile Resulullah’a koştu, bütün kabileler İslâm’a gelmek için Mekke’nin fethini gözetiyorlardı ve onu kavmi ile bırakın, eğer onlara üstün gelirse o peygamberdir diyorlardı. Hasen’den de: Resulullah (s.a.v.) Mekke’yi fethedince Araplar: “Allah Teâlâ Mekkelileri Fil ashabından korumuşken, o madem ki onlara karşı üstün geldi, o halde sizin ona eliniz erişmez.” dediler ve bölük bölük Allah’ın dinine girdiler.” Bunlardan anlaşılır ki fetihten maksad, çoğunluğun dediği gibi Mekke’nin fethi olmakla beraber, o yalnız düşman bir şehrin fethinden ibaret değil, Kâbe’nin fethi olduğundan aynı zamanda kalblerin Allah dinine, İslâm kapısının bütün insanlığa açılışı ve bu şekilde fetihlerin fethi olmuştur. Derhal bütün Arabistan’a ve oradan bütün cihana yayılan İslâm’ın maddî ve manevî fetihleri Kâbe kapısının açılmasıyla başlamıştır.
2. Şu da buna işaret işaret eder: Ve insanları gördün. Yukarıda söylendiği üzere bu , ye atfedilmiş olarak toplamının başına dahil olduğundan, hepsi birden bir vakit ve bir şart olmak üzere düşünülmek gerekir. Razî’nin dediği gibi âyetin zahirinden açıkça anlaşılan Arap’tan başkasını da içermek üzere bütün insanlardır. Fakat bu genelleme başlangıçta Arap’tan başladığı cihetle ilk önce Arab’a sarfedilmiş olmak gerekir. Onun için tefsircilerin pek çoğu, Arap demişlerdir. Asıl maksad da hakiki istiğrak (içerme) ile insanın her ferdini değil, genel örf ile insanlık âleminin girmeye başladığını görmek veya bilmektir. “Ben, cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) buyurulduğu üzere insanlık hilkatinden ve akıldan kastedilen Allah’ı tanıyıp ibadet etmek olduğu cihetle hakkı tanımayanların “Onlar hayvanlar gibidirler, hatta daha da sapık.” (A’raf, 7/179) hükmünde olduklarına da işaret olabilir. Rü’yet (görmek)ten açıkça anlaşılan da gözle görmektir. İki mef’ulünü geçişli hale koyan ef’al-i kulûbdan olarak “ilim” mânâsına olmak da muhtemeldir, denilmiştir. Yani Allah’ın mevcut olan yardımı ve fetih geldiği ve sen insanları gördüğün veya dış tesiriyle anlayıp bildiğin zaman ki giriyorlar. Rü’yet gözle olduğuna göre “nas” (insanlar) mef’ul, bu cümle “nas”dan haldir. “Giriyorken” demek olur. Rü’yet kalp ile olduğuna göre de onun ikinci mefulüdür. “İnsanları giriyor gördüğün zaman” demek olur. “Girdiler” buyurulmayıp “giriyorlar” buyurulması da hepsinin girmeleri tamam olmuş olmayıp, girmeye başladıklarına ve peyderpey gireceklerine işaret eder. İşte bu ölçü iledir ki “nas” (insanlar), Arap’tan başkasını da içine alır ve gelecekteki girmeler de bu hale katılmış olacağı anlaşılır. Yani giriyorlar ve girecekler.
Allah’ın dinine. Yani hak İslâm milletine ki, Allah katında din odur. Ondan başka din isteyenin dini kabul olunmaz. “Muhakkak Allah katında din İslâm’dır.” (Âl-i İmran, 3/19), “Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, bilsin ki (o din) ondan kabul edilmeyecek ve o, ahirette kaybedenlerden olacaktır.” (Al-i İmran, 3/85) buyurulmuştur. Allah’a isteyerek teslim olup da boyun eğmeyen, nihayet istemeyerek teslim olmaya mecbur olur, ona döndürülür. “Göklerde ve yerde olanların hepsi, ister istemez, O’na teslim olmuştur ve O’na döndürülüp götürüleceklerdir.” (Al-i İmran, 3/83) bunu göstermektedir. Öyle giriyorlar ki, fevc fevc (dalga dalga), alaylarıyla toplum toplum. Bu da “nas”a raci olan ‘nin zamirinden haldir. Rağıb der ki: “Fevc, süratle geçen topluluktur, mutlak cemaat mânâsına da gelir”. Şu halde her iki mânâ itibariyle bizim alay tabirimize benzemektedir. Burada mutlak cemaat (toplum) mânâsına olmakla beraber “efvacen” diye çoğul yapılması haysiyetiyle de fevca fevc, alay alay demek olacağından dolayı bu girişin peyderpey gelen bir geçit resmi manzarası ifade etmiş olacağından gaflet olunmamak gerekir. Bu manzara ise “O (hak)dini, bütün dinlere üstün kılsın.” (Fetih, 48/28) âyetindeki vaadi gereğince, bu hak dinin bütün dinlere üstünlüğünün ortaya çıkma manzarasıdır ki, bu, Mekke’nin fethi ile Resulullah’ın vefatı arasında başlamıştır.
Ebu Ömer b. Abdü’l-Berr demiştir ki: “Resulullah’ın vefatında Araplar’da kâfir kalmamıştı. Mekke’nin fethini müteakip Huneyn ve Taif muharebelerinden sonra hepsi İslâm’a girmişti. Kimi kendi gelmiş, kimi de fevc fevc elçilerini ve temsilci heyetlerini göndermişlerdi. İbnü Atıyye de demiştir ki: Bunun “kâfir kalmamıştı” demesinden maksat -Allah daha iyi bilir puta tapıcı Arap kalmamıştı, demek olmalıdır. Çünkü Beni Tağlib hıristiyanları Resulullah’ın hayatında henüz İslâm’a girmiş olmayıp, cizye vermeyi kabul etmişlerdi. O halde maksad, Mekke’liler, Taif’liler, Yemen’liler, Havazin’liler ve diğer puta tapıcılar olmuş olur”. İkrime ve Mukatil’den bir rivayette de “nas”dan maksat, Yemen’lilerdir, denilmiş, onlardan yediyüz kişi elçi olarak gelmiş, İslâm’ı kabul etmişlerdi. Bu münasebetle “İman Yemen’lidir, hikmet de Yemen’lidir” yani Yemen tarafına mensubdur, hadisi de bilinmektedir. Mekke’nin fethiyle onu takiben Huneyn muharebesi ve Taif muhasarasından başka bir harp olmaksızın, ondan sonra Peygamber’in vefatına kadar iki sene içerisinde bütün Arabistan’ın her tarafından akın akın, fevc fevc heyetler gelerek İslâm’a girmişler, Necranlılar ve Beni Tağlib gibi henüz doğrudan doğruya İslâm’ı kabul etmemiş bulunanlar da İslâm zimmet ve tâbiyyetini kabul etmişler ve İslâm milleti içine girmişlerdi. Bu surette dıştaki devletlere karşı da İslâm davet ve fetihlerinin kapısı açılmış bulunuyordu ki, hep bunlar “O (Hak dini) bütün dinlere üstün kılsın.” (Fetih, 48/28) vaadinin ortaya çıkmaya başlamış olması idi ve bu günler “Bugün dininizi size olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım.” (Maide, 5/3) buyurulmuş günler idi. Bununla Resulullah’ın peygamberlik ve tebliğ görevi sona ermiş ve bundan sonrası ümmetin üzerine düşen diğer vazifeler olmuş oluyordu. Bundan dolayı buyuruluyor ki, işte muhakkak olacak olan bu olaylar olduğu, yani vaad edilen o yardım ve fetih geldiği ve sen insanların böyle fevc fevc Allah’ın dinine girmeye başladıklarını gördüğün zaman,
3. artık hamd ile Rabb’ine tesbih et. Seni yardım ve özel terbiyesi ile yetiştirip hüda ve hak dini ile göndererek “O (Hak dini) bütün dinlere üstün kılın.” (Fetih, 48/28) vaadini yerine getirmek üzere o hamd ve tazime değer başarılara erdiren, sana Kevser’i verip düşmanlarını güdük kılan Rabbinin büyük lütuf ve ihsanına kavuşmaktan dolayı ona layık her türlü övgü ve yüceltmeler ile hamd ederek, onun noksan olan sıfatlardan uzak zatını her vechile, yani zatında, sıfatında, fiillerinde, isimlerinde şanına yaraşmayan eksiklik şaibelerinden tenzih ve kutsamaya daha çok devam et. Demek ki, bütün bunların: Yardım, fetih ve dini yaymanın neticesi, hikmetin gayesi tesbih ve şükürdür. “Onların orada duası: “Allah’ım sen her türlü eksiklikten uzaksın”, birbirlerine sağlık dilekleri: “Selam”, dualarının sonu da: “Âlemlerin Rabb’i Allah’a hamdolsun” sözleridir.” (Yunus, 10/10) buyurulduğu üzere Cennet ehlinin Cennet’te baştan sona duaları tesbih ve Allah’a hamd etmektir. “Biz seni överek tesbih ediyor ve seni takdis ediyoruz.” (Bakara, 2/30) mânâsınca meleklerin işi de odur. Hatta her şey kendi özelliğine göre yaratıcısına hamd ile tesbih ettiğine göre hamd ile tesbih bütün yaratılışın gayesi demektir. “O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur, ama siz onların tesbihlerini anlayamazsınız.” (İsra, 17/44) âyeti İsra Sûresi’nde geçmişti ki tesbih esasen balığın suda, kuşun ve atın havada, yıldızların yörüngelerinde hızla geçişleri gibi süratle geçmek, yani hızla yüzmek mânâsına “sibahat”dan tef’il babında olduğu için çok yüzdürmek mânâsının gereği olarak çok uzaklaştırmak veya paklıkta, temizlikte çok ileri götürmek mânâsından alınarak tenzihte meşhur olmuştur. Ragıb der ki: Tesbih, Allah’ı Teâlâyı tenzihtir, bunun aslı da Allah’a ibadette süratle gidiştir, ib’ad “Allah onu ırak etsin” gibi şer hakkında kullanıldığı gibi, tesbih de hayır işe tahsis edilmiştir ve tesbih, gerek söz, gerek fiil, gerek niyet ibadetin hepsine de ıtlak olunur. “Eğer tesbih edenlerden olmasaydı.” (Sâffat, 37/143) “namaz kılanlardan” diye tefsir edilmiştir. Bununla beraber en uygun olan üçünü de içermesidir.> Demek, hamdin özel bir ifadesi olduğu gibi, demek de tesbihin bir özel ismi olduğundan dolayı “Kamus”ta zikredildiği üzere tesbih, “sübhanallah” demek mânâsına da gelir ve yerine göre demek taaccüb (şaşmak) yerinde de söylenir. Eğer taaccüb (şaşma) fevkalade bir güzellik münasebetiyle istihsan (güzel görme) yerinde ise yaratanı bu güzel sanatıyla tenzih mânâsında olur. Eğer bir münasebetsizliğe şaşmak suretiyle istihcan (kötü ve çirkin bulma) yerinde ise yüce yaratıcıyı ondan tenzih ederim, mânâsında olur. “Sübhan” kelimesinin Esma-i Hüsna (Allah’ın güzel isimlerin)dan olarak Allah’ın zatına ıtlak olunduğu da zikrolunmuştur. “Ebu’l-Baka Külliyyâtı”nda da şöyle söylenmiştir: “Kur’ân’da tezekkî, İslâm mânâsına olduğu gibi, tesbih de hep salâttır. Bununla birlikte Kur’ân’da tesbih, çeşitli vecihlerle tenzih mânâsına da gelmektedir. Tesbihten tenzih ve yalnız zikir kastedildiğinde harf-i cer ile teaddi etmez (geçişli olmaz), denilmez. Fiil, yani salâta makrûn (yakınlaştırılmış) tenzih kastedildiği zaman ise bu kasda tenbih için harf-i cer ile müteaddî (geçişli) olur. Bir de tesbih, taat ve ibadet ile, takdis (kutsama) de bilgiler ve inançlarla olur. Tesbih layık olmayanı reddetmek; takdis, layık olanı isbattır. , mânâsınadır.” Yani burada ile geçişli olmuş değildir. Tesbihin hamd ile bir araya getirilmesi emredilmiştir. Razî der ki: “Hak Teâlâ’nın sıfatları selb (inkâr) ve îcâb (kabul etme), nefy (red) ve isbatta düşünülür. Sülûb (negatifler) ise îcâbât (pozitifler)dan öne alınmıştır. Tesbih, vâcibü’l-vücûd olan Allah’ın selbî sıfatlarına işarettir ki, bunlar celâl sıfatlarıdır. Tahmid de sıfat-ı sübûtiyyeye işarettir ki, bunlar da ikrâm sıfatlarıdır.”
Şu halde tesbih ile hamdin bir araya getirilmesi celâl ve ikrâm sahibi olan Allah’ın ismi hükmünce celâl ve ikram sıfatlarının isbatı ve açıklanması demek olur. Yine tefsircilerin naklettikleri vechile Resulullah (s.a.v.)’a tesbihten sorulduğunda buyurmuştur ki: “Allah Teâlâ’yı her ârızadan, şâibeden tenzihtir.” Bu ise gerek zâtî sıfatlarında ve gerek fiilî sıfatlarında nefy (red) veya isbatı caiz ve layık olmayacak her noksanlıktan uzak demek olur. Şu halde tesbih, Allah Teâlâ’nın zatında, sıfatında, fiillerinde, isimlerinde nezahet ve paklığını ifade eder. Bu da olaylar ve mümkün olan şeylerin şanından olan çirkinliklere, eksikliklere ve Allah’ın kemâline aykırı olan hallere karşı fiil sıfatından olan kızma ve celâl sıfatının tecellisini ve zatında hiçbir noksan kabul etmeyen cemâl sıfatının, en yüksek güzelliğin bütün paklığıyla tahakkukunu gerektirir. Bundan dolayıdır ki “Gök gürültüsü, övgüsüyle; melekler de korkusundan O’nu (Allah’ı) tesbih ederler.” (Ra’d, 13/13) ilâhî kavli tesbihin celâl sıfatı ile ilgisini açık olarak ifade etmektedir. O halde tesbihin hakikati, hamdin hakikati gibi doğrudan doğruya Allah Teâlâ’nın kendisine mahsus olan ve Subbûh, Kuddüs, Hamîd şerefli isimlerinin gereği bulunan fiildir. Yaratılmışlara ait olan tesbih ise her birinin fıtrî verilerine mümkün olabilen özel yetenekleri oranında gerek fiilen ve gerek sözlü olarak ve gerek itikâdî bakımdan onun açıklanma ve ilanı için ilâhî emre uymaktan ibarettir. Bundan dolayıdır ki tesbih söz, fiil, niyet ve itikadı içermek üzere ve özellikle namaz mânâsına ve “sübhaneke” ve “sübhânallah” gibi tenzihi ifade eden zikirler ile övme mânâlarına gelmektedir. Onun için burada tefsircilerin çoğu mutlak tenzih ile, bazıları da namaz ile, diğer bazıları da “sübhanallah” demekle tefsir etmişler, bazıları da “Bunu bizim hizmetimize veren (Allah)in şânı yücedir.” (Zuhruf, 43/13) gibi tesbihi taaccüb olarak bu başarının hayrete değer bir şekilde büyüklüğünü kutlamak için olduğunu anlatmışlardır. Ebu’s-Suud bu vecihleri şöyle özetlemiştir: “Rabbine hamdederek “sübhanallah” de, yahut kimsenin kalbine gelmeyecek vechile sana o hayrete şâyân üstünlük ve başarıları kolaylaştırdığından dolayı onun o güzel, o mükemmel sanatına hamd ederek taaccüb et (şaşırıp kal), yahut çok nimet vermesinden dolayı çok ibadet ve sena olmak üzere onu tesbih ve hamd ederek zikret. Yahut nimetine hamd ederek onun için namaz kıl, Kâbe’nin kapısını açtığı zaman Resulullah (s.a.v)’ın sekiz rekat kuşluk namazı kılmış olduğu rivayet edilmiştir. Yahut vaadini yerine getirdiğinden dolayı hamd ederek onu zalimlerin söylediklerinden tenzih et, yahut ikram sıfatlarına hamd ederek celâl sıfatlarıyla senâ et!”
Resulullah’ın, birçok âyetlerde geçtiği üzere, daha önceden de tesbih ve hamd ile emrolunduğu ve bundan dolayı fetihten önce dahi tesbih ve hamd etmekte bulunduğu malum olduğu için buradaki emrin devam veya fazlalaştırma veya diğer bir nükte ile özel bir mânâ ifade etmesi gerekeceğinden, anılan vecihlerle tefsirciler bunu anlatmak istemişlerdir. Şu muhakkaktır ki, Allah Teâlâ’nın celâl ve ikram tecelliyatı hiçbir an kesilmediğinden dolayı her zaman ona tesbih ve hamd vazifedir. Hamd, Fâtiha’da açıklandığı üzere yalnız ulaşılmayan nimetten dolayı değil, ulaşılan nimetten dolayı da olur. Ve o zaman hamd, şükür mânâsında olur. Şu halde celâl ve ikram tecellileri arttığı oranda da tesbih ve hamdin artması gerekir. Zira nimet ve ikrama erince, ihsan edeni ve celâl sıfatını unutmak ve celâl eseri karşısında cemâl ve ikram tecellilerini unutmak hüsrana götüren cahillik ve küfür huylarındandır. Yardım ve fetihte ise bir taraftan celâlin ortaya çıkarılması, bir taraftan da ikram ile vaade vefa vardır. Şu halde bunların tahakkukuyla tesbih ve hamd vazifesinin ifası kastedilmiştir. En yüksek paklık ile en yüksek hamd ve şükür zevki asıl o zamandır. Ve asıl o zamandır ki kalbin daha yüksek bir ferağat ve temizlikle Hak Teâlâ’nın celâl ve cemâl neş’esini duyarak ona yönelmesi lazımdır. Nitekim “Boşaldığın zaman uğraş (ibadetle meşgul ol) yorul. Ve Rabbine rağbet et.” (İnşirah, 94/7-8) buyurmuştu. Ve onun için cennet ehlinin bütün davası da tesbih ve hamddir. İşte “Allah’ı hamd ile tesbih ederim.” diye zikre devamda bu zevk ve neşe ile Hakk’ın cemâline olan o şevk ve rağbetin ilan ve izharı ve ruhun tam bütünüyle ona dönmesi demek olduğu gibi, ta peygamberliğin başlangıcında “Pislikten (Allah’a eş tutmak, puta tapmak gibi şeylerden) kaçın.” (Müddessir, 74/5) buyurulmuş olan putların bu fetih ve zafer üzerine kırılması ve açıkta kapalıda şirk eserlerinin, ahlâkının ve âdetlerinin silinmesi için temizlik yapılması da tesbih ve tenzihin gereğidir. Bundan dolayı burada “tesbih et” emri, Allah Teâlâ’yı zikir ve tenzihin çoğaltılmasını ifade ederken zahir ve bâtının temizlenmesi emrini de ifade etmiş olur. Fakat biraz önce hatırlatıldığı üzere tesbih ve tahmidin hakikati yine Allah’a mahsus olduğu için her kim olursa olsun dünyada hiçbir yaratığın onu bütün kemaliyle yerine getirmesi kabil olmaz, kul, masum olsa da münezzeh, sübhan olamaz. Her ne kadar, büyük ahlâk olan ilâhî ahlâk ile ahlâklansa, “Onunla arasındaki mesafe iki yay kadar, yahut daha az.” (Necm, 53/9) kalsa da Yaratıcı Teâlâ’nın “Zatına benzer hiçbir şey yoktur.” (Şûrâ, 42/11) olan zât-ı sübhânisine oranla mahlûkun kusur ve noksanı mahiyetinin gereğidir. Onun bütün kemâli “Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım bekleriz.” (Fatiha, 1/5) anlaşmasıyla Allah Teâlâ’nın yardım ve inayetinden aldığı imdat feyzine bağlıdır. Her hususta yardım ve fetih ondandır. Nitekim Resulullah “Ben sana senâyı sayıp tüketemem, sen kendini senâ ettiğin gibisin.” demiştir. “Sana hakkıyla ibadet edemedik.” diye varid olmuştur.> Bu kusuru örtecek, bu eksikliği tamamlayacak olan da ancak Allah Teâlâ’nın mağfiretidir. O da isteyene vaad edilmiş olduğundan buna işaret olarak da buyuruluyor ki: Ve ona istiğfar et. Muhammed Sûresi’nde “Bil ki, Allah’tan başka tanrı yoktur. (Ey Muhammed), kendi günahın, inanan erkeklerin ve inanan kadınların günahı için (Allah’tan) mağfiret dile.” (Muhammed, 47/19) buyurulduğu üzere gerek kendin ve gerek ümmetin için mağfiretimi dile, ki “Allah senin günahından, geçmiş ve gelecek olanı bağışlasın.” (Fetih, 48/2) hükmü zâhir olarak (gerçekleşerek) bütün temizlikle Rabbine dönesin. Çünkü O muhakkak tevbeleri çok kabul edici bulunuyor. Tevbe ile kendine dönenleri kabul ile affedegelmiştir. Şu halde istiğfar ve tevbe edenler kabulünü ümit etsinler. Kelamın zahiri denilmek iken buyurulması nüktelidir. Tesbihin hamde yakınlaşması gibi, bununla istiğfarın tam faydası, tevbeye yakınlaşması halinde olacağına bir tenbih vardır. İstiğfar, yahut “Ya Rabbi bana mağfiret et, bize mağfiret buyur, mağfiretini niyaz ederim” gibi dua ve niyaz ile mağfiret istemektir. Tevbe ise yukarılarda açıklandığı üzere günaha nedamet ve bir daha yapmamak üzere azim ile dönüştür. İnsan, başkalarının günahları için de istiğfar edebilir. Kur’ân’da “Rabbimiz, hesabın görüleceği gün, beni, anamı babamı ve müminleri bağışla.” (İbrahim, 14/41) gibi bunun pek güzel misalleri vardır. Onun için burada da “ondan mağfiret dile” emri, Peygamber’in sadece kendisi için olması lazım gelmeyip ümmeti için de olur. Ve hatta daha çok ümmeti için denilmiştir.
Fakat kimse başkasının adına tevbe edemez. Bununla beraber istiğfar, tevbeyi de içine alabilir. Alûsî’nin naklettiği vechile İbnü Receb demiştir ki: Yalnız istiğfar, duada mağfiret isteğiyle beraber tevbedir, “Allah’tan mağfiret diliyor ve O’na tevbe ediyorum.” gibi tevbeyi de zikrederek istiğfar ise, sadece mağfiret talebiyle duadır. Bir de demiştir ki, yalnız istiğfar, geçmiş günaha nedametle ve onun şerrinden korunmayı dua ile talep ve gelecek günahın şerrinden de onu yapmamaya azm ile korunmayı talebdir. Ve işte “Israr ile sağîra (küçük günah) yoktur, istiğfar ile de kebîre (büyük günah) yoktur.” gibi varid olan hadislerde ısrarı yasaklayan ve soyut olarak zikredilen istiğfardan kastedilen böyle nedamet ve azm ile tevbeyi içermiş olan istiğfardır. Eğer geçmiş günaha nedamet yoksa, o sadece duadır, nedamete yaklaşmış ise tevbedir.”
Bunun özeti, şer’an istiğfara vaad edilmiş ve tertip edilmiş olan hükümler, tevbe mânâsında olan istiğfardadır. Mutlak olarak istiğfar denildiği zaman o kastedilir. Tevbe, nedamet mânâsı bulunmayan ve günahtan pişman olmaksızın sadece onun af ve mağfiretini istemekten ibaret kalan istiğfar, sadece bir duadır, makbul olmamak gerektir. Çünkü hem günaha pişmanlık duymamak, hem de onun mağfiretini istemek Allah’a karşı edepsizliktir. Ancak bu, kişinin kendi günahı hakkındadır.
Bir de bu âyette intibak sanatı olduğu söylenmiştir. Asıl kelam: “Ona istiğfar et, çünkü o bir mağfiret edicidir ve tevbe et, çünkü o bir tevbeleri kabul edicidir” demek olup, her birinden birinin hazfiyle diğerine işaret edilmiştir.
Sûrenin başında da işaret olunduğu üzere İmam Ahmed b. Hanbel’in “Müsned”inde ve “Sahih-i Müslim”de ve daha başkalarında Hz. Aişe’den rivayet edilmiştir ki, Resulullah (s.a.v.) son zamanlarında sözünü çok söyler olmuştu ve sorulduğunda: “Rabbim bana ümmetimde bir alamet göreceğimi haber verdi ve onu gördüğüm zaman hamd ile tesbih ve istiğfar etmemi emir buyurdu.” demişti. “Keşşaf Tefsiri”nde der ki: “Tesbih emriyle beraber istiğfar emri dinin kıvamı olan emir ile emri olgunlaştırmak içindir. Yani dinin kıvamı itaat ile günahlardan korunmak arasını toplamadadır. Bir de Resulullah’ın masum olmasıyla beraber bu emir ümmetine lütuf olması içindir. Bir de istiğfar, Allah için tevazudan ve nefsin hazmindendir. Ve ondan dolayı nefsinde bir ibadettir. Peygamber (s.a.v.) hazretlerinin: “Ben gece ve gündüz yüz kere istiğfar ederim.” dediği de sahih rivayetler cümlesindendir.” A
lûsî der ki: “Kul her ne kadar çok çalışsa da, Mabud’un celaline layık olanı, gereği gibi yerine getirmede kusurdan uzak olamayacağına işaret için birçok taatlardan sonra istiğfar da meşru kılınmıştır. Onun için zikretmişlerdir ki, farz namazı kılan kimse için akabinde üç defa istiğfar etmesi, teheccüd kılanın seher vakitleri dilediği kadar istiğfar etmesi ve hacının hacdan sonra istiğfar etmesi meşru kılınmıştır. “Seherlerde istiğfar ediciler.” (Âl-i İmran, 3/17), “Sonra insanların akın akın döndüğü yerden siz de akın edin ve Allah’tan mağfiret dileyin, şüphesiz Allah bağışlayan, esirgeyendir.” (Bakara, 2/199). Aynı şekilde abdestin sonunda ve her toplantının bitiminde istiğfarın meşru olduğu da rivayet olunmuştur. Resulullah herhangi bir toplantıdan kalkarken de derdi. Bu şekilde istiğfar emrinden, anlaşıldığı nakledilen vefat haberine bir remiz var demektir. Meşhuru da bu işaret, dinin emrinin kemal bulmasıyla davet görevinin tamama yaklaşmış olduğuna delaletten anlaşılmıştır.”
“O, Resulünü hidayet ve hak din ile gönderdi ki, o (İslâm dini)nu bütün dinlerin üstüne çıkarsın.” (Saf, 61/9) âyetleri Resulullah’ın peygamber olarak gönderilmesi, Hak dininin bütün dinlere karşı hikmetinin açıklanması için olduğunu anlattığı ve “Onlara (yapacağımızı) söylediğimiz (azab)in bir kısmını sana göstersek de veya (bunu sana göstermeden) seni (dünyadan) alsak da (ne farkeder?). Nihayet bize dönecekler.” (Yunus, 10/46) gibi âyetlerde de kâfirlere karşı yapılmış olan tehditlerin bir kısmını Peygamber’in, vefatından önce dünyada göreceğine işaret buyurulduğu gibi, bu sûrede de yardım ve fethin geleceği ve halkın alay alay hak dine girmeye başladıklarını Resulullah’ın muhakkak göreceği vaad olunarak bu görüş tahakkuk ettiği zaman tesbih ve hamd ile istiğfarın emrolunması ve sonra buna talil (sebep gösterme) makamında Tevvâb (tevbeleri çok kabul eden) şerefli ismiyle son verilmesi, tesbih ve hamd ehl-i cennetin ilerden beri davasının gayesi olduğunun malum bulunması ve mağfirette örtmek, tevvabda dönüşü kabul etmek mânâlarının da esas olması düşünülünce muhakkak bir kerîm vaad ile onu kesin şekilde yerine getirmeyi ifade eden bu ta’lîk (belli bir zamana bırakma)ın birçok nüktelere delalet eden faydalarının neticesi; o vakit gelince, vaadin tamam olup peygamberlik görevinin sona ererek “dön” emrinin tahakkuk edeceğini ve böylece o alametler görülünce vaadin doğruluğunu ve hakkındaki yardım ve ilâhî tecellilerin kudsiyet ve yüceliğini görmüş, Kevser’in oluş zevkini müşahede etmiş olan Muhammedî zatının o başarılı neşesiyle tatmin olmuş ve seçilmiş, lekesiz olarak bu fani âlemden, bu imtihan yeri ve günahların savaş alanı olan bu dünyadan çekilip pak ruh ve temiz sır ile hakka’l-yakîn Allah’ın likasına kavuşmak üzere tesbih, hamd ve en çok ümmeti için istiğfar ederek “Biz Allah’a aidiz ve muhakkak O’na dönücüleriz.” (Bakara, 2/156) âyetinin hükmüne hazır ve âmâde bulunması gereğine işaret olduğu sezilir ki, bunda “Benim dinim benim içindir.” (Kâfirûn, 109/6) mefhûmundaki ihlas ve müjdelemenin de bir izah ve ifası vardır. Rivayet olunmuştur ki bu sûre nazil olduğunda Resulullah (s.a.v.) bir hutbe okuyup şöyle buyurmuştu: “Bir kul, Allah onu dünya ile kendine kavuşması arasında muhayyer (seçmeli) kıldı, o Allah’a kavuşmasını seçti.” Bunun ne demek olduğunu Ebu bekir (r.a.) anlamıştı da: Canlarımız ve mallarımız, atalarımız ve evlatlarımızla sana feda olalım, demişti. Yine rivayet olunmuştur ki: Resulullah bunu ashabına okuduğu zaman sevinmişler, fakat Hz. Abbas (r.a.) ağlamıştı. Resulullah (s.a.v.): “Neye ağlıyorsun amca?” buyurdu. “Sana vefatın haber veriliyor.” dedi, “Evet dediğin gibi” buyurdu.Hz. Ömer’in ve İbnü Abbas’ın bunu anlayışları da yukarıda anlatılmıştır.
Nasr (yardım), fetih ve rüyet (görmek) bu üç şarta tesbih ve hamd, istiğfar, bu üç emrin gereğiyle ilgili nükteleri beyan ederken “Razî tefsiri”nde der ki: “Hak yakınlarının seyrinde iki yol vardır. Kimisi “hiçbir şey görmedim, illa ondan sonra Allah’ı gördüm” demiştir. Kimisi de “hiçbir şey görmedim, illa ondan önce Allah’ı gördüm” demiştir. Şüphe yok ki bu tarîk daha mükemmeldir. (Bak: Âl-i İmran, 3/190; Yunus, 10/31; Fussilet, 41/53) Zira yüksek hikmetler itibarıyla eseri meydana getirenden esere inmek, eserden eseri yapana çıkmaktan derece itibarıyla daha yüksektir. Rivayet erbabının fikirlerine de nur kaynağı vâcibü’l-vücûd, zulmet kaynağı mümkinü’l-vücûd olduğundan vâcibü’l-vücûdda istiğrak daha şereflidir. Hem asıl ile tabi olana istidlal, tabi olanla asla istidlalden daha kuvvetlidir. Bu anlaşıldıktan sonra bu âyet de işte bu iki tarîkın en şereflisi olan tarîka delalet etmektedir. Zira yaratıcı ile meşgul olmak, nefis ile meşgul olmaktan önce getirilerek önce Yaratan’a ait iki emir; tesbih ve hamd zikredilmiş, sonra da üçüncü mertebede istiğfar zikredilmiştir ki hem Yaratan’a, hem de halka dönüş olan karışık bir durumdur. Tesbih, celâl sıfatı olan selbî sıfatlara, tahmid de ikram sıfatı olan sübutî sıfatlara delalet ettiğinden dolayı celâli düşünmek, ikramı düşünmekten öne alınmak için tesbih, hamdden önce getirilmiş, sonra da Yaratan’dan halka inme yoluyla istiğfar zikredilmiştir. Çünkü bunda nefsin kusurunu ve hakkın zenginliğini görmek ve nefs için en güzel ve en mükemmel olanı istemek vardır. Malumdur ki, Allah’tan başkasının mütalaasıyla meşgul olduğu nisbette Allah Teâlâ’nın celâlini mütalaadan mahrum olur, istiğfarın tesbih ve tahmidden sonraya bırakılması bu inceliğe işaret eder.” Lâkin şunu da unutmamak gerekir ki, burada halka olan bu nüzul halkta kalmak için değil, halktan yaratıcıya en mükemmel şekilde rücû (dönme) ve onun mağfiretiyle cemalinin lütfuna gark olmak üzere huzur-ı ehadiyyetine kabul için olduğuna tenbih olarak sonu Tevvâb (tevbeleri çok kabul eden) şerefli ismiyle bitirilmiştir. Bunda zikredilen iki yolun ikisini de içine almış olmak üzere halka nüzulünden sonra yine Yaratan’a dönmek ve baştan sona tevhid ile ahirete ve sonsuzluğa karar vardır. “O, ilktir, sondur.” (Hadid, 57/3), “Ve sonunda Rabbine varılacaktır.” (Necm, 53/42), “Biz Allah içiniz ve biz O’na döneceğiz.” (Bakara, 2/156).
Kevser kendisine verilmiş olan Fahr-i âlem (s.a.v.) nihayet böyle yardım görmüş ve zafere ermiş olarak kendisine fetih kapıları açıldığı ve halkın alay alay, akın akın Allah’ın dinine girmeye başladıklarını gördüğü ve bu şekilde din tekamül ederek peygamberlik görevi sona erip gereğince dünyada hükümleri icra etmek üzere bütün dünya maddî ve manevî bakımdan kendisine teveccüh etmiş bulunduğu sırada “İnsana çalışmasından başka bir şey yoktur. Çalışması da yakında görülecektir. Sonra ona karşılığı tam olarak verilecektir. Ve sonunda senin Rabbine varılacaktır.” (Necm, 53/39-42) hükmünce iki mükâfatın tecellisi karşısında bulunuyordu. Birisi: Zafer ve fethin gereği olarak dünya saltanatı ve ganimetinin teveccühü. Birisi de, onu kazandıran Allah’ın dininin gereği olarak o fani dünya arzu ve hevesine meyl ve iltifat etmeyip, Allah’ın lütuf ve yardımıyla sırf Allah için yapılmış olan o çalışma ve mücahedenin ecrini hiçbir dünyaya ait garazla kirletmeyerek “Elbette senin sonun (ahiretin), ilkinden (dünyandan) daha hayırlıdır.” (Duhâ, 93/4) hükmünü tahakkuk ettirmek üzere bu başarıyla şükran için de pak, temiz olarak Allah’a kavuşmak. Bir adı da Tevdi’ Sûresi olan bu sûre işte bu saatin girmesinde onun artık tesbih ve hamd ederek bundan böyle bu en mükemmel dinin hükümlerinin icrasını ümmetine bırakmak ve mihnet ve fena âlemi olan bu cisimler âlemine veda edip Rabbine kavuşmasına işaret ediyordu. Hz. Yusuf mülk edinmekteki başarısının sonunda “Rabbim, sen bana mülkten bir nasip verdin ve bana rüyaların yorumunu öğrettin. Ey göklerin ve yerin yaratıcısı! Dünyada da, ahirette de benim yârim sensin! Beni müslüman olarak öldür ve beni iyilere kat!” (Yusuf, 12/101) diye müslüman olarak alınıp salihlere katılmasını istediği gibi, Resul-i Ekrem (s.a.v.) de hutbesinde: “Bir kulu Allah, dünya ile kendine kavuşması arasında serbest bıraktı, o da Allah’a kavuşmayı seçti.” diye işaret ettiği vechile dünyayı bırakıp, Allah’a kavuşmayı tercih etti.
Hicretin onuncu senesi “Bugün size dininizi olgunlaştırdım, size nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı beğendim.” (Maide, 5/3) âyetinin nazil olduğu Veda Haccı’nı yaptıktan ve “Bakınız tebliğ ettim mi?, bakınız tebliğ ettim mi?” diye söylediği meşhur Veda Hutbesi’ni bitirdikten sonra Medine’ye dönmüştü. Hep hamd ile tesbih ediyordu. Bu arada son âyet olarak
“Şu günden sakının ki, o gün (hepiniz) Allah’a döndürüleceksiniz. Sonra herkese kazandığı tam olarak verilecek ve onlara hiç haksızlık edilmeyecektir.” (Bakara, 2/281) âyeti nazil olmuştu. Derken onbirinci hicrî senesinin Safer ayının sonlarında bir baş ağrısından rahatsızlanarak Rebîü’l-Evvel’in onikinci gününe kadar devam eden bu rahatsızlığı esnasında dahi son üç günden başkasında Mescid-i saadete çıkıp namazı kıldırmaktan kalmamıştı. Bu esnada bir gün Fadl b. Abbas ve Ali b. Ebi Talha hazretlerinin ikisi arasında minbere çıkıp hamd ve senâ ettikten sonra okumuş olduğu hutbesinde:
“Ey insanlar! Ben kimin sırtına bir değnek vurdumsa, işte sırtım, aynen bana vursun ve eğer kimsenin ırzına sövmüşsem, işte ırzım aynını yapsın, ben kimsenin malını almışsam, işte malım ondan alsın ve benim tarafımdan düşmanlık olur diye korkmasın, o benim şanımdan değildir.” dedi ve indi. Öğle namazını kıldıktan sonra yine minbere döndü, önceki sözünü tekrar etti. Bunun üzerine üç dirhem iddia eden bir kişiye derhal bedelini verdi. Sonra şöyle buyurdu: “Haberiniz olsun, dünya mahcupluğu, ahiret mahcupluğundan ehvendir. Sonra Uhud ashabına dua etti ve onlar için istiğfar eyledi. Sonra da yukarıda zikrolunduğu üzere: “Bir kul, Allah onu dünya ile kendisine kavuşması arasında serbest bıraktı da, o Allah’a kavuşmayı seçti.” buyurdu. Hz. Ebu Bekir bunun üzerine ağlamıştı da “Sana kendimizi, mallarımızı, babalarımızı ve evlatlarımızı feda ederiz!” demişti. Sonra da Ensar’ı tavsiye buyurdu. Ancak üç gün mescide çıkamamıştı, ezan okununca: “Ebu Bekir’e emredin insanlara namazı kıldırsın.” buyurdu. Rebiü’l-Evvel’in onikinci günü Pazartesi günü -ki doğduğu gündür- Hz. Aişe’den rivayet olunduğu vechile önündeki bardağa mübarek elini batırıp su ile yüzünü meshediyor “Allahım bana sekerâtına karşı yardım buyur.” diye dua ediyordu. Kuşluk vakti idi, derken ağırlaştı. Hz. Aişe kucağına almıştı, bu fani âleme gözünü yumdu, son sözü “Hayır, refîkı’l-a’lâ” diye Rabbine özlemini arzetti, isteği olan Allah’ın likâsına kavuştu (Bkz: Âl-i İmran, 3/144).
“Selâm, dualar ve güzellikler Allah içindir. Selâm, Allah’ın rahmeti ve Allah’ın bereketleri senin üzerine olsun ey Peygamber. Selâm (esenlik), bizim ve Allah’ın salih kullarının üzerine olsun. Ben şahitlik ederim ki Allah’tan başka tanrı yoktur. Ve yine şahitlik ederim ki Muhammed Allah’ın kulu ve peygamberidir.” “Allahım, İbrahim ve yakınlarına salat ve selâm ettiğin gibi, Muhammed ve yakınlarına da salat ve selâm et.” “Rabbim, beni ve soyumu namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz, duamızı kabul eyle.” “Rabbimiz, beni, babamı, anamı ve insanları, hesaba kalkılacağı gün affeyle.” “Allahım, bizi onun dini üzere yaşat, onun dini üzere öldür ve onun bayrağı altında haşret.” “Allahım sen sübhansın, sana hamd ediyorum, beni affetmeni diliyorum ve sana tevbe ediyorum” “Bizim son duamız, “hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” olsun.”
Bu başarıya, bu güzel son buluşa, böyle tesbih ve hamd ile Allah’ın mağfiretine kavuşturan Allah’ın dinine karşılık bu nimetin kadrini bilmeyip küfür ve inkârda ısrar eden ve kendilerine “sizin dininiz sizedir” denilen ve tevbeye yanaşmayan kâfirlerin kötü sonuçlarıyla cezaları da en açık bir misal ile gösterilmek ve Peygamber’in vefatıyla İslâm’ın fetihlerine ve yayılmasına zarar gelmeyip, ona düşmanlık edenlerin yine muratlarına eremeyecekleri anlatılmak üzere bunun akabinde Hz. Peygamber’in amcası iken ona iman şerefine nail olmayıp küfür ve düşmanlık edenlerle beraber olduğundan dolayı soyu ve nesebi, serveti ve çalışmaları kendisine fayda vermemiş olan Ebu Leheb’in ebedî hüsranını anlatan “Tebbet” Sûresi gelecektir.

Kafirun Suresi Arapça Yazılışı Okunuşu ve Türkçesi

Kafirun Suresi

Okunuşu: Kul yâ eyyühel kâfirûn. Lâ  a’büdü mâ ta’büdûn. Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd. Ve lâ ene âbidün mâ abedtüm. Ve lâ entüm âbidûne mâ a’büd. Leküm dînüküm veliye dîn.

Anlamı: (Ey Muhammed!) De ki: Ey inkârcılar! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Benim taptığıma da sizler tapmazsınız. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim taptığıma da sizler tapmıyorsunuz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır.

KAFİRUN Suresi Buyuk Tefsiri





Mekke Döneminde İndi
Âyet Sayısı: 6
Sûresi ve bundan hikaye itibarıyla Sûresi>ve dilimizde bilinmiş olduğu üzere Sûresi denilen bu sûre de Mekkî’dir. Dânî, ittifakla demiş. “Bahru’l-Muhit”de ise: “Çoğunluğun görüşüne göre Mekkî’dir.” Katade’den, “Medenî olduğu da rivayet edilmiştir” diyor. Katade’den bunun zıddı da nakledilmiş, ancak İbnü Merduye, İbnü Zübeyr’den Medenî olduğunu rivayet etmiş, bu sebeple Alûsî, Dânî’nin “ittifakla” demesine, “yerinde değildir” diye ilişmiş ise de Medenî rivayeti, garib demek olacağından, sahihi ittifakla Mekkî demek olur. İbnü Ebi Hatim’in Zürare b. Ebi Evfa’dan rivayet ettiği vechile bu sûreye “Mukaşkışa” dahi denilir ki, uyuz ve çiçek hastalığı gibi hastalıklardan iyileştirmek demek olan “kaşkaşe”den türemiş olup şirk ve nifak fak dertlerinden uzak kılan mânâsına “müberrie” demektir. “Kaşkaşe” Türkçe’de def etmek, kovalamak mânâsına kışkışlamak ile de terceme olunsa yakışmaz değildir.
“Cemalu’l-Kurrâ”da zikredildiği üzere buna “İbadet Sûresi” de denilmiş olduğu gibi, “İhlas Sûresi” de denir. Ondan dolayı Sûresi ile ikisine “İhlaseyn” (İki İhlas) tabir olunur. Nitekim Resulullah’ın sabah ve akşam namazlarının sünnetlerinde ve okuduğunu İbnü Ömer’den ve Hz. Aişe’den rivayet edilen hadislerde “İhlaseyn” denildiği de görülür.
Âyetleri : İhtilafsız altıdır.
Fâsılası : harfleridir.
Bu sûre Kevser’in içine aldığı ihlas ile ibadet emrinin ilanını emreden, aynı zamanda Peygamber’e buğzeden ebter (güdük)lerin küfürlerine karşı da bir cevap mevkiinde olarak onun mânâsını bir açıklama gibidir. İmam-ı Ahmed’in ve “Evsat”da Taberanî’nin rivayet ettikleri bir hadiste, Zeyd b. Harise’nin kardeşi Cebele b. Harise, Resulullah’a: “Bana uykum sırasında okuyacağım bir şey öğret.” dediği zaman bu sûreyi okumasını emir buyurmuştur. Bezzar ve İbnü Merduye, Habab’e emrettiğini de rivayet eylemişler. Beyhaki de “Şuab”da: “Enes’e de uykusu sırasında okuması emrolunduğunu” rivayet etmiştir. Ebu Ya’lâ ve Taberanî şu hadisi de merfu olarak rivayet etmişlerdir: “Sizi, Allah Teâlâ’ya şirk koşmaktan koruyacak bir kelime anlatayım mı size? Uykunuz sırasında Sûres’ini okursunuz.” Deylemî de Abdullah b. Cerad’dan şöyle rivayet etmiştir: “Resulullah buyurdu ki: Münafık kuşluk namazı kılmaz ve okumaz.” Taberanî “Evsat”da İbnü Ömer’den ve “Sağîr”da Sa’d b. Ebi Vakkas’tan rivayet etmiştir ki: “Bu sûre Kur’ân’ın dörtte birine denktir.” Bunun izahında bir hayli söz söylenmiş ise de en basiti şöyle anlamaktır: Kur’ân’ın mânâsı bir bakışa göre şu şekilde özetlenebilir: İbadetler, muameleler, ahiret hükümleri ve kıssalar. Bu sûre ise ibadetin ruhu olan tevhid ve ihlas ilanını emredici olduğu için dörtte birine denk demek olur.
Nüzul sebebi: Ebu Hayyan der ki: Bunun inme sebeplerinden olarak şöyle zikretmiştir: “Peygamber (s.a.v.)’e kâfirler: “Bırak bu tuttuğun davayı biz sana istediğin kadar mal, servet verelim, kızlarımızdan dilediğinle evlendirelim ve seni üzerimize melik yapalım, eğer bunu yapmazsan gel bizim ilâhlarımıza tap, biz de senin ilâhına tapalım, müşterek olalım, hayır hangisinde ise ona hepimiz de ulaşmış oluruz” demişlerdi. Bir de onun en çok buğzedeni Kureyş’ten olduğu ve bir sene kendilerinin tanrılarına ibadet etmesini ve kendilerinin de bir sene onun tanrısına ibadet edeceklerini söylemiş olduklarından dolayı onlardan uzaklaşmak ve o teklifin asla olacak şey olmadığını haber vermek için Allah Teâlâ bu sûreyi indirdi.”
İbnü Hişam “Siyer”inde der ki: “Bana gelende: Resulullah (s.a.v.) Kâbe’yi tavaf ediyorken Esved b. Muttalib b. Esed b. Abdi’l-Uzza ve Velid b. Muğire ve Ümeyye b. Halef ve As b. Vâil es-Sehmî önüne gerildiler, bunlar kavimleri içinde yaşlı kimselerdi. “Ey Muhammed! Gel, biz senin taptığına tapalım, sen de bizim taptığımıza tap, biz ve sen (bu) işde müşterek olalım. Eğer senin taptığın bizimkinden hayırlı ise biz ondan nasibimizi almış oluruz ve eğer bizim taptıklarımız seninkinden hayırlı ise sen de nasibini almış olursun.” dediler. Allah Teâlâ’da onlar hakkında sûresini tamamen indirdi.” İbnü Cerir ve İbnü Ebi Hatim ve “Mesahif”de İbnü Enbârî, Ebu’l-Buhturî’nin mevlası Said b. Meyna’dan öyle rivayet de eylemişlerdir. Tefsircilerin çoğunlukla zikrettikleri şu şekillerdir:
Kureyş’in ileri gelenlerinden bir takım, Resulullah’a, sen gel bizim dinimize tabi ol, biz de senin dinine tabi olalım, bir sene sen bizim tanrılarımıza ibadet edersin, bir sene de biz senin mabuduna ibadet ederiz, dediler. Resulullah: “Allah korusun, Allah’a başkasını ortak koşmaktan.” dedi. Onlar, o halde bizim tanrılarımızın bazısına el sürüver de seni tasdik edelim ve tanrına ibadet edelim, dediler. Bu sebeple bu sûre nazil oldu. Resulullah sabahleyin Mescid-i Haram’a gitti, Kureyş’ten dolgun bir heyet vardı. Başları üzerine dikildi de bu sûreyi okudu, onlar da ümitlerini kestiler.”
İbnü Cerir’in ve Razî’nin kaydettikleri vechile “De ki: “Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi bana emrediyorsunuz ey cahiller?” (Zümer, 39/64) âyeti de bu sebeple nazil olmuştu. Onda Allah’dan başkasına tapmayı emrettiklerinden dolayı cahillikleri ile azarlayarak “ey cahiller” diye hitap etmesi emredilmişti. Bundan da daha ağır olarak “ey kâfirler” diye hitap emrediliyor ve bu vechile gerekçesi beyan olunarak onların dininden uzaklaşma ve hak tevhid dini ile din edinilmenin lüzumu tebliğ buyuruluyor. Şöyle ki:
Meâl-i Şerifi
1- De ki: Ey kâfirler
2- Sizin taptıklarınıza ben tapmam.
3- Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz.
4- Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim.
5- Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz.
6- Sizin dininiz size, benim dinim banadır.
De ki: Ey kâfirler!” Bu nidaya “de” emriyle başlanmasında Razî kırk kadar nükte saymıştır, tafsili uzun gider. En birincisi Hz. Peygamber’in kendi tarafından değil, Allah Teâlâ’dan açık emir ile bilhassa tebliğ ve ilan edilmek üzere peygamberlik görevi olarak söylenildiğini ilk baştan anlatmaktır. Zira Fahr-i Âlem (s.a.v.) işlerinde yumuşaklıkla ve mülayim olmakla emrolunmuştu. Ona “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır giderlerdi.” (Al-i İmran, 3/159 buyurulmuş, “(Ey Muhammed), biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya, 21/107) buyurulmuştu. Allah’a daveti de en güzel yolda olmak üzere “(Ey Muhammed), sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 16/125) diye emrolunmuştu. Bununla beraber “Ey elçi, Rabbinden sana indirileni duyur, eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun.” (Maide, 5/67) hitabıyla da kendisine her indirileni tebliğ etmesi, etmezse peygamberlik görevini yerine getirmemiş olacağı da emredilmiştir. Burada ise muhataplarına “ey kâfirler” diye en ağır vasfile nida edeceği, çünkü beyan ve tebliğ olunacak hak hükmü hakiki sebebi onların değişmeyecek olan kâfirlik sıfatları olduğundan dolayı burada bu sıfatın açıkça söylenmesi lazım geldiği için bu ağır hitap o yumuşak ve mülayim olma emirlerine nasıl layık olur? diye bir itiraza mahal bırakmamak ve hakkın beyanı için bunu açıklamak gerektiği başlangıçta anlatılmak üzere: “Bunu ben kendiliğimden söylemiyorum, emredilmiş olarak söylüyorum.” demiş olmak için evvela “de” emri açıklanmıştır. Ve bunun Kevser Sûresi’nden sonraya konulmuş olmasıyla da hem bu emrin “Rabbin için namaz kıl ve kurban kes.” (Kevser, 108/2) gibi Kevser ihsanına tertip edilmiş emirlerden olduğuna hem de Peygamber’e öyle buğz ve düşmanlık beslemekte ısrarlı olanların güdüklükleri, hayırdan mahrum oluşları gibi kâfirlikleri de ayrılmaz sabit vasıfları ve onlara böyle nida kendilerinin yeğledikleri gerekleri olmuş bulunduğuna da bir siyak (söz gelimi) işareti yapılmış ve bu şekilde inme sebebi olan ve kabulüne ihtimal olmayan birbirine zıt, yapılmaz teklifleri yani putlarına tapılmak şartıyla Allah’a ibadet edeceklerini ileri sürmeleri de ısrarlı oldukları o buğz ve kinin bir neticesi olduğuna dahi işaret olunmuştur. Onun için büyük tefsirciler demişlerdir ki burada böyle “ey kâfirler!” diye nida genel olarak kâfir olanlara değil, ebedî olarak imana gelmeyeceklerini Allah Teâlânın bildiği bir takım kimselere mahsustur. Çünkü kâfirler içinde de, Kitap ehlinde olduğu vechile, Allah’ı mabud tanıyanlar bulunduğu gibi, sonra imana gelip ibadet edenler ve edecekler de bulunduğu için, onlara karşı: “Siz Allah’a ne şimdi, ne de ilerde ibadet edecek değilsiniz.” denilmeyeceği açıktır. O halde önce genelleyip sonraki âyetlerle tahsis etmektense başlangıçta “lâm-ı ahid” (ahid lâm) ile nüzul sebebine işaret olarak “ey o kâfirler” diye özele hamletmek daha güzel olur ki, bu özellik de hakka kızgın olup da imana gelmeyecekleri Allah’ın ilminde malum bulunması itibarıyla olan sabit sıfatları olmuş oluyor. Bu ise nüzul sebebi olanların yalnız şahıslarına değil, değişmesi ihtimali kalmamış olan küfürlerinden dolayı olduğu için maksadın aslı küfürden uzaklaşma olarak bu nida öylelerinin hepsine delalet bakımından içerirse de herhangi bir kimsenin veya kavmin ilerde imana gelip gelmeyeceğini Allah’tan başkası bilemeyeceği için bu hitabın dıştan fiilî olarak tatbiki Kureyş içinde nüzul sebebi olanlara bağlı kalmış demek olur. Yoksa “de ki, ey kâfirler” diye emrolunduğundan dolayı henüz geleceği hakkında bilgimiz olmayan şahıs veya toplum her hangi bir kâfire “ey kâfir” yahut “ey kâfirler” diye hakaret ve buğzederek hitap etmek lazım veya caiz olur sanılmamalıdır. Bu emrin, belirli şahıslara karşı fiiliyatta tatbiki nüzul sebebine bağlı demek olduğundan dolayı bütün kâfirler hakkında güzel mücadele ile davet ve yoluyla mücahede ve benzeri diğer gibi muamelata ilişik genel hükümlere muhalefeti de yoktur. Bunu müslüman yalnız küfürden, şirkten, nifaktan ve Allah’ın bildiği o kabil kâfirlerden kalben uzaklaşarak iman ve ibadetinde tevhid ve ihlas ile dinine sarılmak için olur, zamanına ve icabına göre bunu defetmek yerinde okumak da güzel mücadele ve hikmet olur. Onun için bu sûrenin genel olarak cereyan eden ve baki olan hükmü, küfür ve nifaktan uzak olmak için gizli, açık her halde okumaktır. Fakat taarruz için değil, uzaklaşmak için okumak ve sadece bir tarihî hatıra olarak değil, kendi nefsine nasihat olarak dinine ihlas ve inancını kuvvetlendirmek için tilavettir. Hadis-i Nebevî’de şirkten kurtaracak bir kelime olmak üzere uyku sırasında okunmasının tavsiye buyurulması da bu hükmü ve hikmeti ifade eder. Bunun böyle olması ise mücahedeye, ibadet ve dinin tafsilatına dair olan genel hükümlerine ilişkin görevler ile meşgul olmaya engel de olmaz. Hasılı bununla bütün kâfirlere bir saldırı emrolunmamış olduğu gibi, güzel mücadeleden ve mücahededen men olunmuş da değildir. Şu halde bunun içinde ki hükümlerde, genel hükümlere göre nasıh ve mensuh tasavvuruna lüzum yoktur. Ancak nüzul sebebi olan ve Kureyş içinden asla imana gelmeyecekleri haber verilmiş bulunan o kâfirlere mahsus olarak “sizin dininiz size; benim dinim banadır” denilmiş olduktan sonra bilahere Medine’den onlarla harbedilmesinde ve Mekke’nin fetholunup putların iptal olunmasında ve Berâ Sûresi’nin inmesiyle bütün müşriklerin Mescid-i Haram’a yaklaştırılmamasında ve nihayet bütün Arabistan’da İslâm’dan başka dinlerin yasaklanmasında o hususi kâfirlere “sizin dininiz sizin içindir” diye verilmiş bulunan izin hükmünü nesih var mıdır, yok mudur? bu bahis konusu olmuştur. Eğer bu sade bir red veya sonunda cezalarının ağırlığı ile korkutmak (inzar) değil de, iki tarafın dinlerinde serbestlikleri esası üzerine bir antlaşma teklifi niteliğinde ise onlar kabul etmiş ve gereğine uymuş bulundukları takdirde sonradan onlara harp ilanını emreden hükümler bu özel anlaşmayı neshetmiş (hükmünü kaldırmış) olurdu. Aynı şekilde bu onlara verilmiş mutlak bir müsaadeden ibaret olsaydı yine neshedilmiş bulunurdu. Halbuki mutlak bir izinden ibaret olmayıp “benim dinim, banadır” ile karşılıklı olduğu açıktır. Karşılıklı olarak bir anlaşma teklifi olması ihtimaline göre ise onlar bu teklifi kabul etmemişler, Peygamber’in dinî serbestliğini istememişler, küfürde o derece ileri gitmişlerdir. Kabul ettikleri farzedilse bile asla riayet etmeyip bozdukları ve hatta öldürülmesine bile teşebbüs ettikleri malum ve kesindir. O halde onlarca asla kabul edilmemiş veya bozulmuş bulunan bir anlaşmanın, bir hükmü farz olunamaz ki neshine ihtiyaç olsun. Ne izin, ne de anlaşma teklifi olmayıp, beyan olunacağı üzere sırf red veya inzar (korkutma) olduğu takdirde ise neshe lüzum olmayacağı açıktır. Şu halde Alûsî’nin de hatırlattığı gibi bu sûre her yönden muhkemdir. Bunda nesh olunmuş bir hüküm yoktur. Bununla birlikte sonundaki “sizin dininiz sizedir” fıkrasının, seyf âyetleri (cihada izin veren âyetler) ile mensuh olduğunu söyleyenler de olmuştur. Demek olur ki bunlar, “kâfirler”in hepsine hitap olması ihtimalini “sizin dininiz size, benim dinim banadır” âyetinin de kabul şartı gözetmeyerek mutlak bir antlaşma ilanı olması ihtimalini dahi düşünmüşlerdir. Böyle bütün dünyaya “ey kâfirler” diye nida edip de kabul şartını gözetmeksizin hepsine karşı antlaşma ilanı ise Resulullah’ın gönderilişi ile uyuşması kabil değildir. Ancak kabulleri şartıyledir ki bunun bir mânâsı olabilir. Kabul etmeyenler veya kabul
edip de bozanlar hakkında da söylediğimiz vechile neshe hacet kalmaz. Fakat böyle genel bir anlaşmanın mevcut olmadığını bütün ihtimalleri dikkat nazarına alarak anlatmış olmak için bunun başlangıçta bir antlaşma ilanı olduğu soyut bir ihtimal olarak farzedildiği takdirde bile mensuh olmak lazım geleceğini söylemişlerdir. Bu daha kestirme olduğu için yaygınlaşmıştır. Maksadın esası öyle bir anlaşma hükmünün geçerli olmadığını bildirmek olmasına göre her iki görüşte de netice bir demek olursa da, nesih tasavvuru bu sûrede sadece uzaklaşmadan fazla olarak başlangıçta mutlak bir anlaşma hükmünün sabit olduğunu ve lüzumu halinde cihada engel olmaya delalet eder bir kaydın varlığını farzetmeye dayanmaktadır. Halbuki kabulsüz antlaşma hükmü düşünülemeyeceği gibi, böyle bir teklife, genel olsun, özel olsun, “ey kâfirler” diye hitap ederek başlanmak da makul olmaz. “De ki, ey kâfirler” emri, her şeyden önce bir mücahede telkin eder. Bunun sonunda, “dininiz sizin olsun, hayır ve şer cezası, sorumluluğu size aittir, sonra karışmam ha!” demek de bir izin verme değil, “İstediğinizi yapın.” (Fussilet, 41/40) kabilinden bir tehdit veya “Dinde zorlama yoktur.” (Bakara, 2/256) esası üzere, bir defetmek ve reddetme ile uzak bulunma olduğu zahirdir. O halde başlangıçta antlaşma sabit olmayınca netice bakımından nesih de varid olmaz. Şu halde hitap, genel olsa da, özel olsa da bu sûrenin hiç bir âyetinde nesih yoktur, hepsi muhkemdir. Yalnız önceden umuma hamledildiği takdirde ikinci ve üçüncü âyetlerle tahsis gerekeceğine göre, bu sebeple izah olunduğu üzere hususa yüklenmesi daha uygundur. Yani “ey o Allah’tan başkasına tapan ve bundan böyle imana gelmeyecekleri Allah’a malum bulunan müşrik kâfirler!”

2. Tapmam. Ne şimdi, ne ilerde gönül verip ibadet etmem, o nesnelere ki siz tapıyorsunuz. Yani o tanrı yerine koyup durduğunuz ve benim de tapmamı istediğiniz o şeylere ben ibadet ve kulluk etmem. Buna karşı onların, “biz Allah’a da ibadet ederiz” diyebilmeleri ihtimalini defetmek ve murad, Allah’dan başkasına ibadet etmem demek olduğu anlatılmak üzere onların ne şimdiki halde, ne de gelecekte Allah’a ibadet etmeleri ihtimali kalmayacak derecede şirk ve küfür, tabiatları olmuş kimseler olduğu şöyle açıklanıp haber veriliyor
3-4. ve siz ibadet ediciler değilsiniz o mabuda ki ben ibadet ederim. Yani benim ibadet edip durduğum mabudum Allah’a ibadet şanından olanlardan değilsiniz. Siz ona tapmıyorsunuz da, tapmazsınız da. Zira bundan önceki sûrelerden anlaşıldığı üzere ibadetin şartı ihlastır. Allah’ın birliğine iman etmeyince ona ibadet edilmez. Allah’a ibadet eden ondan başka Tanrı tanımaz. Allah’a başkalarını ortak koşarak veya Allah’tan başkasını Allah diye hayal ederek tapmak Allah’a ibadet değil, onu tanımamaktır. Onun için müşrikler Allah’a kulluk ediyoruz zannetseler bile, kulluk etmiş olmazlar, kendi hayal ve hevalarına taparlar. Bundan dolayı “De ki: “Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi bana emrediyorsunuz ey cahiller.” (Zümer, 39/64) buyurulmuştu.
5. ve siz ibadet ediciler değilsiniz o mabuda ki ben ibadet ederim. Yani benim ibadet edip durduğum mabudum Allah’a ibadet şanından olanlardan değilsiniz. Siz ona tapmıyorsunuz da, tapmazsınız da. Zira bundan önceki sûrelerden anlaşıldığı üzere ibadetin şartı ihlastır. Allah’ın birliğine iman etmeyince ona ibadet edilmez. Allah’a ibadet eden ondan başka Tanrı tanımaz. Allah’a başkalarını ortak koşarak veya Allah’tan başkasını Allah diye hayal ederek tapmak Allah’a ibadet değil, onu tanımamaktır. Onun için müşrikler Allah’a kulluk ediyoruz zannetseler bile, kulluk etmiş olmazlar, kendi hayal ve hevalarına taparlar. Bundan dolayı “De ki: “Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi bana emrediyorsunuz ey cahiller.” (Zümer, 39/64) buyurulmuştu. Aradaki bu fark daha çok açıklanmak ve takviye olunmak üzere de buyuruluyor ki: Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Yani sade şimdi tapıyor olduklarınıza değil, Peygamber olarak gönderilmeden önce geçmişte taptıklarınız da dahil olmak üzere hiç birine ibadet edici değilim; ne taparım, ne de tapmışım.
Başlangıçta muzarî sigasıyla burada mazî sigasıyla buyurulması, onların halde olduğu gibi, geçmişteki tapmalarına da Peygamber’in iştirak etmemiş olduğuna işaret eder. Bundan dolayı bazıları buradaki ism-i failinin mazi (geçmiş zaman) mânâsına olduğunu söylemişlerdir. Geçmişte olsun, halde olsun, gelecekte olsun hiçbir zaman onlara ibadet edici değilim, diye tamamını reddetmek daha kuvvetli olur. Şu kadar ki ism-i failin mef’ul-i bihte ameli için hal veya gelecek zaman (istikbal) mânâları şart olduğuna dayanarak burada mef’ul-i bih olan mevsul “mâ”sında amil bulunan ism-i failinin mazi mânâsına olabilmesi tartışılmıştır. Fakat bu itiraz nın masdariyye olması takdirinde varid olmaz. Çünkü o zaman mef’ul-i mutlak olabilir. Bunda amel için ise hal ve istikbal (gelecek) mânâsı şart değildir. O halde masdariyye olduğuna göre mânâ şu olur: “Ben sizin tapışınızı, o şirk ibadetini hiçbir zaman yapıcı değilim.” Yahut “o sizin benden istediğiniz şirk ibadetinizi geçmişte dahi yapmadım ve hiç bir zaman yapacaklardan da değilim. Öyle ne tapmışım, ne de taparım, sizin tapışınızı yapanlardan değilim.” Siz de benim ibadet etmekte olduğum mabuduma ibadet edicilerden değilsiniz. Hiç bir zaman değilsiniz, etmediniz, etmiyorsunuz, edecek de değilsiniz. Yahut siz de benim edeceğim tevhid ve ihlas ile ibadet etmediniz, etmiyorsunuz ve etmezsiniz. Bu iki âyet ilk bakışta öncekilerin bir tekrarı gibi görünür. Bunda tefsircilerin iki vechi vardır:
Birisi başlıbaşına tekid de takviye için tekrar edilmiş olmasıdır ki, üçüncü menfi (olumsuz) cümle, ismiyye (isim cümlesi) olarak daha kuvvetli bir şekilde birinciyi, dördüncü de ayniyle üçüncüyü mânâ itibarıyla te’kit eder denilmiştir. Ferra bu fikre kanaat getirmiş ve demiştir ki: “Kur’ân Arap diliyle nazil olmuştur. Tekit ve anlatmak için kelâmı tekrar etmek de onların âdetlerindendir. Kabul eden “belâ, belâ” (evet evet) der; çekinen “lâ, lâ” (hayır hayır) der. “Hayır, yakında bileceksiniz, yine hayır yakında bileceksiniz.” (Tekâsür, 102/3-4) yüksek sözü de bunun üzerinedir. Ve şu beyitleri söylemiştir:
Ve “Bende onların yaptığı nice şeyler vardır.
Yükseltip gerekli kıldıkları eller (nimetler) vardır.
Leylâ’nın uzaklığı yüzünden sabahleyin kargalar bağırıyor.
Onlar Leylâ’nın ayrılığından -kimbilir- kaç defa bağırıyorlar?
Sen sormadın mı Leylâ! Kinde topluluğuna,
Geri döndükleri gün ki; nereye, nereye?”
Nazımda ve nesirde bunun misalleri çoktur. Burada tekidin faydası da o kâfirlerin ümitlerini kesmek ve ebedi olarak küfürde kalacaklarını tesbit etmektir”. Taybî de bunu tercih etmiştir. Lakin burada atıf vardır. Halbuki cümlelerin tekidi den başka atfedici ile olmaz, diye itiraz edilmiştir. Fakat caiz görenler “vâv”ı da ye kıyas etmişler demektir. Lakin bu şekilde atfın en zahir şekli de bu dördüncü cümleyi üçüncüye atfettikten sonra hepsini önceki iki cümlenin tamamına atfederek bu iki âyet toplamıyla önceki iki âyet toplamını te’kit olmalıdır. Gerçi üçüncü birinciye, dördüncü ikinciye atf ve tekit olmak lafız ve mânâ bakımından daha uygun gibi görünür ve Ebu Hayyan’ın ifadesinin zahiri de bu ise de, bu şekilde tekit ile tekit edilenin, atfedilen ile kendisine atfedilenin aralarını ecnebi (müteallakı olmayan) ile fasıl (ayırım) Nahiv ilmince caiz olamaz. Şu halde bunda lugat mânâsıyla bir tekit ve takviye zahir olsa da terim mânâsıyla tekit, zahir değildir. Bu bir atıftır, atıf ise az çok bir başkalık ifade eder. Onun için çoğunluk, bu âyetlerde mânâ bakımından tekrar olmadığını ve bundan dolayı sadece tekit değil, her birinin bir te’sis (esas koyma) olduğunu açıklamışlardır. Zira muzarî ve ism-i fail kiplerinin hal, gelecek, devam ettirme mânâlarına göre birçok vecihlerle farkları olabileceği gibi, ‘ların da mevsul veya mevsuf yahut masdariyye olabilmeleri ihtimallerine göre çeşitli farkları düşünülür. Bunların şekli ve her birinin siyak (söz gelimi)a göre olan özelliği de düşünülünce burada tekidden başka daha birçok vecihler hasıl olabileceğinden bu farkları çeşitli şekillerde izah etmişlerdir. Çok olumsuz olan muzari ve ism-i fail kiplerinin hal, gelecek zaman, geçmiş zaman mânâlarına göre zaman farklarını gözetmişler, bazıları da önceki iki yı mevsul; sonraki iki yı de masdariyye olmak üzere ayırım yapmışlar, bazıları da iki vechi toplamışlardır. Zaman ayırımı yapanlar: Bir kısmı öncekilerin hal, ikincilerin gelecek zaman için olmasını, bir kısmı da tersini tercih etmişlerdir.
Keşşaf şöyle demiştir: “Mânâ: Ben, gelecekte benden istediğinizi, o ilâhlarınıza ibadeti yapmam, siz de gelecekte o benim sizden istediğimi, benim ilâhıma ibadeti yapacak değilsiniz ve ben sizin taptıklarınıza geçmişte bile asla tapmadım. Yani cahiliyyede bile benden putlara ibadet geçmiş değildir. O halde o benden İslâm’da nasıl ümit edilebilir! Siz de benim ibadet etmekte olduğum mabuduma hiçbir vakit ibadet etmediniz.” Ebu’s-Suud da bunu tercih etmiştir.
Bu mânâda “ben tapmayacağım” nefy-i istikbal (olumsuz gelecek), birinci “siz tapıcılar değilsiniz” de öyle. lar mevsul olmakla beraber mabuddan ibaret değil, masdariyyede olduğu gibi ibadetten ibaret; “ben ibadet edici değilim”de “vâv”, haliyye olmak muhtemel olarak nefy-i mazi (olumsuz geçmiş zaman), ikinci “siz ibadet ediciler değilsiniz” bütün zamanları içine almak üzere nefy-i müstağrak demek olur. Bu şekilde her cümlenin ayrı bir mânâ ifade etmesinin bir şekli nüzul sebebine göre anlatılmıştır.
Buna iki şekilde itiraz edilmiştir:
Birisi: nın hâle (şimdiki zamana) de, gelecek zamana da ihtimali varken, öncekilerin geleceğe tahsisidir. Zira Ahfeş, Zeccâc ve diğerleri gibi bir kısım tefsirciler öncekileri hale, ikincileri geleceğe yüklemişlerdir. Lakin maksad hasr (tahsis) olmayıp nüzul sebebinde taleb istikbale ait olduğundan “ben tapmayacağım” nefy-i istikbalde meşhur bulunduğundan dolayı ilk cevabın onu red ile başlaması, sonra daha çok terakki için mazi ve zamanların hepsine kadar gidilmesi daha kuvvetli olmuştur.
İkincisi: Yukarıda işaret ettiğimiz üzere mazi mânâsında olan ism-i failin mef’ul-i bih olan mevsul mâ’sında ameli meselesidir. Zira Kisâi bunu kabul etmişse de, çoğunluk reddederler. Keşşaf Nahivce bunda Kisaî mezhebini benimsemiş denilmek de uzak görünür. Bundan dolayı öncekilerin geleceğe, ikincilerin hale hamletmesi daha uygun olacağını söylemişlerdir. Fakat üçüncüde mazi sigasıyla “siz ibadet etmediniz” buyurulması, buradaki “abid”de mazi mânâsının da işaret şekliyle olsun düşünülmesine bir karine (ip ucu) gibidir. Onun için hal ve gelecek mânâsını ihmal etmek caiz olamayacağı gibi, mazi mânâsı da ihmal edilmemek gerekir. O halde amel, ya bazılarının dediği gibi kendinden öncesine müşâkele (şekilce bir olma) suretiyledir. Yahut “mâ”, ibadet mânâsına hamledilmek itibarıyla masdariyye gibi mef’ul-i mutlak yerinde olduğundan dolayıdır. Böyle olunca da sonrakilerde ma-i masdariyye yapmak, olumsuzlukta, mazi, hal, istikbal üçünü de içerecek vechile mutlak ism-i faile musallat etmek siyak-ı nefy (sözün olumsuz gelmesi)de varid olan nekrenin genel istiğrak (kaplama) mânâsına daha uygun ve tekitlerin hepsinden kuvvetli, gelişen bir te’sis (esas koyma) olduğu gibi, netice için de ayrıca bir genişleme olur. Onun için biz de yukarıda bu yolda izah ettik.
Görülüyor ki burada ibadet fiilinin türlü tasrifleriyle birçok nüktelere işaret olunmuştur. “Mâ”ların mânâlarına ve “vâv”ların bağlama şekillerine göre de bunların birbirleriyle çarpışmasından o kadar çok tefsir şekilleri ortaya çıkıyor ki, tafsili şöyle dursun, sayılması bile uzundur. Ancak şunu da söyleyelim ki fiilleri haldir. Bunların gerek mevsul ve gerek masdariyet üzere tercümelerinde biz hal mânâsını açık ve kısa olarak ifade edemiyoruz. Çünkü dilimizde fiili halden ve muzariden sıla sigası yapmak yoktur. Biz yalnız “olduğu olacağı” gibi maziden ve istikbalden sıla yapıyoruz. Mazi sılasını mazide ve halde müşterek kullanıyoruz. Onun için tercümede bunları “taptığınız, taptığım” diye ifade etmiş bulunuyoruz. Olsa olsa tapıyordunuz, tapıp durduğunuz, tapıyor bulunduğum” diyebileceğiz ki, bunlar da hali mazi ile hikaye oluyor. Halbuki bütün bunlar, esas itibarıyla mazi olan “sizin taptığınız” fiilinin mânâsıdır. Buna da “taptığınız” diyoruz. Burada ise bu farkın önemi bulunduğundan tefsirde hatırlatmak lazımdır. Zira muhataplar tarafından hem “tapmakta olduğunuz”, hem “taptığınız” diye hem hal, hem mazi siğaları tasrih edilmiş olduğu halde, Peygamber’e ait olanda sadece “taptığım” diye hal fiili tasrih olunmuş, mazi kapalı geçilmiş olmasında önemli bir nükte vardır ki, o da Peygamber’in uyulması gereken fiili, ibadeti hal zamanındaki yani peygamberliğinden itibaren olan ibadeti olduğuna tenbihtir.
6. Madem ki durum böyledir, sizin olsun dininiz. Bana gerekmez âdet edindiğiniz o küfür ve şirk itikad ve ibadeti. Bütün sorumluluğu, hesabı, cezası, vebali ile sırf size aittir, bana tecavüz edemez. Yani ben ondan tamamen uzağım. Şu halde benden onun kabulünü asla ummayın.
Tefsircilerin çoğunluğu demişlerdir ki, bu yukarıki “taptıklarınıza tapmam” sözüyle “taptıklarınıza tapıcı değilim” sözünü sağlamlaştırmadır. Yani onların mânâsı olan kararı tebliğdir. Bana da dinim. Tevhid ve ihlas ile Allah’a ibadet ve taattan ibaret olan “O (Allah), Resulünü hidayet ve hak din ile gönderdi.” (Feth, 48/28), “Muhakkak ki Allah katında din İslâm’dır.” (Al-i İmran, 3/19) buyurulan hak İslâm dini de benimdir. Onun ecir ve sevabı, Kevser’i de ancak bana aittir. Sizin ondan nasibiniz yoktur. nin aslı dir. Esre ile yetinilerek mütekellim “yâ”sı hazfedilmiştir. Bu da “taptığıma tapıcı değilsiniz” sözünü tekittir. Burada Fahreddin Razî, “tefsir”inde üç meseleden bahsetmiştir.
Birinci mesele: İbnü Abbas demiştir ki: Allah’a küfrünüz sizin, ona tevhid ve ihlas da benim. O halde onların küfürlerine izin verilmiş denilebilir mi? Hayır, çünkü Peygamber (s.a.v.) küfürden men etmek için gönderilmiştir. Ona izin vermesi nasıl tasavvur olunur! Kastedilen şu emirlerden biridir: Birincisi bundan kastedilen “İstediğinizi yapın.” (Fussilet, 40/40) gibi tehdittir. İkincisi şöyle demek gibidir: Ben sizi hak ve kurtuluşa davet için gönderilmiş bir Peygamber’im. Böyle iken kabul edip bana uymuyorsunuz, o halde bırakın da beni şirke davet etmeye kalkışmayın. Üçüncüsü: Dininiz sizin olsun, eğer helak olmak sizin için bir hayır ise ona sarılın, ben dinimi bırakmam. (Bu izah, dinin bütün mânâlarını içine alarak en meşhur mânâsı olan ve esası mebde’ (başlangıç) ve mead (ahiret)le ilgili olan itikat (inanç) ve amele raci bulunan millet (din) mânâsına göredir) Bu âyetin tefsirinde ikinci görüş: Din, hesabdır. Sizin hesabınız size, benim hesabım banadır. Hiç birimizin amelinden diğerine bir sorumluluk teveccüh etmez, demektir. Üçüncü görüş: Dinden maksad cezası, üzerine gerekecek ceza veya sevaptır. Yani sizin dininizin cezası sizin, benim dinimin cezası benimdir” de! Onlara dinlerinin cezası olan vebal ve ceza elverir; sana da senin dininin mükâfatı olan tazim ve sevap yetişir. Dördüncü görüş “Allah’ın dini(ni uygulama hususu)nda sizi onlara (zina eden kadın ve erkeğe) karşı acıma duygusu tu(tup engelle)mesin.” (Nur, 24/2) âyetinde din, belli cezalar demek olan hadd (dînî ceza) olduğu gibi, burada da ceza mânâsınadır. (Bu, ceza mânâsından ehastır, Türkçe’de kullandığımız ceza demektir). Şu halde mânâ şu olur: Benim Rabbimden gelecek cezanız size, sizin putlarınızdan gelecek ceza da bana aittir. Lakin sizin putlarınız bir şey yapamaz, ben onların cezasından korkmam. Fakat göklerin ve yerin tek kahredicisi olan âlemlerin Rabbi’nin cezasından sizin aklen dahi korkmanız lazım gelir. Beşinci görüş: Din, “Dini yalnız Allah’a halis kılarak O’na dua edin.” (Mümin, 40/14) âyetinde dua mânâsına gelir. Yani sizin duanız, yalvarmanız sizin olsun, kâfirlerin duası ise dalalettedir, boşunadır. “İşte kâfirlerin duası böyle boşa gitmektedir.” (Ra’d, 13/14), “O taptıklarınıza ne kadar dua etseniz, onlar sizin duanızı işitmez, faraza işitseler bile istediğinizi veremezler.” (Fatır, 35/14) Bu kadarla da kalmaz, kıyamet günü size zarar da verirler.
“Kıyamet günü de, sizin (onları Allah’a) ortak koşmanızı inkâr ederler. Bunu sana herşeyden haberi olan (Allah) gibi hiç kimse haber veremez.” (Fatır, 35/14) dir. Benim Rabb’im ise herşeyden haberdardır, iman edenlerin dileklerini verir “İnanan ve iyi işler yapanlar(ın duasını) kabul eder.” (Şura, 42/26) buyuruyor; “Bana dua edin, duanızı kabul edeyim.” (Mümin, 40/60) buyuruyor “Bana dua edince, dua edenin duasına karşılık veririm. O halde onlar da bana karşılık versinler, bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.” (Bakara, 2/186) buyuruyor. Altıncı görüş: Din, âdet mânâsına gelir. Mânâsı: Sizin geçmişlerinizden ve şeytanlardan alınmış olan o şirk âdetiniz sizin olsun, benim melekler ve vahyile Rabbimden aldığım âdetim de benim. Siz şeytanlara ve ateşe kavuşuncaya kadar âdetinizde durun; ben de Rabbime, cennet ve rıdvanıma.”
İkinci mesele: Tahsis ifade eder, mânâsı: “sizin dininiz sizedir, sizden başkasına değil; benim dinim de banadır, benden başkasına değil” demektir. Ve “İnsana, çalışmasından başka bir şey yoktur.” (Necm, 53/39) ve “Hiç bir günahkâr, bakasının günah yükünü taşımaz.” (İsra, 17/5) âyetlerine işarettir. Bu da, baştaki “söyle” emri düşüncesiyle şöyle demek olur: “Ben böyle vahy ve tebliğ ile yükümlüyüm, sizler de benimseme ve kabul ile sorumlusunuz, ben mükellef olduğum görevimi yaptım, teklifin üstesinden çıktım, sizin küfürde ısrarınızdan bana hiç bir zarar gelmek ihtimali yoktur, bütün zarar size aittir”. Ancak Râzî’nin bu ifadesinde tahsisin tasvirinde selbi (inkâr) cihetleri, “sizden başkasına değil”, “benden başkasına değil” diye genelleme, dolayısıyla olmuştur. Sözün sevkine göre izafet iki taraf arasında olduğu için tahsisler de “sizedir, bana değil; banadır, size değil” diye önce iki taraf arasında tasvir olunmak açıktır. Razî de buna yukarda geçen sözünün sonunda işaret etmiş demektir. Ebu’s-Suud bunu daha açık olarak şöyle tasvir etmiştir: Sizin dininiz ki Allah’a ortak koşmaktan ibarettir, o sizin için tahsis edilmiştir. Sizin umduğunuz gibi benim tarafıma geçmez, şu halde ona boşuna ümitlerinizi kuruntularınızı takmayın, çünkü o münkün olmayan şeylerdendir. Benim dinim ki tevhiddir, o da bana tahsis edilmiştir, sizin tarafınıza geçmez. Çünkü siz onu mümkün olmayana bağladınız ki, o mümkün olmayan benim sizin tanrılarınıza ibadet veya onlara sarılmamdır. Öyle yaparsan biz de senin tanrına ibadet ederiz, diye bana vaad ettiğiniz de aynı şirk koşmaktır. Onların bir sene sen bizim tanrılarımıza ibadet edersen, bir sene de biz senin ilâhına ibadet ederiz, demeleri de iki tarafın iki ibadette ortaklıkları esasına dayanmış olduğu için, dayanılanın önce getirilmesinden beklenen tahsisin “kasr-ı ifrat” olması gerekir. Bir de “sizin dininiz size” tahsisi, “taptıklarınıza tapmam” sözünü; bu “dinim banadır” tahsisi, “taptıklarınıza tapıcı değilim” sözünü tekit olması caizdir. Şöyle demek olur: “Bana ancak benim dinimdir, sizin dininiz değil.” Bu şekilde dayananın, kendisine dayanılana tahsisi olmuş olur.
Üçüncü mesele: Yine Râzî der ki: “İnsanların bir antlaşma sırasında bu âyet ile temsil edilmeleri âdet olmuştur. Bu ise caiz değildir. Çünkü Kur’ân temsil olunmak için (yani mesel halinde söylenmek için) değil, düşünülüp de gereğince amel olunmak için indirilmiştir.”
Âlûsî buna temasla şöyle demiştir: Bunda iktibas (aktarma) kapısını örtmeye bir meyil vardır. Halbuki sahih olan iktibas(aktarman)ın caiz oluşudur. Bu Peygamber (s.a.v.) kelâmında, sahabe, imamlar ve tabiinin birçoklarının kelâmlarında vaki olmuştur. Celaleddin Suyûtî’nin de adında yeterli bir risalesi vardır. Fakat iktibasın caiz oluşu da her yerde değil, münasip ve hürmete aykırı olmayan yer ve mânâlarda olabileceğini unutmamak lazım gelir. Râzî, Kur’ân temessül (bir şekil ve surete girmek) için indirilmedi demekle, temessülü mutlak surette reddetmiş görünüyorsa da düşünme ve amel kaydını esas tutmuş olduğuna göre maksadının, düşüncesiz olan temessülü yasaklamak ve bundan dolayı bu âyeti ile mütareke mevkiinde temessül, düşüncesizlik olacağı için caiz olamayacağını söyleyerek bu âyette antlaşma mânâsı olmadığını haber vermek olduğu anlaşılır. Nitekim Alûsî kendisi de antlaşma mânâsı olmamasını tercih ile âyetin muhkem olduğunu açıklamış ve demiştir ki: “Evla (en uygun) olan mensuh olmayacak bir mânâ ile tefsir olunmaktır, çünkü nesih zahirin zıddıdır. Zaruret olmadıkça ona gidilmez.”
Gerçekte Kadı Beydâvî de şöyle demiştir: “Bunda ne küfre izin, ne de cihaddan menetmek yoktur ki kıtal âyeti (harbe izin veren âyet) ile mensuh olsun, meğer -Allahümme- antlaşma ile tefsir edildiği takdirde ola.”ola.
Bu sûreyi, geleceği üzere Nasr Sûresi’nin takip etmesi de bunun mensuh olması şöyle dursun, nasr (yardım) ve fetih başlangıçlarından olan mücahede kabilinden olduğuna işaret eder.

Maun Suresi Arapçası Okunuşu ve Türkçesi

Maun Suresi

Okunuşu: Era’eytellezî yükezzibü biddîn. Fezâlikellezî, yedu’ulyetîm. Ve lâ yehüddü alâ ta’âmilmiskîn. Feveylün lilmüsallîn. Ellezîne hüm an salâtihim sâhûn. Ellezîne hüm yürâûne. Ve yemne’ûnelmâ’ûn.

Anlamı: (Ey Muhammed!) Dini yalan sayanı gördün mü? Öksüzü kakıştıran, yoksulu doyurmaya yanaşmayan kimse işte odur. Vay o namaz kılanların haline ki: Onlar kıldıkları namazdan gâfildirler. Onlar gösteriş yaparlar. Onlar basit şeyleri (ödünç) dahi vermezler.

MA’UN Suresi Büyük Tefsiri

Gördün mü? Hitap yine Allah’ın Resulüne ve dolayısıyla genel olarak hitaba kabiliyeti olanların her birinedir. Soru, teaccüb (şaşma) suretiyle hazırlama içindir. Alemde açlık ve tokluk, korku ve emniyet gibi birbirini takip etmekte olan acı ve tatlı halleri görüp duran, ilaf ve anlaşma ile yardımlaşma ve toplum içinde yaşamak ihtiyacında bulunan insanlar içinde Hak Teâlâ’nın ceza ve mükafatını inkâr edenlerin, dine inanmayanların bulunması şaşılacak bir şey olduğuna tenbih ederek onların ruh halleriyle benliklerini tanıtmak ve öylelerin huylarındaki düşkünlüklerden müminleri sakındırmak için dikkat nazarını celbetmektir. Yani Ey Muhammed, Kureyş içinde küfredenlerin neler yaptıklarını görerek anladın, tanıdın a: o dini yalanlayanı.
Burada da “din”, en mutlak ve en esaslı menfuhumu olan ceza mânâsınadır. (Tin Sûresi’ne bkz.) Yani insanların yaptığı iyilik veya kötülük karşılığında Hak Teâlâ’nın iyiliğe güzel sevap ile mükâfat, kötülüğe kötü azarlama ile ceza vereceğini, diğer tabirle herkesin bir olup da “Artık kim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür ve kim zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.” (Zilzal, 99/7-8) ölçüsünce ettiklerini bulmaları Allah Teâlâ’nın inanılması, uyulması ve teslim olunup gereğince amel edilmesi lazım gelen kesin bir hükmü, bir Hak dini olduğunu tasdik etmeyip de dinin aslı yoktur, o yalandır der, cezaya inanmaz olan kimseyi gördün ya… Mukatil’den bunun As b. Vail Sehmî hakkında nazil olduğu rivayet edilmiş, ki kıyameti inkâr eder, çirkin işler yaparmış.
Süddî’den Velid b. Muğire hakkında nazil olduğu rivayet edilmiş, Mâverdî de Ebu Cehil hakkında nazil olduğunu nakletmiş, rivayet edilmiştir ki: Ebu Cehil bir yetimin vasisi bulunuyordu. Bir gün o yetim çırıl çıplak ona gelmiş, kendi malından bir şey istemişti. Ebu Cehil onu itivermiş ve aldırmamış idi. Kureyş’in büyükleri de çocuğa: “Muhammed’e git de sana şefaat ediversin.” demişler, alay etmek istemişler. Öksüz onların maksatlarını bilmediği için Resulullah’a gelip yardımcı olmasını istemişti. Peygamberimiz (s.a.v) hiçbir muhtacı reddetmek adeti olmadığı için kalkmış, onunla beraber Ebu Cehil’in yanına gitmişti. Ebu Cehil “buyurun” deyip merhaba etmiş ve öksüzün malını vermişti. Kureyş’liler bunun üzerine Ebu Cehil’e serzeniş etmişler, “sen de sapıttın, Muhammed gibi Sabileştin” demişler. “Hayır” demiş, “sapıtmadım velakin onun sağında solunda birer harbe gördüm, vermezsem vuracak diye korktum”. İbnü Abbas’tan bir rivayette de hem cimri, hem mürai bir münafık hakkında nazil oldu denilmiştir. Demek ki bu sûre bunların birisi veya hepsi sebebiyle nazil olmuştur. Fakat hükmü onlara mahsus değil, öylelerin hepsini içine alır.
2. Fâ, sebebiye veya mahzuf şartın cevabı olarak kendinden sonrasının kendinden öncesine terettüp etmesini ifade eder. mübteda, mevsûlü haberdir. Müsnedin marife olunanı da kasr ifade eder. Yani “gördünse bilirsin ya, görmedinse de bil! İşte cezaya inanmadığından dolayı öyle dinsiz imansız olan kimselerdir ki yetimi iter, öksüzü zayıf gördüğü ve Allah’tan korkmadığı için insaf ve merhamet etmiyerek kakar kakıştırır, kahir ve hakaretle kovar azarlar
3. Ve miskin, bîçare yoksulun yiyeceğine dair teşvikte ve isteklendirmede bulunmaz. Kendisi doyurmadığı gibi, gerek kendi akrabalarından ve gerek diğer vakit ve durumu müsait olanlardan diğer kimselerin bakıp gözetmesi, doyurması için de kayırmaz, bir yardımda, tavsiyede, teşvikte bulunmaz, çaresizlerin halini düşünmez, fakirlere bakılmasına taraftar olmaz.
Burada “taâm”dan murad it’âm olduğu için “ıt’âmûl’l-miskin” (yoksulları doyurmak) daha açık olacakken “taâm” denilmesi nüktelidir. Bunda aç olan bir yoksulun, kudreti olanlar tarafından verilecek taâma (yemeğe) mülkü imiş gibi dinen bir hakkı taalluk ettiğine işaret vardır ki “Onların mallarında dilenci ve yoksul için bir hak vardır.” (Zâriyat, 51/19) âyetinin mânâsıdır. Bu şekilde hak etmenin şiddetine tenbih ve başa kakmaktan men edilmiş demektir. Yani öyle bir çaresizi doyuran kimse, onun kendi hakkı olan bir yiyeceği vermiş, borcunu ödemiş gibidir. “Azarlayıp kovmak ve teşvik etmemek” fiilleri, devamlılık ifade eden muzari olmak hasebiyle, bu âyetlerin yukarıya bağlanmasından çıkan mânânın neticesi şu olur: Toplum halinde ülfet ve anlaşma içinde yaşamak ihtiyacında bulunan ve Allah’ın yardımıyla açlıktan kurtulmuş ve korkudan emniyete erdirilmiş olan insanların Allah’a ibadet ve kulluk etmeleri ve bu kulluğu yapmak için de öksüzlere, kimsesizlere bakmak, açlara, biçarelere yemek yedirip derman aramak için yardımlaşmaları Hak dinin gereği olan bir vazifeleri olduğu ve güçleri yeterken bunu yapmayanların Allah katında cezaya çarpılacakları muhakkak iken, bunun zıddına öksüzü itip kakarak hakkını yemek ve yanıbaşındaki yoksul çaresizin en lüzumlu ihtiyacı olan yiyeceği hakkında bir delalatte ve teşvikte bile bulunmayacak kadar acımasızlık ve merhametsizlik etmek insanlık hesabına şaşılmak ve teessüf olunmak lazım gelen pek acı bir züll, bir düşkünlük olmakla beraber böyle öksüzü kakmak ve fakirlere bakmamak gibi insafsızlıklar, dine yalan diyen kimselerin yapageldikleri âdeti, huyu demektir. Her ne kadar bir insanın dine inanmaması şaşılacak bir şey olsa da inanmadıktan sonra o fena huylar ona tabii gibi olacağı için pek şaşılmaz. Asıl şaşılacak taraf, dindar görünenlerin bedenen ve malen vazife ve ibadetlerinden gafleti ve mürailik edip de cüz’î bir yardımdan sakınacak derecede cimrilik etmeleridir.
4. Onun için buyuruluyor ki fakat yazıklar olsun o namaz kılanlara. Yani vay hallerine, yazıklar olsun o cehennemin veyl denilen ve kan, irin akan deresine düşecek olan namaz kılanlara, daha doğrusu namaz kılıyor, mümin görünenlere.
5. Ki onlar namazlarından sehiv etmişlerdir, yanılmışlardır. Dinin direği ve kulların derli toplu kalb ile Hakk’ın huzuruna durarak bir yükselişi, Allah’a kavuşmaya bir çeşit vasıl oluşu demek olan ve şu halde onun zikriyle yardım ve inayetinden fert ve toplum olarak medet ve hidayet alarak onun rızasına, doğru yoldan yaklaşmak üzere emrine göre kulluk vazifelerini ihlas ile yapmak için şevk ve uyanıklık almak gereken namazlarından gaflet ile yanılmaktadırlar. Dikkate şayandır ki namazlarında sehiv değil, namazlarından sehiv ile azarlama yapılmıştır. Çünkü bazan namaz içinde sehvetmek, yanılmak insanlık gereği çekinilmesi kabil olmayan arızalardandır. Ondan dolayı Ata b. Dinar’dan rivayet edildiği üzere denilmiştir ki, hamdolsun Allah’a, namazda yanılma ile azarlamamış “namazlarında yanılanlar” buyurmamış, “namazlarından yanılmışlar” buyurmuştur.
Namazdan yanılmanın mânâsında da tefsircilerin bir hayli açıklamaları vardır: Başlıca namazın öneminde gaflet edip onu gereği gibi ciddi bir vazife olarak yapmamaktır ki, kılınıp kılınmadığına aldırmamak, vaktine dikkat etmemek, geçip geçmediğine aldırış etmeyip vaktinden geri bırakmak, terk etmekten üzülmemek, kıldığı vakit de Allah için halis niyyet ile kılmayıp, dünyaya ait bir takım maksatlar, gayeler için münafıkça bir şekilde kılmak, açıkta, el yanında kılarsa gizlide kılmamak, kıldıklarını da Hakk’ın huzurunda hayatın ruhanî ve cismanî bütün değişimlerini temessül ettirecek bir kulluk ve tazim olarak değil de Hz. Mevlânâ’nın dediği gibi, “baş yerde kuyruk havada” yahut Türkçe bir deyimle söylendiği gibi “iki yatış, bir kıntış bakış”tan ibaret bir gösteriş veya bir eğlenti halinde yapmak şekillerine şamil olur. Söz musalli (namaz kılan) denilenlerde olduğu için büsbütün namazı terketmek bu konudan hariç olmak gerektir. Bu konuda İbnü Cerir rivayet ettiği iki haberle de delil getirmiştir. Birisi Sa’d b. Ebi Vakkas (r.a.)’dan: Demiştir ki Peygamber (s.a.v.) hazretlerine ‘den sordum. “Onlar, namazı vaktinden geriye bırakanlardır.” buyurdu. Birisi de: Ebu Berzele el-Eslemî (r.a)’den: Demiştir ki: İş bu âyeti nazil olduğu zaman Resulullah (s.a.v) buyurdu ki: “Allahü Ekber, bu sizin için herbirinize bütün dünya kadar bağış verilmekten daha hayırlıdır. Onlar o kimselerdir ki namaz kılarsa namazın bir hayrı olacağını ummaz, terk ederse Rabb’inden korkmaz.”
Bunda sözün gelişine göre kıldıkları bir kaç vakit namazdan dolayı gururlanıp yanılıp da dini ondan ibaretmiş gibi diğer ibadet ve kulluk vazifelerini yapmıyanlar da dahil olur. Zira birçok defalar geçtiği üzere dinin ruhu Allah’ın emrine ihlas ile tazim ve bütün hareket ve kuvveti, ceza ve mükâfatı ondan, bilerek, onun adına yarattıklarına şefkat esasında toplanır. Onun için Kur’ân’da imandan sonra salih amellerin esası olmak üzere namaz ve zekat beraber zikrolunagelmiştir. Böyle iken dindar geçinen birtakım kimseler vardır ki, namaz kılar görünürler de sadece onunla bütün dini vazifelerini ifa edivermişler gibi farzederek yanılırlar. Zekat gibi diğer vazifelere önem vermez kaçınırlar. Allah için istemekten hoşlanırlar da, Allah için ufak bir şey vermekten, Allah’ın kullarına yardım etmekten ve Allah’ın emirlerinin îfası için lazım gelen masraflara güçleri yettiği kadar iştirak etmekten çekinirler. Halbuki böylelerle mescidler tamir edilmez. Çünkü Tevbe Sûresi’nde buyurulduğu üzere “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı kılan, zekatı veren ve Allah’tan başka kimseden korkmayan kimseler onarırlar.” (Tevbe, 9/18). Ve “Muhakkak namaz kötü ve iğrenç şeylerden vazgeçirir. Allah’ı anmak, elbette en büyük ibadettir.” (Ankebut, 29/45) buyurulduğu üzere namaz çirkin ve kötü şeylerden vazgeçirir olduğu ve böyle Allah’ın zikri olan namaz en büyük vaiz olmak lazım geldiği halde onun yasaklamaları ve öğütleri sayesinde kötülük ve çirkinliklerden vazgeçmeyen, iyilik ve kulluk görevlerini düşünmeyen, Allah için yardım borçlarını vermekten bile sakınan kimseler de namazın mânâsından, yasaklama ve öğüdünden gaflet ederek namazlarından yanılmış olurlar. Bununla beraber bu âyetin mânâsı şu iki âyet ile de izah olunuyor:
6. Onlar ki mürâîlik ederler, gösteriş yaparlar. Her ne amel yapsalar Allah için yapmazlar da halka gösteriş için ve herkesin göreceği yerde yaparlar.
7. Ve mâûnu menederler. Zekâtı vermezler, yahut kimsenin esirgemeyeceği ödünç gibi cüz’î bir yardımlığı bile sakınır, kimseye bir damla birşey vermek, istemezler. Öyle cimri, öyle pinti olurlar. Böyle olanların zekat vermeyecekleri ise öncelikle anlaşılır.
İşte böyle namaz kılar, dindar görünüp de namazlarından yanılan, mürâîlik, gösteriş yapıp da ufak bir yardımdan bile kaçınan kimselerin bu halleri, dinsizin dini yalanlamasından değil ise de yetimi kakıştırmasından, fakirlere yardım etmemesinden daha çok şaşmaya değer, yazıklar olsun onlara!
Görülüyor ki Fil Sûresi’nden sonra Kureyş Sûresi bu Mâûn Sûresi ile açıklanarak buradan “veyl” (yazıklar olsun) kelimesi ile lafız bakımından ve “yardımlığı sakınırlar” ile de mânâ yönünden Hümeze Sûresi’nin “İnsanları diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesat kişinin vay haline! O ki mal yığdı, onu saydı durdu. Malının, kendisini ebedi yaşatacağını sanır.” (Hümeze, 104/1-3) mefhumuna bağlandıktan ve Fil Sûresi’nde “Görmedin mi?”, burada “gördün mü?” hitaplarıyla Peygamber’e “Görmedin mi?” “Gördün ya” diye birer belağatlı uyarma ile tenbih buyurulduktan sonra bunun arkasından Asr Sûresi gibi yukarıki bütün sûrelerin semeresini üç âyette özetleyen ve Kur’ân’ın en veciz sûresi ve bilhassa Duhâ Sûresi’nden beri gelen sûrelerin mefhumu üzerinde hepsinin tamamlayıcısı olan Kevser Sûresi’yle de Muhammed Aleyhisselam’ın şanı, özetin özeti olarak tebliğ edilecek ve anlatılacaktır.

Kureyş Suresi Arapça Yazılışı Okunuşu ve Türkçesi

Kurayş Suresi

Okunuşu: Li’î lâfi Kurayş’in. Îlâfihim rihleteşşitâi vessayf. Felya’büdû rabbe hâzelbeyt. Ellezî et’amehüm min cû’in ve âmenehüm min havf.

Anlamı: Kureyş kabilesinin yaz ve kış yolculuklarında uzlaşması ve anlaşması sağlanmıştır. Öyleyse kendilerini açken doyuran ve korku içindeyken güven veren bu Kâbe’nin Rabbine kulluk etsinler.

Buyuk Tefsiri

Kureyş Suresi Mekke’de 29. Sure olarak Tîn Suresinden önce, Kâria Suresinden sonra nâzil olmuştur. 4 ayet, Hicaz ulemasına göre 5 ayet, 17 kelime ve 73 harftir. Kureyş’i birinci derecede muhatap aldığı için surenin adına “Kureyş Suresi” adı verilmiştir. (Buhari, Tefsir, 106; İbn-i Kesir, 8:512) Surede yüce Allah hiçbir gelir durumu ve geçim kaynağı olmayan çöl ikliminde Kureyş’e verilen ticari imtiyazlardan, emniyet, istikrar ve zenginlik gibi nimetlerden bahsederek bunların hakiki sahibi ve “Mün’im-i Hakiki” olan Kâbe’nin Rabbi yüce Allah’a iman ve ibadet edilmesi istenmektedir. Zira bu nimetler Kâbe hürmetine kendilerine verilmektedir.

Kureyş Kabilesi Hz. İsmail (as) soyundan gelen Adnan’ın çocuklarından oluşan büyük bir kabiledir. Hz. Peygamber döneminde on koldan oluşmaktaydı. Bunlar, Nevfel, Zühre, Mahzum, Esed, Cumah, Sehm, Ümeyye, Haşim, Teym, ve Adiyoğulları idi. Kureyş kabilesi Kâbe çevresinde diktikleri Hübel putuna taparlardı. İsaf ve Nâile adında iki putun yanında da kurbanlarını keserlerdi. Ayrıca her kabilenin kendine has putları da vardı.
Mekke’nin fethine kadar İslam ile mücadele eden Kureyş kabilesi Mekke’nin fethinden sonra tamamen Müslüman olarak İslam için mücadele etmiş ve bu mücahedede daima en ön sırada yer almıştır. Bunun sebebi peygamberimizin (sav) “Allah’ım! Kureyş’in öncekilerine azabı tattırdın, sonrakilerine de nimeti ve ihsanını tattır” (Tirmizi, Menâkıb, 66) duasıdır.
Peygamberimiz (sav) “İnsanlar madenler gibidir; cahiliyede hayırlı olanlar, İslam döneminde de hayırlı olanlardır. Câhiliye döneminde Arap kabileleri emaret ve yönetim konusunda en şerefli olan Kureyş’e uyarlardı. Arapların hanifleri, mü’minleri ve iyileri Kureyş’in mü’minlerine ve iyilerine, müşrikleri ve kötüleri de Kureyş’in müşriklerine ve kötülerine uyarlardı.” (Tecrid-i Sarih, 9:220) “Bundan sonra da hilafet Kureyş’te olmaya devam edecektir. Onlar dini vecibeleri yerine getirdikçe ve adaleti icra ettikçe hiç kimse onlara düşmanlık etmeyecektir. Şayet onlar dinden ve adaletten uzaklaşırlarsa Allah Kureyş’i rezil eder, yüz üstü bırakır.” (Tecrid-i Sarih, 9:220) buyurmuşlardır.
NÜZUL SEBEBİ
Kureyş Arapların en şerefli ve en büyük kabilesidir. Hz. İsmail (as) soyundan gelmektedirler. Ensab bilginlerine göre Kureyş’in atası Nadr b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Maad b. Adnan’dır. Peygamberimiz (sav) Kureyş’in Hâşimoğulları koluna mensuptur. Kâbe reisliği konusunda da Hâşimoğulları ve Ümeyoğulları (Emevîler) arasında mücadele konusudur.
Cahiliye döneminde Kureyş Allah’a inanıp Kâbe’ye Allah’ın evi olarak saygı gösterip hizmet etmeleri ve Kâbeyi tavaf edip haccetmelerine rağmen putlara tapar ve çeşitli bid’alar icad ederek bunları korumaya çalışırlardı. Bu Allah’a şirk olduğu için yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Müşrik” adını vermiştir. Kâbe’nin putlarla dolu olarak kalması hicretin 8. Senesi peygamberimizin (sav) Mekke’yi fethederek Kâbe’yi putlardan temizlemesine kadar sürmüştür. Kur’an-ı Kerim nazil olmaya başladığı 610 yılından 630 yılı Mekke’nin fethine kadar geçen 20 sene Kâbe’de putlara ibadet edilmeye devam etmiştir.

Kureyşliler Kâbe’yi Allah’ın koruduğuna inanıyorlardı. Çünkü peygamberimizin doğduğu sene, doğumundan 50 gün öncesi Ebrehe’nin Fillerle ve Ordusu ile Kâbe’yi yıkmak için geldiği zaman Kureyş dağlara çekilmiş, Mekke’yi boşaltmışlardı; ama Allah Ebabil kuşlarını göndererek Ebrehe’nin ordusunu helak etmiş, Mekke’ye sokmamış ve Kâbe’ye dokundurmamıştı. Ne zaman ki peygamberimiz (sav) Mekke’yi fethetti ve Kâbe’deki putları temizledi. Kureyş peygamberimizin (sav) Allah’ın elçisi olduğunu anladı ve kalpleri tatmin oldu. “Muhammed Allah’ın peygamberi olmasaydı Mekke’ye giremezdi ve Kâbe’ye dokunamazdı” dediler.

Mekke’nin fethinden sonra Kureyş kabilesi tamamen Müslüman oldular. Diğer Arap kabileleri de onlara uydular.
Bundan sonra Kureyş bu surede kendilerine emredilen “Kâbe’nin Rabbine iman ve itaat etmeye” din-i mübîn-i İslam’ın yücelmesi için ellerinden gelen gayreti göstermeye başladılar. İslam’ın dünyaya yayılması için daima ön saflarda mücadele etmeye çalıştılar.
Yüce Allah onların isimlerini Kur’ân-ı Kerimde zikredip, “Kureyş Suresi” ismi ile sure inzal buyurarak Kureyş’in şerefini artırmış ve onları bu nimetlere karşılık itaat ve ibadete davet etmiştir. Tabii ki Kureyş’in Allah’ın kendilerine olan bu nimetlerini anlamaları yirmi seneyi bulmuştur. Ancak yirmi sene içinde bunu idrak etmişlerdir.
YÜCE MEÂLİ
1. Kureyş’in güvenliği ve esenliği, barış ve emniyet içinde yaşaması sebebiyle,
2. Kışın ve yazın güven içinde sefer ve ticaret yapmaları sebebiyle,
3. Bu Beytullah olan Kâbe’nin Rabbine ibadet etsinler.
4. Kendilerini açlıktan doyuran ve korkulardan emin kılan Allah’a ibadet etsinler.

TEFSİRİ
1. Kureyş’in güvenliği ve esenliği, barış ve emniyet içinde yaşaması sebebiyle,
Kureyş suresi Fil Suresinin devamı gibidir; ancak müstakil ayrı bir sure olduğuna Cumhur-u Ulemanın ittifakı vardır. Fil suresinde Fil olayı anlatılarak Allah’ın koruması nazarlara verilirken, bu surede Kureyş’in geçimi ve güven içinde ticaret yapmalarını nazar-ı dikkate verilmiştir. Kış ve yaz seyahatlerini güvenle yapmalarına ve ticârî kazançlarına dikkat
çekilmiştir.
Îlâf: Sevmek, adet edinmek, ülfet, güven ve esenlik içinde yaşamak anlamlarını ifade etmektedir.
Nitekim yüce Allah buyurur: “Bizim Kâbe çevresini harem yapıp sakinlerini koruduğumuzu görmezler mi ki, çevrelerindeki insanlar zorla kapılıp götürüldüklerini biliyorlar. O halde Allah’ın bu nimetine küfran-ı nimet mi ediyorlar?” (Ankebut, 29:67) Bu ayette de Allah’ın Kureyş’e nimetleri hatırlatılmaktadır.
Peygamberimiz (sav) bir hadis-i şeriflerinde “Allah Kureyş’e yedi ayrı özellik vererek diğer milletlerden üstün kılmıştır. Ben Kureyştenim, nübüvvet de Kureyştedir. Mekke hacipliği, hacılara su dağıtma görevi onlardadır. Allah Fil ordusuna karşı onları korumuştur. Kimse Allah’a ibadet etmezken onlar ibadeti terk etmemişlerdir. Allah onlar hakkında Kur’anda müstakil sure inzal buyurmuştur. Sonra da Kureyş Suresini okumuştur.” (İbn-i Kesir, Tefsir, 4:591)
2. Kışın ve yazın güven içinde sefer ve ticaret yapmaları sebebiyle,
Yüce Allah Kureyş’e yaz ve kış ticari seferlerini güven içinde yapmaları nimetini vermiştir. Yazın Bizans’a ve İran’a, kışın da Yemen ve Habeşe (Etopya) seferler düzenleyerek ticari imtiyaz vermiş ve istikrar sebebi ile de zengin olmalarını sağlamıştır.  Bunun sebebi onların Kâbe’ye olan hizmetleridir.
Arapların bir devleti olmadığı için kendilerini koruyacak askerleri ve istilalardan koruyacak güçleri de yoktu. Buna rağmen düşman istilasından devamlı olarak masun kaldıkları gibi ticaret yolları üzerinde pek çok eşkiyalar bulunduğu halde Kureyş Kervanına kimseler dokunamamaktaydılar.  Bizans, Sasani Devleti, Yemen ve Habeş ile olan münasebetlerinde de devamlı olarak himaye görmüşlerdir.
Kuryşliler ayrıca Taifin serin yaylalarında ve kışın Yemen’in ılık bölgelerinde serbestçe seyahatlerde bulunurlar ve ticaret yaparak büyük karlar elde ederler ve her gittikleri yerde büyük saygı ve himaye görürlerdi. Hac döneminde de büyük panayırlar ve ticaret merkezleri kurarak büyük gelirler elde ederlerdi. Ayrıca bu panayırlarda şiir, hitabet dallarında yarışmalar tertip ederek her sene ilk yedi sıraya gireni Kâbe’ye asar ve bu şair ve hatiplere büyük değer verirlerdi. Bu da Arabistan’da şiir ve edebiyatın gelişimine büyük katkı sağlamıştır.
Bütün bunlar “Kâbe’nin Rabbi olan Allah’ın lutfu ve ikramı” idi. Bu nimetler ise şükrü gerektirmektedir. Şükür ise Allah’a iman ve itaat etmekle olur. Allah’a itaat ise gönderdiği elçisine iman ile olur. Yüce Allah bunu emretmektedir.
3. Bu Beytullah olan Kâbe’nin Rabbine ibadet etsinler.
Beytullah olan Kâbe yeryüzünde Allah’a ibadet için yapılan ilk binadır. Kâbe 12 m boyunda ve 11 m genişliğinde taştan yapılmış kare şeklinde bir binadır. Yeryüzünde yapılan ilk mukaddes binadır. Kur’ân-ı Kerim “İnsanlar için yeryüzünde kurulan ilk ev, Mekke’de bulunan mübarek binadır. Bu bina âlemlere hidayettir” (Âl-i İmran, 3:96) buyurarak ilk mabed olduğunu belirtir. Kâbe’ye “Beytullah” ve “Beytü’l-Atîk” adı verilmiştir. Burada günah işlemek ve kan dökmek haram olduğu için “Mescid-i Haram” denilmiştir. Hz. Peygamber (sav) de “Yeryüzünde ilk inşa edilen mescidin “Mescid-i Haram” ikinci binanın da Kudüs’teki “Mescid-i Aksa” olduğunu beyan buyurmuştur. (Buhari, Enbiya, 10)
Kâbe ilk olarak Âdem (as) tarafından inşa edildi. Nuh (as) tufanından sonra kayboldu. Hz. İbrahim (as) ve Hz. İsmail (as) tarafından Âdem’in (as) temelleri üzerine inşa edildi.  Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde kaybolan Kâbe’nin yerini İbrahim’e (as) gösterdiğini şöyle haber verir: “Biz İbrahim’e Kâbenin yerin gösterip ‘Bana hiçbir şeyi ortak koşma, Kâbe’yi ibadet için gelenlere temizle’ diye vahyettik” buyurur. (Hac, 22:26)
İbrahim (as) Kâbe binası yükselince Allah’a şöyle dua etti: “Ey Rabbim! Soyumdan sana teslim olan bir ümmet meydana getir. Soyumuzdan yarattığın İslam ümmetine kendi içlerinden bir peygamber gönder ki, onlara Senin ayetlerini okusun, kitabını, hikmetini öğretsin, onları günahlardan temizlesin. Şüphesiz Sen her şeye galipsin, hüküm ve hikmet sahibisin” (Bakara, 2:127-129)
Hz. İbrahim’in (as) bu duası kabul olmuştur ki O’nun soyundan Hz. Muhammed’i son peygamber olarak göndermiştir. Bu sebeple peygamberimiz (sav) “Ben, babam İbrahim’in (as) duası, kardeşim İsa’nın (as) müjdesi, annemin rüyasıyım” (Müsned-i Ahmed, 4:127, 128; 5:262) buyurmuşlardır.  Bütün ümmetin namazın tahiyyatından sonra okuduğu “Allahümme Salli ve Barik” duasında İbrahim’e (as) dua edilerek İbrahim’in (as) duasına hem teşekkür, hem de dua ile mukabele edilmektedir.
Kâbe’de, yani Mescid-i haramda iki rekât namaz kılmak sair mescitlerde bin rekât namaz kılmaktan hayırlı olduğunu peygamberimiz (sav) bizlere haber vermiştir.
4. Kendilerini açlıktan doyuran ve korkulardan emin kılan Allah’a ibadet etsinler.
Açlıktan doymak, korkudan emin olmak insan için en değerli nimetlerdendir. İnsan için en büyük ihtiyaç yiyecek ihtiyacı, sonra da güven içinde yaşamak ihtiyacıdır.
Rızık ve Yiyecek İhtiyacı: İnsanların ihtiyaç silsilesi vardır. Bunlardan birincisi var olma ihtiyacıdır. Varlık en büyük nimettir. Yüce Allah insanı yaratarak bu en önemli ihtiyacını vermiştir. Yüce Allah bu nimeti “Ey İnsanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize ibadet edin” (Bakara, 2:21) ayeti ile nazara verir. Hayat rızık ile devam eder. Rızık ise şükür ister. İnsanlığın hayat-ı içtimaiyesi “Rızık” üzerine kurulmuştur. Rızık ise şükür ister. Amacı şükür meyvesini vermesidir. Şükrün kemali ise Hamddir. Hamd ise Allah’a iman etmek, elçisine inanmak ve ibadet etmek anlamına gelmektedir. Bu sebeple yüce Allah Kureyş kabilesine yapılan rızık noktasındaki kolaylığı ve ikramları hatırlatarak şükre davet etmektedir.
Güven ve Korunma İhtiyacı: Rızık ihtiyacından sonra insanın en temel ihtiyacı korkulardan emin olmak ve kendini güvende hissetme ihtiyacıdır. Korunma, barınma ve güven içinde yaşama insanın temel ihtiyaçlarından sayılır. Tîn Suresinde belirtildiği gibi “Mekke güvenilir şehirdir.” (Tin, 95:3) Ebrehe’nin ordusunun Mekke’ye giremeyerek helak olması bunun en büyük delilidir. Kureyş kabilesi Kâbe hürmetine Allah’ın himayesi ile güven içinde yaşamasından dolayı Kâbe’nin rabbine ibadet etmeleri ve putlara tapınmayı bırakmaları istenmektedir.
SONUÇ
Yüce Allah yeryüzünde insanları idarecisiz bırakmamıştır. Her toplumun idareciye ihtiyacı olduğu gibi insanlığın da kendilerini hak ve hidayete götüren idarecilere ihtiyacı vardır. “Karıncayı emirsiz, arıları yasubsuz bırakmayan yüce Allah insanları da idarecisiz ve nebisiz bırakmamıştır.” (Mektubat, 2004, s. 454) Eskiden her kavme bir peygamber göndererek insanları idare etmiştir. Her bin senede de bir Ulul’azm şeriat ve kitap sahibi peygamber göndermiştir. Peygamberimizden (sav) sonra ise her asırda bir müceddit göndererek insanlara hak ve hidayet yolunu göstereceğini peygamberimiz (sav) haber vermiştir. (Ebu Davud, Melahim, 1)
Kureyşin faziletinden dolayıdır ki Peygamberimiz (sav) “İnsanlar Kureyş’e tabidir; iyiler Kureyşin iyilerine, kötüler de Kureyşin kötülerine tabidirler” (Müslim, İmamet, 3) buyurmuştur. Yine “İmamlar Kureyş’tendir” (Müslim, İmamet, 2) buyurmuşlardır. Ayrıca peygamberimiz (sav) “Hepsi Kureyş’ten olan on iki imam gelmedikçe kıyamet kopmaz” (Müsim, İmamet, 5,6,7,8,9) buyurarak kıyamete kadar imamların Kureyş’ten olacağını söylemiştir.
İnsanların en faziletlilerinin bulunduğu Medine toplumunda ve Asr-ı Saadette halifeler Kureyş’ten seçilmişlerdir. Bu hilafet ve idarecilik bu seçkin toplumun bozulmasına kadar otuz sene devam etmiştir. Nitekim peygamberimiz (sav)   “Benden sonra hilafet 30 senedir. Sonra emirler gelir, daha sonra ise ısırıcı saltanata dönüşür” (Tirmizi, Fiten, 48; Ebu Davud, Sünnet, 8; Müsned-i Ahmed, 5:220–221; Suyuti, Camiü’s-Sağir, 2:13) buyurarak bu durumu haber vermiştir. Aynen böyle olmuştur.
Hulefa-i Raşidin hem dini hem dünyayı beraber adilane idare ettiler. Bu 30 yıl devam etti. Sonra din ve dünya işleri “Hilafet ve Saltanat” olarak birbirinden ister istemez ayrılmak mecburiyetinde kaldı. Toplum yeni kültürlerin karışması ile beraber bozuldu. Hilafet manevi olarak temsil edilmeye başlandı. Hz. Ali (ra) ve Hz. Hasan (ra) her ne kadar “Şeriat-ı İslamiye” kılıncı ile Saltanat ve Irkçılığın istibdadına karşı mücadele etti iseler de zaman ve toplum istibdada kuvvet verdi. Dini saltanat ve ırk gücü ile kuvvetlendireceğiz aldatmacası ile din ikinci, üçüncü plana atıldı, “Adalet-i Mahza” da yerini “Adalet-i İzafiye” ye terk etti. Saltanat kendini korumak için dini de dünyaya ve saltanata alet etmeye başladı. Bunun üzerine Hilafet makamını temsil işi “Ehl-i Beytin” imamlarına kaldı. Bunun için yüce Allah Kur’an-ı Kerimde “Peygamber sizden hiçbir ücret taleb etmez; ancak yakınlarına sevgi ve muhabbet etmenizi bekler” (Şura Suresi, 42:23) ayeti ile “Ben size iki şey bırakıyorum. Allah’ın kitabı ve Ehl-i Beytim” (Tirmizi, Menakıb, 31; Müsned-i Ahmed, 3:14,17) hadisi hilafetin manevi olarak devam edeceğine ima ve işaret etmektedir. Yani dini ayakta tutan ve sünneti koruyan ulema ki, bunların başında Mücedditler ve Müçtehitler silsilesi gelmektedir.
On iki halife olduğu müddetçe İslam aziz olacaktır. Onların hepsi de Kureyştendir.” (Müslim, İmare, 5,6,7,8) hadisi Şia kaynaklarında “Ben peygamberlerin efendisiyim. Ali de vasilerin efendisidir. Benden sonra on iki vasim vardır. İlki Ali, sonuncusu Mehdi’dir.” (Şeyh Kuleynî, Ravzatu’l-Kafî (Usul-ü Kâfî) şeklinde geçmektedir. Şia bunu Hz. Ali (ra) neslinden gelen 12 İmam olarak kabul ederler. Hâlbuki Şiaya göre 12. İmam olan İmam Mehdi 11. İmam olan Hasan b. Ali el-Askerî’nin oğlu olup Hicrî 260 yılından sonra kaybolmuştur. Dolayısıyla peygamberimizin (sav) “On iki imam gelecek ve hepsi Kureyş’ten olacak” hadisinin anlamı “Allah her asırda bir müceddid gönderir ve dini onlarla ihya eder” hadisi ile daha anlamlı hale gelmektedir. Çünkü Hz. Hasan’ın (ra) altı ay hilafeti ile “Hilafet otuz sene olarak” tamamlanmış ve maddi hilafet dönemi bitmiştir. Bundan sonra ise Hilafetin manevi temsilcileri her asırda yine Kureyş’ten olacak ve dini temsil edeceklerdir; sonuncu müceddit de “Mehdi” olacaktır anlamına gelir. 
Bu hadis-i şeriflerden Hilafet-i Hakikiye ve manevi saltanatın mümessilleri olan ve Ehl-i Beyti temsil eden Al-i İbrahim gibi Al-i Rasülden gelen ve ümmetin her namazda okuması vacip olan meşhur salâvat “Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin kema salleyte ala seyyidina İbrahim” (Bediüzzaman, Lem’alar (2001)  s. 27) duasına mahzar Mücedditler silsilesi anlaşılmalıdır. Yüce Allah her yüz senede bir müceddid-i din göndererek peygamberlerden sonra “Ben-i İsrail’in peygamberleri gibi olan” asrın imamından dünyayı mahrum bırakmamıştır. Zira “Karıncayı emirsiz, arıları yasubsuz bırakmayan” yüce Allah’ın âdeti böyle cereyan ediyor. İnsanlığı da halifesiz bırakmıyor. Ümmetin istikametini onlar ile tayin ediyor. Onları tanıyan ve itaat edenler necat bulurken, tanımadığını ve kabul etmediğini onlar ile mücadele ederek geçirenler de “Cahiliye ölümü ile ölüyor.” Nihayet bu durum son müceddit olan ve Hz. İsa (as) ile beraber küfr-ü mutlak ile mücadele edecek olan ve ehl-i beytin silsile-i nuranisinden gelen Mehdi de nihayet buluyor.
Neticede Kureyş Suresi’nin sadece Kureyş kabilesini ve sadece peygamberimizin (sav) yaşadığı dönemi ilgilendirmediği Hz. İbrahim’den hatta Hz. Âdem’in Kâbe’yi inşasından kıyamete kadar bütün insanlığı ilgilendirdiği Lillah’il-hamd anlaşılmış oldu.

Fil Suresi Arapça Okunuşu Yazılışı Ve Türkçesi

Fil Sûresi

Okunuşu: Elem tera keyfe fe’ale rabbüke biashâbilfîl. Elem yec’al keydehüm fî tadlîl. Ve ersele aleyhim tayran ebâbîl. Termîhim bihicâratin min siccîl. Fece’alehüm ke’asfin me’kûl.

Anlamı: (Ey Muhammed! Kâbe’yi yıkmaya gelen) Fil sahiblerine Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine, sert taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi. Sonunda onları, yenilmiş ekin gibi yaptı.

Büyük Tefsiri

Nüzul sırasında göre On dokuzuncu suredir. Zemahşerî “Bu sure Kâfirûn suresinden sonra nazil olmuştur” demiştir. Sure, 5 ayet, 20 kelime ve 96 harftir. (Lubabu’t-Te’vîl, 4:407)  Fil olayı Arap tarihinde önemli bir olay ve bir dönem başlangıcıdır. Peygamberimizin (sav) doğmasından iki ay önce meydana gefillmiştir. Peygamberimiz (sav) Fil yılında dünyaya gelmiştir. (Şevkânî, Fethu’l-Kadir, 5:497; Kurtubî, Tefsir, 20:194) Kureyş Suresi nazil olduğu zaman Mekke halkının çoğu bu olayı gözleri ile görmüşlerdi. Hatta Hz. Aişe (ra) “Ebrehe’nin fillerini çeken iki kişinin kör ve kötürüm olarak Mekke’de dilendiklerini gördüm” dediği rivayet edilir.

Fil olayı herkesin bildiği bir olaydır. Dünyaca meşhurdur. Çünkü Mekke işgalden, Kâbe yıkılmaktan kurtulmuş, Ebrehe ordusu hiçbir müdahale ile karşılaşmadığı halde kuşların attığı taşlarla helak olmuştur. Kureyş müşrikleri sure nazil olunca inkâr edememişlerdir. Şayet vuku bulmamış olsaydı müşrikler peygamberimizin (sav) yanlışını yakalamış olurlardı. Bu sebeple “Fil Olayı” irhasattan peygamberimizin (sav) mucizesidir.

Bediüzzaman hazretleri bu olay için “Velâdete pek yakın olduğu cihetle, o hadiseler de irhasat-ı Ahmediyedir (asv) ki, Sûre-i Elem tera keyfe’de nass-ı kat’î ile beyan edilen Vak’a-i Fildir ki, Kâbe’yi tahrip etmek için, Ebrehe namında Habeş meliki fil-i Mahmudî namında cesîm bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke’ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebâbil kuşları onları mağlûp ve perişan etmiş, kaçmışlar. Bu kıssa-i acibe, tarih kitaplarında tafsilen meşhurdur. İşte şu hadise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın delâil-i nübüvvetindendir. Çünkü velâdete pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı olan Kâbe-i Mükerreme, gaybî ve harika bir surette, Ebrehe’nin tahribinden kurtulmuştur” (Mektubat, 2004, s.301) demektedir.
Fil olayı 570 tarihinde Muharrem ayında meydana gelmiştir. Ebrehe ordusu Mekke’ye 17 km yakınına gelmiş daha ileriye gelememişlerdir.

Habeş hükümdarının Yemen valisi Ebrehe gerek ticari ve ekonomik, gerekse dini ve turistik amaçla Kulleys adında sanat harikası bir kilise yaptırır. Herkesi çağırır. Kimse gelmez Kâbe’ye gitmeye devam ederler. Bunun üzerine Kâbe’yi yıkmaya karar verir. Fillerin de bulunduğu ordusu ile Mekke’ye gelir. Önce Mekke’lilere ait malları ele geçirir. Abdulmuttalip “Bizim Ebrehe’ye karşı çıkacak durumumuz yoktur. Herkes Mekke’yi boşaltsın ve dağa çekilsin” der. Mekke’yi boşalttılar.
Daha sonra Abdulmuttalip Ebrehe’ye haber göndererek kendisi ile konuşmaya gider. Ebrehe kabul eder. Abdulmuttalip kendisine ait 120 devenin verilmesini ister. Ebrehe “Seni Mekke reisi olarak gözümde büyütmüştüm; ama şimdi gözümde küçüldün” dedi. Abdülmuttalib buna karşı: “Ben develerin sahibiyim, Kâbe’nin ise bir Rabbi vardır, onu koruyacak olan odur.” dedi. O: “Benden menedemez.” dedi. Abdülmuttalib de, “Ben ona karışmam, işte sen, işte o.” dedi.

Abdulmuttalip ve Kureyş’in ileri gelenleri Kâbe’nin kapısına tutunarak Allah’a dua ettiler. “Allahım! Kul ailesini sakınır korur, sen de beytini esirge. Onların haçları ve kuvveti senin kuvvetine galip gelemez” şeklinde yalvardılar. Sonra dağa çekildiler. Deniz tarafından kuşlar gelerek orduyu helak ettiler. Bu taşlardan birisi Ebrehe’ye isabet etti. Ebrehe’nin etleri çürümeye başladı. San’aya gelince bütün etleri çürüyüp dökülmüştü. San’ada öldü.
Helak olan Ebrehe ordusundan pek çok mal kalmıştır. Abdulmuttalib’e bir çukuru dolduracak kadar altın kaldığı rivayet edilir.
NÜZUL SEBEBİ
Kureyş müşriklerinden ileri gelenler peygamberimize (sav) pek çok defa çeşitli vaatlerle gelerek “İman Davası”ndan vazgeçirmeye çalıştılar. Sonunda yüce Allah Kâfirun Suresini inzal buyurarak “Ey Kâfirler!” diye hitap etti ve kendilerinin peygamberimizi (sav) davadan vazgeçirmeye çalışmalarının imkânsız olduğunu beyan etti. Sonra “Fil olayını” hatırlatarak Kâbe’nin Rabbine iman ve itaat etmelerini emretti. Çünkü onların çoğu bu olayı görmüş ve görmeyenler de mütevatiren duymuşlardı. Çünkü olay kırk sene önce vuku bulmuştu. Kur’ân-ı Kerim bu surede Allah’ın kendilerini koruma nimetine karşı nankörlük etmemeleri gerektiğini hatırlatmaktadır.

Bazı müfessirlerin sinek cinsinden mikrop taşıyan canlılar olduğu ve hastalık taşıdığı şeklindeki tefsirleri tekellüflü tevildir ve ayetin zahirine zıttır. Araplar kuşların attığı taşları hatıra olarak topladığı ve sakladığı bir gerçektir. Nitekim bazı sahabeler “Ebu Talib’in kızı Ümmihânî’nin evinde bir çömlek içinde yaklaşık Ebabil kuşlarının attığı iki ölçek kadar taşı gördüklerini üzerlerinde kırmızıçizgilerin bulunduğunu söylemişlerdir.” (Lübabü’t-Te’vil, 4:410) Şayet hastalık olsaydı o zaman Kureyş müşrikleri yine itiraz ederlerdi.
YÜCE MEÂLİ
Bismillahirrahmanirrahim
1. Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmediniz mi?
2. Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
3. Üzerlerine Ebabil Kuşlarını gönderdi.
4. Onların üzerine çamurdan pişmiş ve sertleşmiş taşları atıyorlardı.
5. Sonunda onları yanık ekin yaprağı gibi yaptı.
TEFSİRİ
1. Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmediniz mi?
Fil Sahipleri:
Ebrehe ve ordusudur.
Görmedin mi: Görmek göz ile olur. Peygamberimize hitap olsa “duymadın mı?” anlamında olur. Kureyş’e hitap olunca da “Siz bu olayı görmüştünüz. Nasıl inkâr edersiniz? Bu mucize Allah’ın eseri olduğu gibi, bu Kur’ân da “Ümmi” okuma yazma bilmeyen birinden gelmesi de Allah’ın eseri ve mucizesidir. Öyle ise Kur’ânın Allah kelamı olduğuna inanın ve peygamberine itaat ediniz” anlamını ifade eder.
İnsanlığa hitap olunca da “Sizler bu olayı tarihen bilmiyor musunuz?” bu olay Allah’ın fiili ve peygamberin mucizesidir. Allah peygamberini bu beldeden göndereceği için onun hürmetine size bu ibretlik olayı ve mucizeyi göstermiştir ki inanmakta ve kalbinizin tatmininde bir zorluk olmasın” manasını ifade etmektedir.

2. Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
Ebrehe Kulleys adında bir kilise yaptırarak insanları ibadet ve hac amacı ile oraya çekmek istiyordu. Bu bir tuzaktı. Mekke’yi ziyaretçisiz ve Kâbe’yi de ibadetsiz bırakmayı amaçlamıştı. Bunu başaramayınca Kâbe’yi yıkmak için Fil ordusu ile gelerek Mekke’ye girmek istedi. Bu da ikinci bir tuzaktı. Ama Allah onun tuzağı ile kendisini perişan etti. Bu tuzaklar onun ve ordusunun sonu oldu.

3. Üzerlerine Ebabil kuşlarını gönderdi.
TAYR, kuş demektir. Nekra ile gelmesinin sebebi, bilinmeyen kuşlar olduğu içindir. Aynı şekilde imanın ve islamın nurunu söndürmek istyenler hiç ummadıkları ve bilmedikleri şekilde felaketlere ve belalara uğrayarak neye uğradıklarını şaşıracaklardır. Allah o zaman insanlarının bilmediği ebabil kuşlarını gönderdiği gibi bilinmeyen ve umulmayan şekilde düşmanlarını perişan edecektir. Elbette Allah’ın her şeyi bilir ve her işi hikmetle yapar.
4. Onların üzerine çamurdan pişmiş ve sertleşmiş taşları atıyorlardı.
SİCCİL,
katı ve sert anlamındadır. Taşlaşmış çamurdur. Pişmiş çamur.. Bu taşların da mahiyeti insanlar tarafından bilinmiyordu. Siccil kelimesinin nekra olarak gelmesi bilinmeyen taşlar olduğunu ifade etmektedir.
5. Sonunda onları yanık ekin yaprağı gibi yaptı.
ASF, ekin yaprağı anlamındadır. Dolunun yaraladığı ve doldurduğu, çekirge tarafından yenmiş ekin gibi demektir. Ekinin yenmesi iki şekilde olur. Biri hayvanlar girip çiğnemiş ve kurt tarafından yenmiş ekin demektir.
Bu ayette peygamberimize (sav) teselli ve düşmanları olan müşriklere tehdit vardır. Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin başına gelen müşriklerin de başına geleceğini biliniz.
Gelecekte de İslam dinini ortadan kaldırmak için tuzak kuranların tuzaklarının aynı şekilde başlarına geçeceğini ima ve işaret etmektedir.
SONUÇ
Peygamberimiz (sav) Mekke’nin fethi günü şöyle buyurmuştur: “Allah Mekke’den fili önledi, Resulünü ve mü’minler ise Mekke’ye soktu. Bu gün Kâbe’nin hürmeti dünkü haline dönmüştür. Kâbe’ye sığınan herkes masundur. Burada bulunanlar bulunmayanlara bunu anlatsın.” (Vehbe Zuhaylî, Tefsiru’l-Münîr, 15:633)
Bediüzzaman hazretleri Kur’ân-ı Kerim bütün asırlara ve bütün zamanlara hitap ettiği ve her asırda yeni nazil oluyor gibi o asra baktığını ifade ederek Fil Suresinin de zamanımıza bakan ve asrımıza hitap eden yönüne dikkatimizi çekmiştir.
Fil Suresi ile ilgili olarak şöyle der: “Kur’ân’a ait en cüz’î, en küçük bir nüktenin de kıymeti büyük olduğundan, İşârât-ı Kur’âniyenin bu zamanımıza temas eden küçük bir şuası, Sûre-i Fil’den, mânâ-yı işârî tabakasından, tevafuk düsturuna istinaden bir nüktesini beyan etmem ihtar edildi. Şöyle ki: Sûre-i “Elem tere keyfe” meşhur ve tarihî bir hâdise-i cüz’iyeyi beyânla küllî ve her asırda efradı bulunan o gibi ve ona benzeyen hâdiseleri ihtar ve tabakat-ı işariyeden her tabakaya göre bir mânâyı ifade etmek, umum asırlarda, umum nev-i beşerle konuşan Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın belâğatının muktezası olmasından, bu kudsî sûre, bu asrımıza da bakıyor, ders veriyor. Fenaları tokatlıyor. Mânâyı işârî tabakasında bu asrın en büyük hâdisesini haber vermekle beraber, dünyayı her cihetle dine tercih etmek ve dalâlette gitmenin cezası olarak, cifir ve hesab-ı ebcedle, üç cümlesi, aynı hadisenin zamanına tetabuk edip işaret ediyor.
Birinci cümlesi: Kâbe-i Muazzamaya hücum eden Ebrehe askerlerinin başlarına ebâbil tayyareleriyle semavî bombalar yağdırmasını ifade eden  “Termihim bi-hicâretin” cümle-i kudsiyesi, bin üç yüz elli dokuz edip, (1940) dünyayı dine tercih eden ve nev-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semavî bombalar ve taşları yağdırmasına tevafukla işaret ediyor.
İkinci cümle: “Elem yec’al keydehün fî tadlîl” kelime-i kudsiyesi, eski zaman hâdisesindeki Kâbe’nin nurunu söndürmek için, hilelerle hücum edenlerin kendileri yokluk, zulümat dalâletinde aksü’l-amelle aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi; bu asrın aynen hilelerle, desiselerle, zulümlerle edyan-ı semaviye kâbesini, kıblegâhını dalâlet hesabına tahribe çalışan cebbar; mağrur ehl-i dalâletin tadlil ve idlâllerine semavî bombalar tokadıyla cezalanmasına, aynı tarihî “Fî Tadlili” kelime-i kudsiyesi bin üç yüz altmış (1941) makam-ı cifrîsiyle tevafuk edip işaret ediyor.
Üçüncüsü: “Elem tere keyfe feale rabbüke b-i ashâbi’l-Fîl”  cümle-i kudsiyesi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma hitaben, “Senin mübarek vatanın ve kıblegâhın olan Mekke-i Mükerremeyi ve Kâbe-i Muazzamayı hârikulâde bir surette düşmanlarından kurtarmasını ve o düşmanların nasıl bir tokat yediklerini görmüyor musun?” diye mânâ-yı sarîhiyle ifade ettiği gibi; bu asra dahi hitap eden o cümle-i kudsiye, mânâ-yı işârîsiyle der ki: “Senin dinin ve İslâmiyetin ve Kur’ân’ın ve ehl-i hak ve hakikatın cebbar düşmanları olan dünyaperest ve dünyanın menfaati için mukaddesatı çiğneyen o ashab-ı dünyaya senin Rabbin nasıl tokatlarla cezalarını verdiğini görmüyor musun? Gör, bak!” diye mânâ-yı işârîsiyle bu cümle aynen makam-ı cifrîsiyle tam bin üç yüz elli dokuz (1359/1940) tarihiyle, aynen âfât-ı semavî nev’inde semavî tokatlarla, “İslâmiyete ihanet cezası olarak…” diye mânâ-yı işârî ifade ediyor. Yalnız “Ashab-i Fîl” yerinde “Ashab-ı Dünya” gelir. Fil kalkar, dünya gelir. (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.321-324)
Bu fil lâfzı kalkmasının sırrı, eski zamanda, dehşetli fil-i Mahmudî azametine, heybetine dayanmış, hücum etmişler. Şimdi ise, dünya servetine ve malına ve o servetle filolar teşkil edip, hattâ, kırk milyon bir millet, o fil gibi filolarla dört yüz milyonu esaret altına almış. Ve Avrupa medeniyetçileri, medeniyetin mehasiniyle, iyilikleriyle, menfaatleriyle değil, belki medeniyetin seyyiatıyla ve sefahetiyle ve dinsizliğiyle ve üç yüz elli milyon Müslümanların her tarafta hâkimiyetlerini imha edip, istibdadına serfüru etmiş ve bu musibet-i semaviyeye sebebiyet vermiş. Ve dünyaperest, gaddar zâlimler, zulümlerine ceza olarak tokatlar gelmeye; ve fakir ve mâsumlar ve mazlumlara, fâni mallarını ve hayatlarını âhiretlerine çevirmek ve kıymettar eylemek ve dünyadaki günahlarına keffaretü’z-zünûb etmeye kader-i İlâhîye fetva verdiler. Ben, bir buçuk senedir dünyaperestlerin bu musibette vaziyetlerini ve sefâhetlerini ve İkinci Harb–i Umumî sayfalarını kat’iyen bilmiyorum. Fakat iki sene evvelki vaziyetleri, bu sûre-i kudsiyenin mânâ-yı işarî tabakasından gelen tokatlar tam tamına onların başlarına iniyorlar. Ve sûrenin bir mâna-yı işarîsini tam tefsir ediyor.

Evet, bu tokattan, pürşer beşer şirkten şükre girmezse ve Kur’ân’a tarziye vermezse, melâike elleriyle de ahcâr-ı semaviye başlarına yağacağını bu sûre bir mâna-yı işarî ile tehdit ediyor
. (Kastamonu Lâhikası, 324)
Bediüzzaman ayrıca Rusya’ya 1941 yılında emsali görülmemiş şekilde düşen göktaşları ile ilgili olarak da şu açıklamayı yapmıştır: “Bütün tarih-i beşeriyede, kat’iyen misli görülmemiş ve kavm-i Lût’un başına yağan semavî taşlardan daha müthiş taşlar, dinsizlik hesabına milyonlarla ehl-i imanı ve mâsumları edyân-ı semaviye ve kavânin-i İlâhiye haricine dehşetli vasıtalarla sevk eden bir memleketi semavî taşlarla tokatlamasının bir mukaddemesi olarak, resmî gazetelerin kat’î haber verdikleri bir hâdise-i semaviyeyi, âdetime muhalif olarak bir Nur şakirdi bana haber verdi. Dedim: Yirmi beş sene gazetelerin havadislerini merak etmedim. Fakat bu taşlar, Risale-i Nur’un dinsizlere mânevî tokatlarını temsil ettiği cihette ve beş-altı sene evvel ondan haber verdiği için o şakirde dedim: “Git, yalnız o hâdiseyi tamamıyla oku, tahkik et.” O tahkik etti, geldi. Diyor ki: “Bu baharda, Rusya’nın Vladivostok Ormanlarına, zemin yüzünde hiç emsali görülmeyen büyüklükte semadan taşlar düşmüş. Ve en büyüğü, yirmi beş metre uzunluğunda ve on metre boyundadır. Düştüğünde etrafındaki ağaçları devirmiş ve otuz kadar büyük çukurlar husule getirmiş. Tetkik edilen parçalarında demir, çelik ve başka maddeler, karışık olarak mizansız bulunmaktadır.”
İşte resmî gazetelerin kat’î verdikleri bu haber, 1360 sene evvel Sûre-i Fîl’in mucizâne “Termhim bi-hicâretin”  cümlesiyle 1359 tarihinde dünyayı dine tercih eden ve dinsizliği esas tutan, bir nevi medeniyet hesabına beşeri yoldan çıkaranların başlarına, ebâbil kuşları gibi, semavî tayyarelerden bombalar başlarına inecek ve semavî taşlar yağdırmasına mukaddemesi olacak diye haber veriyor.
Ve “Fî Tadlîl” aynen 1380 tarihini gösterip, dalâletin cezası olarak kavm-i Lût’un başına gelen ahcar-ı semaviyeyi andıran semavî taşlar o tarihlerden sonra geleceğini haber verip tehdit ediyor. Ve Risale-i Nur’un “Sûre-i Fîl” nüktesine ait beyanatı içinde haşiyeli bu cümle var: “Evet, bu tokatlardan pürşer beşer, şirkten şükre girmezse ve Kur’ân’a tarziye vermezse, melâike elleriyle de ahcâr-ı semaviye başlarına yağacağını bu sûre bir mânâ-yı işârî ile tehdit ediyor.”
İşte bu fıkra doğrudan doğruya bu taşlara işareti olmasına iki emâre var.
Birincisi: Şimdiye kadar gelen semavî taşlar bir iki karış oldukları halde, böyle yirmi beş metre uzunluğunda ve on metre genişliğinde dağ gibi taşlar, elbette semavatın dinsizliğe karşı bir alâmet-i hiddetidir. Sûre-i Fîl mucizâne ona bakması, onun tefsiri, ona işaret etmesi, hakikattir. O hâdisenin o ihbara liyakati var. Çünkü emsalsizdir.
İkinci emâresi: Bütün zemin yüzünü ve nev-i beşeri tehdit eden dehşetli bir dinsizliğin merkezlerine gelmesidir. Ve dinsizler bunu hissetmişler ki, küçücük hâdiseleri ehemmiyetle neşrettikleri halde, bir iki aydır bu acip, dehşetli hâdiseyi, ellerinden geldiği kadar şâşaalandırmamaya çalışmışlar. (Emirdağ Lâhikası,2006, s.395-397)

Namaz Duaları Sesli Dinle

Sübhaneke Dinle
Sübhaanekellahümme Ve bihamdik  Ve tebâara kesmük Ve teaalâaa ceddük  (Ve celle senâaük * ) Ve lâailahe gayrük)  
Allah’ım seni tenzih ve hamdinle tesbihederim. Senin şanın yücedir, ve senden gayri hiçbir ilâh yoktur.
Namazlarda ayakta iken okunur.
Okunduğu yerler: Her namazın ilk rek’atinde, iftitâh tekbîrinden sonra. İkindi namazının sünnetinde, üçüncü rek’ate kalkınca Fâtiha’dan önce. Yatsı namazının ilk sünnetinde, üçüncü rek’ate kalkınca, Fâtiha’dan önce. Terâvih namazı dört rek’atte bir selâm verilerek kılınıyorsa, üçüncü rek’ate kalkıldığı zaman, Fâtiha’dan önce. Cenâze namazında, birinci tekbîrden sonra.
Ettehiyyatü Dinle

 Ettehıyyâatü lillahi vessalevâatü vettayibâatü esselâmüaleyke eyyühennebiyyü ve rahmetüllâhi ve berakâatühüü esselâamü aleynâa ve alâa ıbâadillâhis salihıyn  Eşhedü ellâa ilâahe illallâah ve eşhedü enne Muhammeden abdühüü ve rasüülüh.
Her türlü kavli, bedeni ve mali ibadetler Allah’a mahsustur. Ey şânı yüce Peygamber, selam ve Allah’ın rahmetiyle bereketleri senin üzerine olsun ve selam bizlere ve Allah’ın  sâlih kulları üzerine olsun. Ben şehadet ederim ve yakinen bilirim ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Ve şehadet ederim ki Hazret-i Muhammed Allah’ın kulu ve Resûlüdür.
Okunduğu yerler: Namazların her oturuşunda okunur.
Allahumme Salli Dinle

 Allahümme salli alâa Muhammediv ve alâa âali Muhammedin kemâa salleyte alâa ibraahiyme ve  alâa âali ibrahiyme  inneke  hamiydüm meciyd.  
Allah’ım  Hz.Muhammed ve âline, Hz.İbrahim’e ve âline rahmet ettiğin gibi rahmet eyle
Allahumme  Barik Dinle

Allahümme barik alâa Muhammedi  ve alâa âali Muhammedin kemâa barekte alâa ibraahiyme ve  alâa âali ibrahiyme  inneke  hamiydüm meciyd
Allah’ım  Hz.Muhammed ve âline, Hz.İbrahim’e ve âline mübarek kıldığın gibi mübarek kıl.
Okndukları yerler: Bütün namazların son oturuşlarında Ettehıyyâtü’den sonra. İkindi namazının sünneti ile yatsının ilk sünnetinin birinci oturuşunda Ettehıyyâtü’den sonra. Cenâze namazında ikinci tekbîrden sonra.
Rabbenâa Âatina Dinle

Rabbenâa âatina fiddünyâa hasenetev ve fil âahirati hasenetev ve kınâa  azâabennâar
Ey Rabbimiz, bize dünyada ve ahirette iyi hal ver ve bizi o ateş azabından koru.
Rabbenâağfirli Dinle

Rabbenağfirlii ve livâa lideyye ve lil mü’miniyne yevme yekuumül hisâab
Ey Rabbimiz, hesab günü geldiği zaman bizi mağfiret et. Anne ve babamı ve müninleri de mağfiret et.
Okundukları yerler: Namazlardaki oturuşlarda Allahümme salli ve Allahümme Bârik’ten sonra okunurlar.
Kunut Duaları Dinle1 Dinle2
 Allahümme innâ nesteînüke ve nestagfirüke ve nestehdîke ve nü’minü bike ve netûbü ileyk. Ve netevekkelü aleyke ve nüsnî aleykel-hayra küllehü neşkürukeve lâ nekfüruke ve nahleu ve netrukü men yefcüruk.
Allahım! Senden yardım isteriz, günahlarımızı bağışlamanı isteriz, razı olduğun şeylere hidayet etmeni isteriz.  Sana inanırız, sana tevbe ederiz. Sana güveniriz. Bize verdiğin bütün nimetleri bilerek seni hayır ile öğeriz. Sana şükrederiz. Hiçbir nimetini inkâr etmez ve onları başkasından bilmeyiz. Nimetlerini inkâr eden ve sana karşı geleni bırakırız.
Allahümme iyyâke na’büdü ve leke nüsallî ve nescüdü ve ileyke nes’â ve nahfidü nercû rahmeteke ve nahşâ azâbeke inne azâbeke bilküffâri mülhık.
Allahım! Biz yalnız sana kulluk ederiz. Namazı yalnız senin için kılarız, ancak sana secde ederiz. Yalnız sana koşar ve sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya çalışırız. İbadetlerini sevinçle yaparız. Rahmetinin devamını ve çoğalmasını dileriz. Azabından korkarız, şüphesiz senin azabın kâfirlere ve inançsızlara ulaşır.
Okundukları yerler: Vitir namazının üçüncü rek’atinde Fatiha ve sure okunduktan sonra eller yukarıya kaldırılıp tekbir alınır ve eller tekrar bağlanınca okunurlar.
 

Rabbenağfirli Duası Arapça Yazılışı Okunuşu Ve Türkçesi

Rabbenâğfirlî
 

Arapça Okunuşu: Rabbenâğfirlî ve li-vâlideyye ve lil-Mü’minine yevme yekûmü’l hisâb.

Türkçesi: Ey bizim Rabbimiz! Beni, anamı ve babamı ve bütün mü’minleri hesap gününde (herkesin sorguya çekileceği günde) bağışla.