Ana Sayfa Fıkıh

Fil Suresi Arapça Okunuşu Yazılışı Ve Türkçesi

Fil Sûresi

Okunuşu: Elem tera keyfe fe’ale rabbüke biashâbilfîl. Elem yec’al keydehüm fî tadlîl. Ve ersele aleyhim tayran ebâbîl. Termîhim bihicâratin min siccîl. Fece’alehüm ke’asfin me’kûl.

Anlamı: (Ey Muhammed! Kâbe’yi yıkmaya gelen) Fil sahiblerine Rabbinin ne ettiğini görmedin mi? Onların düzenlerini boşa çıkarmadı mı? Onların üzerine, sert taşlar atan sürülerle kuşlar gönderdi. Sonunda onları, yenilmiş ekin gibi yaptı.

Büyük Tefsiri

Nüzul sırasında göre On dokuzuncu suredir. Zemahşerî “Bu sure Kâfirûn suresinden sonra nazil olmuştur” demiştir. Sure, 5 ayet, 20 kelime ve 96 harftir. (Lubabu’t-Te’vîl, 4:407)  Fil olayı Arap tarihinde önemli bir olay ve bir dönem başlangıcıdır. Peygamberimizin (sav) doğmasından iki ay önce meydana gelmiştir. Peygamberimiz (sav) Fil yılında dünyaya gelmiştir. (Şevkânî, Fethu’l-Kadir, 5:497; Kurtubî, Tefsir, 20:194) Kureyş Suresi nazil olduğu zaman Mekke halkının çoğu bu olayı gözleri ile görmüşlerdi. Hatta Hz. Aişe (ra) “Ebrehe’nin fillerini çeken iki kişinin kör ve kötürüm olarak Mekke’de dilendiklerini gördüm” dediği rivayet edilir.

Fil olayı herkesin bildiği bir olaydır. Dünyaca meşhurdur. Çünkü Mekke işgalden, Kâbe yıkılmaktan kurtulmuş, Ebrehe ordusu hiçbir müdahale ile karşılaşmadığı halde kuşların attığı taşlarla helak olmuştur. Kureyş müşrikleri sure nazil olunca inkâr edememişlerdir. Şayet vuku bulmamış olsaydı müşrikler peygamberimizin (sav) yanlışını yakalamış olurlardı. Bu sebeple “Fil Olayı” irhasattan peygamberimizin (sav) mucizesidir.

Bediüzzaman hazretleri bu olay için “Velâdete pek yakın olduğu cihetle, o hadiseler de irhasat-ı Ahmediyedir (asv) ki, Sûre-i Elem tera keyfe’de nass-ı kat’î ile beyan edilen Vak’a-i Fildir ki, Kâbe’yi tahrip etmek için, Ebrehe namında Habeş meliki fil-i Mahmudî namında cesîm bir fili öne sürüp gelmiş. Mekke’ye yakın olduğu vakit fil yürümemiş. Çare bulamamış, dönmüşler. Ebâbil kuşları onları mağlûp ve perişan etmiş, kaçmışlar. Bu kıssa-i acibe, tarih kitaplarında tafsilen meşhurdur. İşte şu hadise, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın delâil-i nübüvvetindendir. Çünkü velâdete pek yakın bir zamanda, kıblesi ve mevlidi ve sevgili vatanı olan Kâbe-i Mükerreme, gaybî ve harika bir surette, Ebrehe’nin tahribinden kurtulmuştur” (Mektubat, 2004, s.301) demektedir.
Fil olayı 570 tarihinde Muharrem ayında meydana gelmiştir. Ebrehe ordusu Mekke’ye 17 km yakınına gelmiş daha ileriye gelememişlerdir.

Habeş hükümdarının Yemen valisi Ebrehe gerek ticari ve ekonomik, gerekse dini ve turistik amaçla Kulleys adında sanat harikası bir kilise yaptırır. Herkesi çağırır. Kimse gelmez Kâbe’ye gitmeye devam ederler. Bunun üzerine Kâbe’yi yıkmaya karar verir. Fillerin de bulunduğu ordusu ile Mekke’ye gelir. Önce Mekke’lilere ait malları ele geçirir. Abdulmuttalip “Bizim Ebrehe’ye karşı çıkacak durumumuz yoktur. Herkes Mekke’yi boşaltsın ve dağa çekilsin” der. Mekke’yi boşalttılar.
Daha sonra Abdulmuttalip Ebrehe’ye haber göndererek kendisi ile konuşmaya gider. Ebrehe kabul eder. Abdulmuttalip kendisine ait 120 devenin verilmesini ister. Ebrehe “Seni Mekke reisi olarak gözümde büyütmüştüm; ama şimdi gözümde küçüldün” dedi. Abdülmuttalib buna karşı: “Ben develerin sahibiyim, Kâbe’nin ise bir Rabbi vardır, onu koruyacak olan odur.” dedi. O: “Benden menedemez.” dedi. Abdülmuttalib de, “Ben ona karışmam, işte sen, işte o.” dedi.

Abdulmuttalip ve Kureyş’in ileri gelenleri Kâbe’nin kapısına tutunarak Allah’a dua ettiler. “Allahım! Kul ailesini sakınır korur, sen de beytini esirge. Onların haçları ve kuvveti senin kuvvetine galip gelemez” şeklinde yalvardılar. Sonra dağa çekildiler. Deniz tarafından kuşlar gelerek orduyu helak ettiler. Bu taşlardan birisi Ebrehe’ye isabet etti. Ebrehe’nin etleri çürümeye başladı. San’aya gelince bütün etleri çürüyüp dökülmüştü. San’ada öldü.
Helak olan Ebrehe ordusundan pek çok mal kalmıştır. Abdulmuttalib’e bir çukuru dolduracak kadar altın kaldığı rivayet edilir.
NÜZUL SEBEBİ
Kureyş müşriklerinden ileri gelenler peygamberimize (sav) pek çok defa çeşitli vaatlerle gelerek “İman Davası”ndan vazgeçirmeye çalıştılar. Sonunda yüce Allah Kâfirun Suresini inzal buyurarak “Ey Kâfirler!” diye hitap etti ve kendilerinin peygamberimizi (sav) davadan vazgeçirmeye çalışmalarının imkânsız olduğunu beyan etti. Sonra “Fil olayını” hatırlatarak Kâbe’nin Rabbine iman ve itaat etmelerini emretti. Çünkü onların çoğu bu olayı görmüş ve görmeyenler de mütevatiren duymuşlardı. Çünkü olay kırk sene önce vuku bulmuştu. Kur’ân-ı Kerim bu surede Allah’ın kendilerini koruma nimetine karşı nankörlük etmemeleri gerektiğini hatırlatmaktadır.

Bazı müfessirlerin sinek cinsinden mikrop taşıyan canlılar olduğu ve hastalık taşıdığı şeklindeki tefsirleri tekellüflü tevildir ve ayetin zahirine zıttır. Araplar kuşların attığı taşları hatıra olarak topladığı ve sakladığı bir gerçektir. Nitekim bazı sahabeler “Ebu Talib’in kızı Ümmihânî’nin evinde bir çömlek içinde yaklaşık Ebabil kuşlarının attığı iki ölçek kadar taşı gördüklerini üzerlerinde kırmızıçizgilerin bulunduğunu söylemişlerdir.” (Lübabü’t-Te’vil, 4:410) Şayet hastalık olsaydı o zaman Kureyş müşrikleri yine itiraz ederlerdi.
YÜCE MEÂLİ
Bismillahirrahmanirrahim
1. Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmediniz mi?
2. Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
3. Üzerlerine Ebabil Kuşlarını gönderdi.
4. Onların üzerine çamurdan pişmiş ve sertleşmiş taşları atıyorlardı.
5. Sonunda onları yanık ekin yaprağı gibi yaptı.
TEFSİRİ
1. Rabbinin fil sahiplerine ne yaptığını görmediniz mi?
Fil Sahipleri:
Ebrehe ve ordusudur.
Görmedin mi: Görmek göz ile olur. Peygamberimize hitap olsa “duymadın mı?” anlamında olur. Kureyş’e hitap olunca da “Siz bu olayı görmüştünüz. Nasıl inkâr edersiniz? Bu mucize Allah’ın eseri olduğu gibi, bu Kur’ân da “Ümmi” okuma yazma bilmeyen birinden gelmesi de Allah’ın eseri ve mucizesidir. Öyle ise Kur’ânın Allah kelamı olduğuna inanın ve peygamberine itaat ediniz” anlamını ifade eder.
İnsanlığa hitap olunca da “Sizler bu olayı tarihen bilmiyor musunuz?” bu olay Allah’ın fiili ve peygamberin mucizesidir. Allah peygamberini bu beldeden göndereceği için onun hürmetine size bu ibretlik olayı ve mucizeyi göstermiştir ki inanmakta ve kalbinizin tatmininde bir zorluk olmasın” manasını ifade etmektedir.

2. Onların tuzaklarını boşa çıkarmadı mı?
Ebrehe Kulleys adında bir kilise yaptırarak insanları ibadet ve hac amacı ile oraya çekmek istiyordu. Bu bir tuzaktı. Mekke’yi ziyaretçisiz ve Kâbe’yi de ibadetsiz bırakmayı amaçlamıştı. Bunu başaramayınca Kâbe’yi yıkmak için Fil ordusu ile gelerek Mekke’ye girmek istedi. Bu da ikinci bir tuzaktı. Ama Allah onun tuzağı ile kendisini perişan etti. Bu tuzaklar onun ve ordusunun sonu oldu.

3. Üzerlerine Ebabil kuşlarını gönderdi.
TAYR, kuş demektir. Nekra ile gelmesinin sebebi, bilinmeyen kuşlar olduğu içindir. Aynı şekilde imanın ve islamın nurunu söndürmek istyenler hiç ummadıkları ve bilmedikleri şekilde felaketlere ve belalara uğrayarak neye uğradıklarını şaşıracaklardır. Allah o zaman insanlarının bilmediği ebabil kuşlarını gönderdiği gibi bilinmeyen ve umulmayan şekilde düşmanlarını perişan edecektir. Elbette Allah’ın her şeyi bilir ve her işi hikmetle yapar.
4. Onların üzerine çamurdan pişmiş ve sertleşmiş taşları atıyorlardı.
SİCCİL,
katı ve sert anlamındadır. Taşlaşmış çamurdur. Pişmiş çamur.. Bu taşların da mahiyeti insanlar tarafından bilinmiyordu. Siccil kelimesinin nekra olarak gelmesi bilinmeyen taşlar olduğunu ifade etmektedir.
5. Sonunda onları yanık ekin yaprağı gibi yaptı.
ASF, ekin yaprağı anlamındadır. Dolunun yaraladığı ve doldurduğu, çekirge tarafından yenmiş ekin gibi demektir. Ekinin yenmesi iki şekilde olur. Biri hayvanlar girip çiğnemiş ve kurt tarafından yenmiş ekin demektir.
Bu ayette peygamberimize (sav) teselli ve düşmanları olan müşriklere tehdit vardır. Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin başına gelen müşriklerin de başına geleceğini biliniz.
Gelecekte de İslam dinini ortadan kaldırmak için tuzak kuranların tuzaklarının aynı şekilde başlarına geçeceğini ima ve işaret etmektedir.
SONUÇ
Peygamberimiz (sav) Mekke’nin fethi günü şöyle buyurmuştur: “Allah Mekke’den fili önledi, Resulünü ve mü’minler ise Mekke’ye soktu. Bu gün Kâbe’nin hürmeti dünkü haline dönmüştür. Kâbe’ye sığınan herkes masundur. Burada bulunanlar bulunmayanlara bunu anlatsın.” (Vehbe Zuhaylî, Tefsiru’l-Münîr, 15:633)
Bediüzzaman hazretleri Kur’ân-ı Kerim bütün asırlara ve bütün zamanlara hitap ettiği ve her asırda yeni nazil oluyor gibi o asra baktığını ifade ederek Fil Suresinin de zamanımıza bakan ve asrımıza hitap eden yönüne dikkatimizi çekmiştir.
Fil Suresi ile ilgili olarak şöyle der: “Kur’ân’a ait en cüz’î, en küçük bir nüktenin de kıymeti büyük olduğundan, İşârât-ı Kur’âniyenin bu zamanımıza temas eden küçük bir şuası, Sûre-i Fil’den, mânâ-yı işârî tabakasından, tevafuk düsturuna istinaden bir nüktesini beyan etmem ihtar edildi. Şöyle ki: Sûre-i “Elem tere keyfe” meşhur ve tarihî bir hâdise-i cüz’iyeyi beyânla küllî ve her asırda efradı bulunan o gibi ve ona benzeyen hâdiseleri ihtar ve tabakat-ı işariyeden her tabakaya göre bir mânâyı ifade etmek, umum asırlarda, umum nev-i beşerle konuşan Kur’ân-ı Mucizü’l-Beyânın belâğatının muktezası olmasından, bu kudsî sûre, bu asrımıza da bakıyor, ders veriyor. Fenaları tokatlıyor. Mânâyı işârî tabakasında bu asrın en büyük hâdisesini haber vermekle beraber, dünyayı her cihetle dine tercih etmek ve dalâlette gitmenin cezası olarak, cifir ve hesab-ı ebcedle, üç cümlesi, aynı hadisenin zamanına tetabuk edip işaret ediyor.
Birinci cümlesi: Kâbe-i Muazzamaya hücum eden Ebrehe askerlerinin başlarına ebâbil tayyareleriyle semavî bombalar yağdırmasını ifade eden  “Termihim bi-hicâretin” cümle-i kudsiyesi, bin üç yüz elli dokuz edip, (1940) dünyayı dine tercih eden ve nev-i beşeri yoldan çıkaran medeniyetçilerin başlarına semavî bombalar ve taşları yağdırmasına tevafukla işaret ediyor.
İkinci cümle: “Elem yec’al keydehün fî tadlîl” kelime-i kudsiyesi, eski zaman hâdisesindeki Kâbe’nin nurunu söndürmek için, hilelerle hücum edenlerin kendileri yokluk, zulümat dalâletinde aksü’l-amelle aleyhlerine dönmesiyle tokat yedikleri gibi; bu asrın aynen hilelerle, desiselerle, zulümlerle edyan-ı semaviye kâbesini, kıblegâhını dalâlet hesabına tahribe çalışan cebbar; mağrur ehl-i dalâletin tadlil ve idlâllerine semavî bombalar tokadıyla cezalanmasına, aynı tarihî “Fî Tadlili” kelime-i kudsiyesi bin üç yüz altmış (1941) makam-ı cifrîsiyle tevafuk edip işaret ediyor.
Üçüncüsü: “Elem tere keyfe feale rabbüke b-i ashâbi’l-Fîl”  cümle-i kudsiyesi, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma hitaben, “Senin mübarek vatanın ve kıblegâhın olan Mekke-i Mükerremeyi ve Kâbe-i Muazzamayı hârikulâde bir surette düşmanlarından kurtarmasını ve o düşmanların nasıl bir tokat yediklerini görmüyor musun?” diye mânâ-yı sarîhiyle ifade ettiği gibi; bu asra dahi hitap eden o cümle-i kudsiye, mânâ-yı işârîsiyle der ki: “Senin dinin ve İslâmiyetin ve Kur’ân’ın ve ehl-i hak ve hakikatın cebbar düşmanları olan dünyaperest ve dünyanın menfaati için mukaddesatı çiğneyen o ashab-ı dünyaya senin Rabbin nasıl tokatlarla cezalarını verdiğini görmüyor musun? Gör, bak!” diye mânâ-yı işârîsiyle bu cümle aynen makam-ı cifrîsiyle tam bin üç yüz elli dokuz (1359/1940) tarihiyle, aynen âfât-ı semavî nev’inde semavî tokatlarla, “İslâmiyete ihanet cezası olarak…” diye mânâ-yı işârî ifade ediyor. Yalnız “Ashab-i Fîl” yerinde “Ashab-ı Dünya” gelir. Fil kalkar, dünya gelir. (Kastamonu Lâhikası, 2006, s.321-324)
Bu fil lâfzı kalkmasının sırrı, eski zamanda, dehşetli fil-i Mahmudî azametine, heybetine dayanmış, hücum etmişler. Şimdi ise, dünya servetine ve malına ve o servetle filolar teşkil edip, hattâ, kırk milyon bir millet, o fil gibi filolarla dört yüz milyonu esaret altına almış. Ve Avrupa medeniyetçileri, medeniyetin mehasiniyle, iyilikleriyle, menfaatleriyle değil, belki medeniyetin seyyiatıyla ve sefahetiyle ve dinsizliğiyle ve üç yüz elli milyon Müslümanların her tarafta hâkimiyetlerini imha edip, istibdadına serfüru etmiş ve bu musibet-i semaviyeye sebebiyet vermiş. Ve dünyaperest, gaddar zâlimler, zulümlerine ceza olarak tokatlar gelmeye; ve fakir ve mâsumlar ve mazlumlara, fâni mallarını ve hayatlarını âhiretlerine çevirmek ve kıymettar eylemek ve dünyadaki günahlarına keffaretü’z-zünûb etmeye kader-i İlâhîye fetva verdiler. Ben, bir buçuk senedir dünyaperestlerin bu musibette vaziyetlerini ve sefâhetlerini ve İkinci Harb–i Umumî sayfalarını kat’iyen bilmiyorum. Fakat iki sene evvelki vaziyetleri, bu sûre-i kudsiyenin mânâ-yı işarî tabakasından gelen tokatlar tam tamına onların başlarına iniyorlar. Ve sûrenin bir mâna-yı işarîsini tam tefsir ediyor.

Evet, bu tokattan, pürşer beşer şirkten şükre girmezse ve Kur’ân’a tarziye vermezse, melâike elleriyle de ahcâr-ı semaviye başlarına yağacağını bu sûre bir mâna-yı işarî ile tehdit ediyor
. (Kastamonu Lâhikası, 324)
Bediüzzaman ayrıca Rusya’ya 1941 yılında emsali görülmemiş şekilde düşen göktaşları ile ilgili olarak da şu açıklamayı yapmıştır: “Bütün tarih-i beşeriyede, kat’iyen misli görülmemiş ve kavm-i Lût’un başına yağan semavî taşlardan daha müthiş taşlar, dinsizlik hesabına milyonlarla ehl-i imanı ve mâsumları edyân-ı semaviye ve kavânin-i İlâhiye haricine dehşetli vasıtalarla sevk eden bir memleketi semavî taşlarla tokatlamasının bir mukaddemesi olarak, resmî gazetelerin kat’î haber verdikleri bir hâdise-i semaviyeyi, âdetime muhalif olarak bir Nur şakirdi bana haber verdi. Dedim: Yirmi beş sene gazetelerin havadislerini merak etmedim. Fakat bu taşlar, Risale-i Nur’un dinsizlere mânevî tokatlarını temsil ettiği cihette ve beş-altı sene evvel ondan haber verdiği için o şakirde dedim: “Git, yalnız o hâdiseyi tamamıyla oku, tahkik et.” O tahkik etti, geldi. Diyor ki: “Bu baharda, Rusya’nın Vladivostok Ormanlarına, zemin yüzünde hiç emsali görülmeyen büyüklükte semadan taşlar düşmüş. Ve en büyüğü, yirmi beş metre uzunluğunda ve on metre boyundadır. Düştüğünde etrafındaki ağaçları devirmiş ve otuz kadar büyük çukurlar husule getirmiş. Tetkik edilen parçalarında demir, çelik ve başka maddeler, karışık olarak mizansız bulunmaktadır.”
İşte resmî gazetelerin kat’î verdikleri bu haber, 1360 sene evvel Sûre-i Fîl’in mucizâne “Termhim bi-hicâretin”  cümlesiyle 1359 tarihinde dünyayı dine tercih eden ve dinsizliği esas tutan, bir nevi medeniyet hesabına beşeri yoldan çıkaranların başlarına, ebâbil kuşları gibi, semavî tayyarelerden bombalar başlarına inecek ve semavî taşlar yağdırmasına mukaddemesi olacak diye haber veriyor.
Ve “Fî Tadlîl” aynen 1380 tarihini gösterip, dalâletin cezası olarak kavm-i Lût’un başına gelen ahcar-ı semaviyeyi andıran semavî taşlar o tarihlerden sonra geleceğini haber verip tehdit ediyor. Ve Risale-i Nur’un “Sûre-i Fîl” nüktesine ait beyanatı içinde haşiyeli bu cümle var: “Evet, bu tokatlardan pürşer beşer, şirkten şükre girmezse ve Kur’ân’a tarziye vermezse, melâike elleriyle de ahcâr-ı semaviye başlarına yağacağını bu sûre bir mânâ-yı işârî ile tehdit ediyor.”
İşte bu fıkra doğrudan doğruya bu taşlara işareti olmasına iki emâre var.
Birincisi: Şimdiye kadar gelen semavî taşlar bir iki karış oldukları halde, böyle yirmi beş metre uzunluğunda ve on metre genişliğinde dağ gibi taşlar, elbette semavatın dinsizliğe karşı bir alâmet-i hiddetidir. Sûre-i Fîl mucizâne ona bakması, onun tefsiri, ona işaret etmesi, hakikattir. O hâdisenin o ihbara liyakati var. Çünkü emsalsizdir.
İkinci emâresi: Bütün zemin yüzünü ve nev-i beşeri tehdit eden dehşetli bir dinsizliğin merkezlerine gelmesidir. Ve dinsizler bunu hissetmişler ki, küçücük hâdiseleri ehemmiyetle neşrettikleri halde, bir iki aydır bu acip, dehşetli hâdiseyi, ellerinden geldiği kadar şâşaalandırmamaya çalışmışlar. (Emirdağ Lâhikası,2006, s.395-397)

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz