Ana Sayfa Tasavvuf

Mürşit Ziyareti

İlk önce mürşidi kâmil ziyareti Allah (c.c) rızası için olmalıdır.

Niyetin usulünce yapılması:
Bu yolculuktan menfaatimizin çok olması için niyetimizi düzgün yapmalıyız. İnsanların ve cinlerin dünyaya gelişlerinin tek amacının kulluk etmek ve böylece Allah’ın rızasını kazanmak olduğunu yaratanımız bize bildirmektedir. Öyleyse insanlar yaptıkları her işte, söyledikleri her sözde Allah’ın rızasını gözeterek hareket etmelidir. Şimdi bu yolculuk başlangıcında da sadece Allah’ın rızasını umarak onun bir dostunu, velisini ziyarete gittiğimizi, onun sevdiği bir zatı ziyaretimizle bizden hoşnut ve razı olacağını ümit edip, niyetimizi, bu yolculuğu sadece Allah’ın rızası için yapmak şeklinde düzeltirsek bu yolculuktan elde edeceğimiz menfaatte bu niyetimizin doğruluğu nispetin de fazla olacaktır.
Ahmed bin Hanbel’in (rah) talebeleri, Bişr-i Hafi’nin (rah) yanına sık gittiğini görünce; “Efendim sizin ilminiz çok yüksek, ilmi olmayan böyle bir kimsenin yanında ne işiniz var.” diye sorduklarında şu cevabı vermiştir.
“Evet, bu saydığınız ilimleri ben ondan daha iyi bilirim, ama o Yüce Allah’ı (c.c) benden daha iyi tanımaktadır. İşin başı olan Allah korkusu ve “Marifetullah” onun yanındadır.” demiştir.
Bu kadar büyük bir imam dahi bu sözleriyle, “Marifetullah” dediğimiz Allah’ı (c.c) tanıma bilme ilminin ancak, Allah’ın dostlarından öğrenilebileceğini anlatmıştır.
Bu sebeple, kâmil mürşidi ziyaret için çıktığımız bu yolculuk çok kıymetlidir. Zaten Hz. Peygamber’imiz (s.a.v) buyurmuş ki:

“Sizin hayırlılarınız görülmeleri; size Allah’ı hatırlatan, sözleri; marifet ilminizi çoğaltan, ameli; ahirete rağbetinizi artıran kimselerdir.”

buyurarak kâmil mürşitlerin kıymetini vurgulamış ve Allah’ın veli kullarını bize tanıtmıştır.

Allah Teala: “Ey insanlar! Allah’tan sakının, ona ulaşmaya (yaklaşmaya) vesile arayın.” buyurarak bizi Allah’a yaklaştıran her vesileye yaklaşmamızı emretmektedir. Bir de: “Ey iman edenler! Allah’tan (c.c) korkun ve sadıklarla beraber olun.” buyurarak, Allah’tan korkmada ve ona ulaşmada en büyük vesilenin, sadıklarla (kamil mürşitlerle) beraber olmakla elde edileceğini anlatmaktadır. Bütün bunlardan anlıyoruz ki, bu ayetler Allah rızasını kazanmayı öğreten mürşid-i kâmilin ne kadar kıymetli bir vesile olduğunu anlatıyor.
Gavs-i Sani Seyyid Abdülbaki (k.s) Hz.leri: Bu konu üzerinde çok durmakta ve sık sık şu uyarıyı yapmaktadır: “Sizler niyetinizi Allah için güzel yapın, her işiniz güzel olur, güzel sonuç verir. Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter.”
Seyyid Muhammed Raşid Hz leri (k.s.) de “Sizin amelinizi (ameldeki güzel niyetlerinizi) Melekler dahi bilmesin, onlar bilse ne olur ki, Allah bilsin yeter.”
Mürşide Gidenlerin Niyetleri:
Burada şu hadis-i şerifi vererek yetinelim. Allah Resül-ü (s.a.v) buyuruyor ki: “Üç sınıf insan var ki, Allah Teala onlarla kıyamet günü kelam etmeyecek, onları temize çıkarmayacaktır. Onlar için elim bir azap vardır. Bunlardan birisi de, bir imama sırf dünya için biat eden kimsedir. Bu kimse eğer imamı kendisine istediği dünyalığı verirse ona vefa gösterir, aksi halde sözünü dinlemez ve itaat etmez.”
YOLA ÇIKMADAN ÖNCEKİ VAZİFELER:
Kalp Sükuneti:
Her ibadette olduğu gibi, Allah (c.c) rızası için bir mürşidi ziyarete giderken de kalp, huzurlu olmalıdır, sakin bulunmalıdır. İş endişesi, borç ızdırabı, aile sıkıntısı, para hırsı, baba-anne kızacak korkusu ve mümin kardeşlerine kin içinde kıvranan bir kalple bu yola çıkılmaz, çıkılsa sonuç alınmaz. Civarındaki halk ile anlaşamayan kimse, Hakk’a sevilemez. Hakkı sevmeyen de halk ile geçinemez. Özellikle irşad olmak için Kamil mürşid ziyaretine ve sohbetine giden kimsenin kalbi boş ve hoş olmalıdır.
Vedalaşmak:
Yola çıkarken aile ve çocuklarıyla vedalaşıp helalleşmek, kardeşleriyle vedalaşmak ve onlara dua etmek sünnettir. Bu esnada karşılıkla dua etmek berekettir. Rahmet Peygamberimiz (s.a.v):

“Sizden biriniz sefere çıkacağı zaman kardeşiyle vedalaşsın. Şüphesiz Allah Teala, vedalaşırken yapılacak duada onun için bereket yaratır.”

buyurmuştur.
Vedalaşırken insan en değerli şeylerini Allah Teala’ya emanet etmelidir. Bunların başında din ve edep gelmektedir.
Hz. Ömer: (r.a) insanlara hediyelerini dağıtırken, yanına çocuğu ile birlikte bir adam geldi. Hz. Ömer (r.a.) adamla oğluna bakınca:
“Bu çocuk sana ne kadar benziyor; bu şekilde birbirine benzeyen hiç kimse görmedim.” dedi. Adam da:
“Ey müminlerin Emiri! Sana bu çocuğun durumunu anlatayım.”dedi ve şunu anlattı: “Annesi buna hamile iken, ben bir yolculuğa çıkmak istedim. Annesi bana: “Beni bu halde bırakıp nereye gidiyorsun? dedi. Ben de:
“Karnındaki çocuğu Allah’a (c.c) emanet ediyorum.”dedim ve çıktım. Geldiğimde hanımım ölmüştü. Oturduk, diğer yakınlarımla konuşuyorduk. Birden hanımımın kabri üzerinden bir ateşin parladığını gördük. Oradakilere:
“Bu nedir? diye sordum. Senin hanımının kabridir, bu ateşi her gün kabrinin üzerinde görüyoruz.” dediler. Bunun üzerine ben:
“Vallahi o, gündüzlerini oruçla, gecelerini ibadetle geçiren iyi bir kadındı; bu ateş neden acaba?” dedim ve kazmayı alarak kabre vardık: Kabri kazdık, birde baktık ki, içinde bir ışık yanıyor ve çocuk da orada yuvarlanıp duruyor. O esnada gaipten bir ses bana: “Bu senin (bize bıraktığın) emanetindir. Eğer annesini de bize emanet etmiş olsaydın, onu da sağ salim bulurdun!” dedi
Kardeşlere Sevgi ve Hizmet:
Sofi, toprak gibidir; herkesi üzerinde taşır.
Sofi, güneş gibidir; ışığı herkese ulaşır.
Sofi, yumuşak huyludur, herkesle anlaşır.
Sofi, temiz kalplidir; hemen barışır.
Sofi, sabırlıdır; o kadar ki bazen sabırla yarışır.
Sofi, sevmesini bilir, sevilmeyi başarır.
Sofi, hizmeti seçer, yük çekmekten hoşlanır.
Sofi, Hakk’a âşıktır; aşığa edep yakışır.
Hakk yolu, kardeşini kusuruyla birlikte sevme yoludur. Onun içindir ki:
Gavsi-Sani (k.s) bir sohbetinde şöyle buyurmuştur: “Sofilere söyleyin, sofileri kusurlarıyla birlikte sevsin ve onları noksanlarıyla kabul etsinler.”
Hak Yolcusuna Bir İbret:
Mecnun bir keresinde Leyla’nın aşkı ile iyice kararsız kalmıştı. Leyla’ya gitmek için bir deve satın aldı, yola çıktı. Uyumayı ve dinlenmeyi terk etti, epeyce yol aldı. Leyla’nın bulunduğu şehre yaklaştığı zaman: “Artık sevgilimin şehrine yaklaştım” dedi; kalbi rahatladı, biraz gevşedi. Bu arada kendisini uyku bastı, uyudu. Devenin geride “Küşek” isimli bir yavrusu vardı. Ondan zorla ayrılmıştı. Aklı fikri hep ondaydı. Mecnunun uyuduğunu fark edince, hemen yönünü çevirdi ve süratle yavrusuna doğru yol aldı, küşek’in yanına vardı. Mecnun uyandı ki gittiği yolu geri gelmiş. Tekrar yola çıktı, Leyla’ya tam kavuşacakken yine biraz dalı verdi. Deve yavrusunun derdindeydi. Hemen yönünü çevirip yavrusuna koştu. Mecnun küşek yüzünden bir türlü Leyla’sına kavuşamıyordu. En sonunda deveyi terk etti, Küşek ile baş başa bıraktı; Leyla’sına tek başına gitti.
Hakk yolunda nefis deve yerindedir. Kul onunla Hakk’a yol alacaktır. Ancak onun gerideki arzu ve beklentileri yok edilmezse, gözü hep arkada kalır. İlk fırsatta soluğu orada alır. Tam tövbe edilmeyen günahlar, nefsin küşeki’dir. Rabbim hepimizi tam hakkıyla tövbe eden kullarından eylesin.
Mürşid-i Kamil, edep hikmet ve hizmet merkezidir:
Büyük veli İmam Kuşeyri (k.s) mürşitsiz olmaz diyor ve ekliyor:
“Hakkı arayan kimse, bulunduğu yerde kendisini irşad edecek bir kimse bulamadığı zaman, irşatla görevli zamanının mürşidine gitmeli, onun bulunduğu yere hicret etmeli; yanında kalmalı; terbiye olup kendisine izin verilene kadar kapısından ayrılmamalıdır.
Allah için Yapılan Ziyaretlerin Hediyesi Cennettir:
Kardeşler! Bir Allah dostunu ziyaret etmenin ilk karı, Allah (c.c) için yapılan ziyaretin sevabına ulaşmaktır. Allah için sevilen bir Müslüman kardeşi ziyaret etmenin hediyesi ilahi muhabbet ve Cennettir. Resülullah Efendimizin (s.a.v) şu müjdeleri ne güzeldir.
“Size Cennet ehl-i olanlarınızı haber vereyim mi? Bir şehrin (memleketin) öbür ucunda bulunan din kardeşini Allah rızası için ziyaret eden kimse Cennetliktir.”
Peygamber Efendimizden (s.a.v) rivayetle Kudsi bir hadiste:
“Allah Teala buyurur ki:

Benim için birbirini sevenlere muhabbetim hak olmuştur. Benim için birbirini arayıp soranlara muhabbetim hak olmuştur. Benim için birbirini ziyaret edenlere muhabbetim hak olmuştur. Benim için birbirini ikramda bulunanlara muhabbetim hak olmuştur. Benim için meclis kuranlara muhabbetim hak olmuştur.

buyrulmaktadır.
Resül-i Ekrem (s.a.v):
“Allah için sevdiği bir kardeşini ziyarete giden kimsenin yoluna Allah meleklerden bir bekçi koyar. Melek adama:
“Nereye gidiyorsun? diye sorar.
Adam: “Şu köyde (beldede) bir din kardeşim var, onu ziyarete gidiyorum der.
Melek:
“O senin bir yakının olduğu için mi gidiyorsun? der. Adam: “Hayır, der.
Melek:
“Onun sana (maddi) bir iyiliği dokundu da teşekküre mi gidiyorsun? der.
Adam:
“Hayır, ben onu sırf Allah rızası için seviyorum (ve bunun için ziyarete gidiyorum) der.
Melek:
“Ben Allah’u Teala’nın sana gönderdiği bir elçiyim. Sana senin o adamı sevdiğin gibi Allah’ın da seni sevdiğini haber vermeye geldim.”
“Kim bir hastayı ziyaret ederse veya Allah için sevdiği bir kardeşini ziyarete giderse, görevli bir melek yoluna çıkıp: “Güzel bir iş ettin, bu yürüyüşün hoş oldu. Cennette kendine bir ev hazırladın, sana mübarek olsun.” diye seslenir.
Allah için sevginin ve ziyaretin bundan başka bir hediyesi olmasa bile, bu kadarı insana kâfi gelirdi. Allah’ın bir kulunu sevmesinden ve ona cennetini vermesinden daha güzel ne vardır? Hele bu ziyaret edilen kimse, halkın irşadıyla görevli bir Allah dostu olursa, ziyaretin fazileti ve bereketi daha fazla olur.
Özet olarak, mürşide gitmekten maksat, Allah (c.c) rızasına ulaşmak, kötülükten kaçmak, hasta kalbe ilaç, garip gönle gerçek bir dost aramak, kısaca manevi bir hicret yapmaktır. Resülullah Efendimiz (s.a.v):

“Fitneler etrafı sardığı bir zamanda ibadete yönelen kimse, sanki bana hicret etmiş gibidir.”

buyuruyor.

Zamanımızın irşad kutbu Seyyid Abdülbaki Hazretleri (k.s) Kamil mürşitlerin nazarının etkisi konusunda buyurmuştur ki:
“Sadatı kiramın nazarı kaplumbağa nazarı gibidir. Kaplumbağa yumurtasını yapar, biraz geri çekilir. Yumurtaya bir müddet nazar eder, sonra onu kuma ve toprağa gömüp gider. Onun bu bakışı yumurtayı olgunlaştırmaya yeter ve belli bir müddet sonra yavru meydana gelir. Sadat-ı Kiramın nazarı da öyledir.” Zira kudsi bir hadiste şöyle buyrulur.
“Ben kulumu sevdim mi onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.” İşte Sadati Kiram bu yüce devlete ermiştir. Allah Teala onlara bu yetkiyi vermiştir.
Salihlerle beraber olan Salih olur:
Kamil mürşidi ziyaretin asıl hedefi, kâmil insan olmaktır. Kamil olmak zordur ancak ilk işimiz onlarla beraber bulunmaktır.
Allah’u Teala:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun.”

emriyle, muttaki olmayı sadık dostlarıyla beraber bulunmaya bağlamıştır.
Zahirdeki beraberlik insanı:
“Kişi sevdiği ile beraberdir.” hadisinin müjdesine ulaştırır. Dünyada Allah dostlarını seven, hayatının sonuna kadar peşlerinden giden ve bu sevgi üzerinde ölen kimse, İnşallah ahirette de onlarla beraber olur. Efendimiz (s.a.v):
“Bir kimse bir topluluğu severse, kıyamet günü onlarla birlikte haşredilir. Onların amelini yapmamış bile olsa (kalbi ve sevgisiyle onlara katıldığı için) beraberce hesaba çekilirler.” buyurmuştur.
Başka bir hadis-i Şeriflerinde de Efendimiz (s.a.v):
“Âlim olunuz, âlim olamazsanız talebe olunuz, talebe de olamazsanız onları dinleyenlerden olunuz bunu da yapamazsanız onları sevenlerden olunuz. Sakın beşincisi (yani onlara buğz edenlerden olmayınız) yoksa helak olursunuz.” buyurmuştur.
Ariflerin nazarları ilaçtır:
Mürşidi kâmili ziyaret etmenin bir diğer faydası onun nazarları altına girmek, kendisiyle aynı meclisi paylaşmak, feyiz ve edebinden nasiplenmek, üzerindeki ilahi nur, heybet ve huşu’ya bakıp Allah’u Teala’yı zikretmektir.
Büyük arif İmam Sühreverdi (k.s) velilerdeki nazarların kalbe nasıl ilaç olduğunu şöyle anlatmıştır.
“Salih ve sadık kimselerle her buluşmada müridin kemalatı artar. Ehlullahın sözleri kadar, nurlu nazarları da fayda verir. “Nazarı sana fayda vermeyenin, sözü de fayda sağlamaz.” denmiştir. Bu sözün manası şudur:
“Bir mürşidi kamil, müritlerine, diliyle anlattığından daha çok, hali ve heybetiyle konuşur. Sadık bir mürid, mürşidinin sukutuna, konuşmasına, halkın içindeki haline, yalnızlıktaki edebine yani bütün hal ve hareketlerine bakarak istifade eder. İşte bu, kâmil bir insanı görmenin kazancıdır.
Resül-i Kibriya Efendimiz (s.a.v), Ashab-ı Kiramı saadetli nazarları ile terbiye eder, terakkilerine sebep olurlardı. Bazen onları kendi önlerinde yürütür; arkadan nurlu bakışlarıyla nazar ederlerdi. Onlara yakini iman ve üstün mertebe kazandıran en önemli sebep imandan sonra, Hz. Resülullah (s.a.v) Efendimizin nurlu nazarlarıydı. Bu hal, onun gerçek varisi kâmil mürşidlere de verilmiştir. Onlar:
“(Kamil) müminin ferasetinden sakının. Şüphesiz o, Allah’ın nuru ile bakar.” hadis-i şerifiyle övülen kimselerdir.

Ariflere gitmek manevi bir hicrettir:
Bu hicret, bir vatandan diğerine göçmek değil, kötü ahlaktan ve haramlardan vazgeçmek şeklinde olmaktadır. Bizden istenen ve her zaman devam eden hicret budur. Bu hicretin aslı, vatanı değil, kötü sıfatı değiştirmektir. Bunu başaran kimse; gafletten zikre, cehaletten ilme, sertlikten hilme, kabalıktan edebe, tembellikten gayrete, cimrilikten cömertliğe, pintilikten hizmete, kısaca kötülükten iyiliğe koşar.
Ariflere kalbi boş gitmeli fakat boş dönmemelidir:
Kamil mürşitlerin sadece duasını almak için değil, onlarda bulunan güzel ahlakı almak için yanlarına gidilmelidir. Tekkenin çorbası içilip dönülmemelidir. Orada her gün yaşanan ve yapılan edep, zikir, taat, tevazu, hürmet, insan sevgisi, sabır, aff, yumuşaklık, ikram ve hizmet ahlakından az da olsa alınmalıdır. Susuz bir kimsenin denizin kenarına vardığı halde hiç su içmeden ve su testisini doldurmadan geri dönmesi ne kadar acıdır. Veli elinden öpeni değil, izinden gideni sever; kendisine verilmiş olan ilahi nur ve edebin herkes tarafından paylaşılmasını ister. Allah dostları talebelerinden hediye değil, Allah’tan hayâ ve ona dostluk bekler.
Kıssa:
Osmanlı devrinde yaşamış arif ve meşhur şair Yüce Nabi (rah) 1678 yılında bir kafile ile hac yoluna çıkmıştı. Kafilede devletin ileri gelen paşaları da bulunuyordu. Kafile hicaz bölgesine girince Hz. Peygamberi ziyaret aşkı Nabi’yi iyice sardı. Öyle ki, vücudu bir hoş oldu, uykusu kaçtı, hiç uyumadı. Bir gece yarısı kafile Peygamber şehri Medine-i Münevvere’ye yaklaştı. Kafile de bulunan Eyüplü Rami Mehmet paşa o esnada kıble tarafına doğru ayaklarını uzatmış uyuyordu. Resül-i Kibriya’nın beldesine girerken arkadaşlarında gördüğü bu manzara Nabiy’e hiç de hoş gelmedi. Paşayı uyandıracak bir şekilde şu meşhur beyitleri söylemeye başladı:

Sakın terk-i edepten, küy-i mahbüb-ı Hudadır bu!
Nazargah-i ilahidir, Makam-ı Mustafadır bu.
Müraat-ı edep şartıyla gir Nabi bu dergaha,
Metaf-ı kudsiyadır, büsegah-ı enbiyadır bu.

Açıklaması şöyledir:
Edebi terk etmekten sakın! Zira burası Allah’u Tealanın Habibinin beldesidir. Burası, Hakk Teala’nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir; Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) makamıdır. Ey Nabi, bu dergâha edebin şartlarına dikkat ederek gir. Sakın edebi basite alma. Burası, büyük meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, peygamberlerin eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.
Bu beyitleri işten paşa, gözünü açtı, hemen kendine geldi, ikazın sebebini anladı, ayaklarını topladı, doğruldu. Nabi’ye dönerek:
Ne zaman yazdın bunları? Senden başka duyan oldu mu onları? diye sordu. Yusuf Nabi: Bunları daha önce herhangi bir yerde söylemiş değilim. Şimdi, sizi bu halde görünce elimde olmadan yüksek sesle söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok! dedi. Paşa:
Öyleyse bu aramızda kalsın, diye ikaz etti. Nabi sustu, yola devam ettiler. Kafile sabah namazına yakın Hz. Resülullah’ın (s.a.v) mescidine yaklaştı. Bir de baktılar ki, mescidin minarelerinden müezzinler, ezandan önce, Nabi’nin: “Sakın terk-i edepten…” beytiyle başlayan natını okuyorlar. Nabi ve paşa hayret ettiler. Mescide girdiler, namazı kıldıktan sonra, hemen müezzinin yanına koştular. Nabi, heyecanla:
Allah adına, peygamber aşkına söyle, sen ezandan önce okuduğun o beyitleri kimden, nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzin önce cevap vermek istemedi, Nabi ısrar ve rica etti. Bunun üzerine müezzin:
Resül-i Kibriya (s.a.v) Efendimiz, bu gece bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: “Ümmetimden Nabi isimli birisi beni ziyarete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üzerindedir. Kalkın, ezandan önce, onun benim için yazdığı beyitleri okuyarak kendisini karşılayın, mescidime girişini kutlayın.” buyurdu.
Biz de Efendimizin emirlerini yerine getirdik, dedi. Nabi, hepten şaşırdı ve heyecanlandı, dayanamayıp ağladı. Gözyaşları içinde müezzine tekrar:
“O iki cihanın Efendisi, gerçekten Nabi mi dedi, o benim ümmetimdendir mi buyurdu? diye sordu. Müezzin: Evet, Nabi dedi, o benim ümmetimdendir buyurdu, deyince, Nabi bu iltifata daha fazla dayanamadı, sevincinden düşüp bayıldı. Bir zaman sonra ayıldığında paşayı ve müezzini yanında ağlarken buldu.
Demek anlaşıldı ki:
İman edep istiyor, ilim edeple güzel oluyor. Hakk yolcusu ancak edeple yol alıyor, zikir edeple fayda veriyor, ibadet edeple yapılırsa Allah’a yükseliyor. Bunun için Allah (c.c) dostları talebelerinden her işte edep istiyor, edep bekliyor. Tasavvuf yolunda menzili maksuda varana kadar önümüze tek levha çıkıyor. “Edep yahu edep.”

Edep bir taç imiş, nur-i Huda’dan.
Giy ol tacı, emin ol her beladan.
İlim meclisine vardım, eyledim talep.
İlim geride kaldı, illa edep illa edep.

Rivayete göre İmam Malik (rah)
Medine-i Münevvere de hayvana binmez, ve Resülullah’ın (s.a.v) bulunduğu bir yeri, hayvan üzerinde çiğnemekten haya ederim, derdi.
Her mümin önce, ziyaret için gittiği mürşid-i kâmili, Allah ve Resülü’nün bir emaneti olarak görmelidir. Ona karşı yapacağı hürmetin, aslında Allah ve Resülün’e yapılan bir hürmet çeşidi olduğunu bilmelidir.
Herkes, kalbindeki Allah ve Peygamber aşkını, kendisindeki edep ve hürmet anlayışını, velilere karşı tavrıyla ölçebilir. Bir insan, kendi zamanında yaşayan kâmil mürşitlere ve Rabbani âlimlere ne derece hürmet ve edep gösterebiliyorsa onun Hz. Peygambere (s.a.v) karşı yapabileceği hürmet de ancak o kadardır. Bu bir ölçüdür.
Mürşid Ziyaretinden Dönüş Adabı:
Unutmayalım ki, mukaddes yerleri ve kâmil velileri ziyaretten maksat Allah’u Teala’ya yaklaşmaktır ve onun rızasına nail olmaktır.
Mürid, mürşidini ziyaret edip dönerken niyetini, kalbini, durumunu gözden geçirmelidir. Nasıl bir vaziyette gelip hangi halde geri döndüğünü düşünmelidir. Kazancının ne olduğuna bakmalıdır. Samimi olarak ziyaretinin tekrarını istemelidir. Ziyaretten sonra yönü memlekete dönse bile, gönlü mürşidinde ve onda gördüğü güzel hallerde kalmalıdır. Onu kendisine örnek alıp, biraz daha iyi ve samimi kulluk yapmaya niyetlenmelidir. Mürşidi ile bağını kuvvetlendirecek amellere sarılmalıdır. Onunla arasındaki güzel hukuku geliştirecek hizmetleri aramalıdır. Muhabbetini artıracak edepleri öğrenmeli, mürşidini sevindirecek vazifeleri üstlenmelidir. Döndüğü yerlerde, mürşidinin sadece adını değil ondaki yüksek ahlakı bir derece olsun yaşayarak yaymaya çalışmalıdır.
Hadis-i şeriflerde Efendimiz (s.a.v):

“Alimler peygamberlerin varisleridir.”
“Alim kavmi içinde, ümmeti içindeki peygamber gibidir.”
“Ümmetimin alimleri Benî İsrâil’in peygamberleri gibidir.”

buyurmuşlardır.
Çünkü her müridin mürşidin kalbinde yeri vardır. Ve dahi denilmiştir ki: “Mürşidin gözünden düşmek, yedi kat gökten yere düşmekten daha beterdir. Yâni gökten düşmek, mürşidin gözünden düşmekten daha hayırlıdır.” denilmiştir. Ehlullah nazarından sâkıt olmak, Hakk’ın gözünden düşmeğe sebep olur. Şeyhinin gözünden düşmek, şeyhinin şeyhinin… ve müteselsilen Rasûlüllah’a (s.a.v) kadar bütün sâdâtın gözünden düşmesini mûcip olur. Ve dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın katında değeri kalmaz.
Gavsi Bilvanisi (Seyyid Abdülhakim) (k.s) zaman zaman sohbetlerinde Şah-ı Hazne’ye (k.s) yaptığı ziyaretlerden bahsederdi. Gavs (k.s) bazı ziyaretlerini şöyle anlattı:
Eskiden araç yoktu. Biz gündüz eşkıyadan saklanır, geceleri yaya olarak devam ederdik. Keçi derisinden yapılmış çarıklarımız yürümekten aşındığı için ayaklarımız kan revan içinde kalırdı. Günlerce batan dikenleri çıkarmaya çalışırdık. Bir defasında gece vakti bir ırmaktan geçerken, ırmağın en derin yerinden geçmişiz ki, az kalsın boğuluyorduk. Allah (c.c) kurtardı.
Hazneye gideceğimiz zaman ev halkı ağlardı. Çünkü sınırdan geçenlerin çok azı geri dönmekteydi. Üstelik gidiş dönüş de çok uzun sürerdi. Bütün bunlara rağmen şu kararı verdik. Eğer bu yoldan vazgeçersek şeytan imanımızı çalar. Devam ettiğimiz takdirde olsa olsa canımız gider. İmanımızı kurtarmak için canımızdan vazgeçerdik.

Bir gün Şah-ı Hazne’yi (k.s) ziyaret için yine hazne yoluna koyulduk. Gece vakti sınırdan geçerken birden mayınlı bölgeye girmişiz! Mayınların patlaması ile askerler üzerimize ateş açtı. Arkadaşların hepsi canlarını kurtarmak için kendilerini bir yerlere attı. Böylece yolumuzu kaybedip birbirimizden ayrıldık. Ben ve arkadaşım sabaha kadar bekledikten sonra yolumuza devam edip Hazneye vardık. Bu sırada Şah-ı Hazne (k.s) caminin önünde sandalyede oturuyordu; “Şeyh Abdülhakim, yalnız iki kişi misiniz? dedi. Bende başımızdan geçenleri mübareğe anlattım. Şah-ı Hazne (k.s) “İnşallah onlarda sağlıklı olarak gelirler.” dedi. Az sonra diğer arkadaşlarımızda sağ salim olarak geldiler.

kaynakça:
Maide / 35
Tevbe / 119
Buhari.
Taberani.
Ahmed b. Hanbel. Müsned
Müslim
Tirmizi. İbn-i Mace.
Müslim.
Buhari.
Tevbe 119.
Buhari.
Tirmizi.
Yunus Emre
Risala-i Halidiyye

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz